![]() |
| utanç ve onur, 1915-2015 ermeni soykırımı'nın 100. yılı, evrensel basın yayın, s. 17-18, büyük boy, 391 sayfa (kitaba adını veren yazı). |
25 Nisan 2015 Cumartesi
utanç ve onur/ aydın çubukçu
Ermeni Soykırımı ve 100. yıl sınavı!/ ender imrek
Dün sınav günüydü! Hepimiz bir insanlık sınavından geçtik. Aslında bir günle sınırlı bir durum değil ama dün sembolik bir gündü. Yazarların, aydın sanatçı ve Ermeni yurttaşların alınıp götürüldüğü gün...
Yüz yıl önceki dün...
100. yıl!
Bu toprakların zehirlendiği tarihin üzerinden tam yüz yıl geçmiş. “Gavur” düşmanlığı üzerinden kurulan bir tarihin köşe taşlarının döşendiği karanlık, kanlı, acı bir tarihten söz ediyoruz.
Hepimize değen.
Ermeni, Süryani, Pontus, Rum, Êzidî... Müslüman olmayan halkların çok eski tarihlerden bu yana yurt edindikleri topraklarda kılıçtan geçirildikleri, tehcire tabi tutuldukları, katledildikleri, silinmek üzere kazınıp atıldıkları bir tarihin sembolik gününden ve bunun karşısında bir günlük bir insanlıktan söz ediyoruz!
Yüz yıl boyunca bu acıyı omzunda taşıyanların bir günde yapabilecekleri çok şey vardı.
Ama ne kadar oldu... Ne kadar yüzleşilebildi!
İnsanlıkta aldığımız mesafe neyse o kadar!
Çoğunun kendi topraklarına bile gömülemediği bir tarihten söz ediyoruz.
Bir kapsamlı operasyondan, bir toplum mühendisliğinden, bir insanlık trajedisinden...
Bir, beş yüz... yüz bin, beş yüz bin... bir milyon...
Yani insan...
İttihat ve Terakki’ye gelinceye kadar orasından burasından başlanan ancak İttihat ve Terakki ile birlikte yeni bir ulus yaratmayı, birikim, istikrar, güç ve kudret, din ve ‘ırk’ yaratmayı ve onun üzerinden yükselip övünmeyi hedef seçmiş bir anlayıştan söz ediyoruz.
Bununla yüzleşmek neden kötü olsun ki!
Bunun yolunu başka halkların kanını akıtmakta bulan bir tarihten...
Bu memleketin zehirli atmosferine doğup, kendini içinde bulduğu havayı ciğerlerine çekmek zorunda kalmış her insanın, dönüp kendine bakmasında yarar var.
Solcusundan, mütedeyyinine, muhafazakarından tüm ‘yurdum insanı’na herkesin 100. yıl vesilesiyle arkasına bakması kimseye zarar vermez!
‘Büyük İnsanlık’ kazanır
Herkesin boyuna posuna, aklına vicdanına, yüreğine belleğine bir kez daha bakmasında yarar var.
Bundan kimseye bir zarar gelmez.
Hangi ulustan, hangi ırktan, hangi dinden, hangi cinsten olduğumuza bakmaksızın düşünelim ve yüzleşelim!
Yahudi Soykırımı karşısında “Yok böyle bir şey” demek nasıl insanlıktan çıkmaksa, başka katliamlara, dünyanın her hangi bir bölgesinde yaşanmış bir drama, bir büyük felakete ve bir soykırıma sessiz kalmak, onu yok saymak, dahası inkar etmek de insanlıktan çıkma halidir.
Irkçılıktır... Irkçılık hiçbir bireyi ve toplumu yüceltmez. Yakın örneği Hitler Almanyası’dır.
HDP’nin “Büyük İnsanlık” adını verdiği seçim bildirgesinin işaret ettiği tam da bu kapsamlı yaklaşımdır.
‘Büyük insanlık’ ırk, dil, din, renk, cins ayrımı yapmamaktır.
‘Büyük İnsanlık’ tekleştirmenin zerresine bile tenezzül etmemektir.
‘Büyük İnsanlık’, eşitlik, özgürlük, barış ve kardeşliktir.
‘Büyük insanlık’, diline, dinine, rengine, cinsine bakmadan insanlığın ayağına batan dikenin, kendi ciğerine battığını hissetme halidir; Ermeni’nin, Süryani’nin, Êzidî’nin, Rum’un... Bu topraklarda kıyımdan geçirilenlerin acısını kendi acısı olarak yaşayabilmek, gerçekle yüzleşmek ve özür dilemektir.
‘Büyük insanlık’ kendini aşma halidir!
Dün, dünyanın bir çok yerinde Ermeni Soykırımı mağdurları anıldı.
Acıları yarıştırmak, ucuz milliyetçi politikalarla seçim yatırımı yapmanın hesabındakiler sınavdan kaçsalar da, insanlık bir sınavdan geçti ve bilge tarih onu da kaydetti!
Bireyler ve toplumlar böylesi sınavlarla karakter kazanır, insanlık tarihindeki yerlerini genişletir ya da daraltırlar.
Soykırımın 100. yılında insanlık bir sınavdan geçti.
Ben, sen o, herkes.
Ve elbette halklar, toplumlar.
Türkler, Kürtler...
www.evrensel.net
Yüz yıl önceki dün...
100. yıl!
Bu toprakların zehirlendiği tarihin üzerinden tam yüz yıl geçmiş. “Gavur” düşmanlığı üzerinden kurulan bir tarihin köşe taşlarının döşendiği karanlık, kanlı, acı bir tarihten söz ediyoruz.
Hepimize değen.
Ermeni, Süryani, Pontus, Rum, Êzidî... Müslüman olmayan halkların çok eski tarihlerden bu yana yurt edindikleri topraklarda kılıçtan geçirildikleri, tehcire tabi tutuldukları, katledildikleri, silinmek üzere kazınıp atıldıkları bir tarihin sembolik gününden ve bunun karşısında bir günlük bir insanlıktan söz ediyoruz!
Yüz yıl boyunca bu acıyı omzunda taşıyanların bir günde yapabilecekleri çok şey vardı.
Ama ne kadar oldu... Ne kadar yüzleşilebildi!
İnsanlıkta aldığımız mesafe neyse o kadar!
Çoğunun kendi topraklarına bile gömülemediği bir tarihten söz ediyoruz.
Bir kapsamlı operasyondan, bir toplum mühendisliğinden, bir insanlık trajedisinden...
Bir, beş yüz... yüz bin, beş yüz bin... bir milyon...
Yani insan...
İttihat ve Terakki’ye gelinceye kadar orasından burasından başlanan ancak İttihat ve Terakki ile birlikte yeni bir ulus yaratmayı, birikim, istikrar, güç ve kudret, din ve ‘ırk’ yaratmayı ve onun üzerinden yükselip övünmeyi hedef seçmiş bir anlayıştan söz ediyoruz.
Bununla yüzleşmek neden kötü olsun ki!
Bunun yolunu başka halkların kanını akıtmakta bulan bir tarihten...
Bu memleketin zehirli atmosferine doğup, kendini içinde bulduğu havayı ciğerlerine çekmek zorunda kalmış her insanın, dönüp kendine bakmasında yarar var.
Solcusundan, mütedeyyinine, muhafazakarından tüm ‘yurdum insanı’na herkesin 100. yıl vesilesiyle arkasına bakması kimseye zarar vermez!
‘Büyük İnsanlık’ kazanır
Herkesin boyuna posuna, aklına vicdanına, yüreğine belleğine bir kez daha bakmasında yarar var.
Bundan kimseye bir zarar gelmez.
Hangi ulustan, hangi ırktan, hangi dinden, hangi cinsten olduğumuza bakmaksızın düşünelim ve yüzleşelim!
Yahudi Soykırımı karşısında “Yok böyle bir şey” demek nasıl insanlıktan çıkmaksa, başka katliamlara, dünyanın her hangi bir bölgesinde yaşanmış bir drama, bir büyük felakete ve bir soykırıma sessiz kalmak, onu yok saymak, dahası inkar etmek de insanlıktan çıkma halidir.
Irkçılıktır... Irkçılık hiçbir bireyi ve toplumu yüceltmez. Yakın örneği Hitler Almanyası’dır.
HDP’nin “Büyük İnsanlık” adını verdiği seçim bildirgesinin işaret ettiği tam da bu kapsamlı yaklaşımdır.
‘Büyük insanlık’ ırk, dil, din, renk, cins ayrımı yapmamaktır.
‘Büyük İnsanlık’ tekleştirmenin zerresine bile tenezzül etmemektir.
‘Büyük İnsanlık’, eşitlik, özgürlük, barış ve kardeşliktir.
‘Büyük insanlık’, diline, dinine, rengine, cinsine bakmadan insanlığın ayağına batan dikenin, kendi ciğerine battığını hissetme halidir; Ermeni’nin, Süryani’nin, Êzidî’nin, Rum’un... Bu topraklarda kıyımdan geçirilenlerin acısını kendi acısı olarak yaşayabilmek, gerçekle yüzleşmek ve özür dilemektir.
‘Büyük insanlık’ kendini aşma halidir!
Dün, dünyanın bir çok yerinde Ermeni Soykırımı mağdurları anıldı.
Acıları yarıştırmak, ucuz milliyetçi politikalarla seçim yatırımı yapmanın hesabındakiler sınavdan kaçsalar da, insanlık bir sınavdan geçti ve bilge tarih onu da kaydetti!
Bireyler ve toplumlar böylesi sınavlarla karakter kazanır, insanlık tarihindeki yerlerini genişletir ya da daraltırlar.
Soykırımın 100. yılında insanlık bir sınavdan geçti.
Ben, sen o, herkes.
Ve elbette halklar, toplumlar.
Türkler, Kürtler...
www.evrensel.net
24 Nisan 2015 Cuma
Onur kazansın/ Ezgi GÖRGÜ Uğur ZENGİN
Evrensel Basım Yayın’ın Ermeni Soykırımı’na atfettiği 1915-2015 Ermeni Soykırımı’nın 100. Yılı Utanç Ve Onur’un yazarları kitabı anlattı. Ermeni edebiyatından mimarisine, Ermeni müziğinden Osmanlı döneminde yaşayan Ermeni ressamlara, Nazaret Dağavaryan, Gomidas Vartabed, Hrant Dink gibi önemli Ermeni aydınlarının yaşamından sosyalist harekette yer alan Ermeniler, vakıf mallarından toplum yaşamına kadar zengin bir içeriğe sahip olan kitap, soykırımla yüzleşmeye küçük de olsa bir katkı sunmayı amaçlıyor.
Aydın Çubukçu, Nevzat Onaran, Hakkı Zariç ve Onur Öztürk’ün hazırladığı Utanç Ve Onur’da, Erdoğan Aydın Ermeniler Ne Yaşadı? Sorumluluğu Nerede Aranmalı?, Nesim Ovadya İzrail 24 Nisan 1915: 76’sı Sağ Kaldı ve 1915’te Öldürülen 7 Ermeni Milletvekili adında iki makalesiyle, Nevzat Onaran “1915’te Benimdi!..” ve Cumhuriyet’in 1915 Fişi ile yer alıyor. Paramaz’ın ve yoldaşlarının izini süren Kadir Akın Osmanlı Döneminde Ermeni Sosyalistler yazısıyla kitaba katkı sunarken, Hrant Dink davasının avukatlarından Fethiye Çetin, Hukuk İçinde Yerleşmiş Bir Olgu Olarak Soykırım yazısını yazdı. Agos Genel Yayın Yönetmeni Yetvart Danzikyan ise “İyi Ermeni” Olmanın Yakın Tarihi’ni kaleme aldı.
Ressam Burhan Kum Gayrıresmî Hatırlamak: Osmanlı İmparatorluğu’nda Kimliksiz Ressamlar başlıklı yazısında Ermeni ressamları anıyor. Evrim Kaya Yüz Yıl Sonra: Sinemanın Boğazında Bir Bıçak yazısı ile sinemanın Ermeni soykırımını anlatması gerekliliğine dair Fatih Akın’ın Kesik filminden yola çıkıyor, Nazaret Dağavaryan’ı anlatan Karin Karakaşlı Nazaret Dağavaryan’ın Taşları ve Hayat Ağacı yazısını kitap için yazdı.
Yazarlar yüzyıllık acının yıl dönümünde yazılarının çıkış noktasını anlattı.
‘KÜLTÜREL FUKARALIĞIMIZIN ALTINA SOYKIRIM YATIYOR’
Burhan Kum (Ressam): Türk resim tarihi genellikle Osmanlıların 1835’te Avrupa’ya askeri amaçla resim eğitimi alması için gönderilen ressamlarla başlatılır. Ama ondan 100-150 yıl önce Ermeniler bu topraklarda resim yapıyordu ve kendi dönemleri içinde Avrupa’yla yarışacak boyutta, yüksek derecede resimler yapıyordu. Fakat Türk tarih yazımı içinde ne yazık ki bu Ermenilerin adı hiçbir zaman geçmedi. Ben bu kitapta özellikle bu Ermeni ressamların hakkını teslim etmeyi denedim. Aynı zamanda şunu da göstermek istedim, şu anda yaşanan topyekün kültürel fukaralığın altında aslında yok edilen muazzam bir kültürel birikim var ve kültürel birikimde Ermenilerin payı büyük. Onun için soykırımı bir de bu boyutuyla incelemek gerekir diye düşünüyorum.
‘DEVLET VATANDAŞINA KARŞI İMHA EDİCİ GÖZLE BAKIYOR’
Nevzat Onaran (Tarihçi yazarı): 1915’te İttihatçı hükümetin kararıyla Ermeniler, Van’dan Edirne’ye, Kastamonu’ya, İzmit’e, Konya’ya kadar yaşadıkları her yerden sürüldüler. Sürülen Ermenilerin geride kalan evi, tarlası, bahçesi, bağı, iş adamıysa fabrikası, imalathanesine kadar hepsine Osmanlı döneminde İttihatçı hükümetin çıkarmış olduğu 26 Eylül 1915 tarihli tasfiye kanunun ikinci maddesine göre devlet el koydu. El konulan mallar daha sonraki süreçte de satıldı. 1920’li yılların sonunda da yeni sahiplerine tapulandırılmaya başlandı. Bu işlemlerle önceki sahiplerinin varlığı tamamen sonuçlandırılmış oldu. Ben bu çalışmada mülkiyetin Türkleştirilmesi üzerinde durdum ve gerçekten Osmanlı’dan cumhuriyete sadece kadrosal değil, ekonomi politiğin de devam ettiğini gördüm. Devletin vatandaşına karşı imha edici gözle baktığını Ermeni nüfusunun yıllara göre azalmasında görebiliriz.
‘EĞER KÖKÜNÜZ YOKSA HERHANGİ BİR ŞEY YAPAMAZSINIZ’
Zakarya Mildanoğlu (Mimar): Sadece Ermeni mimarisi değil, Ermenilere ait hiçbir şey durmuyor. 100. yıldayız, aklı başında, vicdanı olan herkesin düşünmesi gerekir 1915’te ne oldu diye? 1915’te olan şu: Ermeni mimarisi, edebiyatı, tiyatrosu, ziraatı, aklımıza gelen yaşamla ilgili her şey bir anda yok oldu. Mimarî ya da diğer alanlar kökle ilgili. Eğer kökünüz yoksa, ayaklarınız sağlam bir toprağa basmıyorsa ve o köklerden beslenmiyorsanız herhangi bir şey yapamazsınız. 1915’ten sonra yapı sanatı açısından herhangi bir şey kalmadı. Elbette 1915’ten sonra Ermeni mimarlar hizmet vermeye devam ettiler. Hatta benim rahmetli hocam İstepan Aratan, Cumhuriyet döneminde en fazla cami yapan mimar olarak ünlendi. Ama 1915’ten önce verimli, mümbit alanlardan hiçbir şey kalmadı, bir anlamda bu topraklar çölleşti.
‘SOYKIRIMLA SOSYALİZMİN KÖKLERİ ZARAR GÖRMÜŞTÜR’
Kadir Akın (Tarih yazarı): Evrensel Basım Yayın’dan arandığımda Paramaz’ın izini sürüyor, Osmanlı’daki Ermeni sosyalistlerin üzerinde çalışıyordum. Sosyalistler bu konuda hatalı, bizim orijinimiz enternasyonalist değil, Kemalizmin imbiğinden geçmiş bir tarih anlayışımız var ve bunun ters yüz edilmesi gerekiyor. Bu topraklarda 1890’lı yıllardan başlayarak bir sosyalizm mücadelesi sürmüş, buna ilişkin çok derin bir edebiyat var aslında. Bütün yönleriyle araştırılması gereken bir dönem. Sosyalist hareketin kendi başlangıç tarihine dönmesi kendi geleceği için de mutlaka gerekliliktir. Bu topraklarda sosyalizmin kökleri zarar görmüştür soykırımda. Hafızasız, deneysiz kalmıştır.
‘UTANÇ, DEVRİMCİ BİR DUYGUDUR’
Evrim Kaya (Sinema Yazarı): Biz hevesle Kesik’i bekliyorduk. Neden Kesik’e kadar böyle bir film yapılamadı diye beklerken Kesik’i izledik, sonra hep bir ağızdan Türkiye’de homurtular başladı. Evrensel Basım Yayın böyle bir kitap üzerine çalışırken, sağolsun büyüğümüz Atilla Dorsay bir yazı kaleme aldı; dedi ki Yahudi soykırımı ne kadar büyük başyapıtlar doğurdu, Ermeni soykırımıyla ilgili Kesik’e sataşan bir yazıda. Hala böyle iyi bir film yok, acaba Ermeni soykırımı diye bir şey gerçekten olmadığı için olabilir mi diye sordu. Utanç, devrimci bir duygudur gerçekten, büyüğümüz Atilla Dorsay adına utandım. Bu konuyu biraz tartışmaya karar verdim. Aslında Fatih Akın’ın bulduğu imgenin ne kadar olağanüstü olduğunu düşündüm. Sinemanın da boğazına dayanmış bir bıçak var ve o bıçağı dayayanlar ya da siyaseten hala onların tarafında kalmakta ısrar edenler, 100 yıl sonra karşımıza geçip soruyorlar: Neden anlatamıyorsun? Bıçağı bir türlü çekmiyorlar ama sen doğru dürüst anlatamadığına göre burada bu bıçak yoktur da diyorlar. Benim yazım, bunun öfkesini anlatan bir yazı oldu. Bugüne kadar görmezden gelme, itibarsızlaştırma, inkar şeklinde tepkiler verildi. Ama işte buradan bir onur devşirmenin yolunu bulacağız.
TARİHSEL HAKLARI VERMEK: UTANCI YENMENİN TEK YOLU
Aydın Çubukçu-Yazar: Utanç ve onur benim için aslında kişisel bir meseleydi. İsfahan’da, Tahran’da, Şam’da, Kahire’de, Erivan’da Hrant’la olduğumuz bütün yolculuklarda o bir şeylerin peşinde koşup yeni belgeler ararken, nasıl onurlu bir iş yaptığına tanık oluyordum. Sebebini anlayamadığım biçimde ben hep utanıyordum. Özellikle Erivan’da Türk olduğumu, Türkiyeli olduğumu duyduklarında yüzüme nasıl baktıklarını gördüğümde gözlerine bakamamak gibi bir duyguya neden kapıldığımı, aslında suça ortak olmamış biri olduğumu düşünerek kendime çok sordum. Burada da Ermeni dostlarıma her zaman yüzüm eğik durmanın sıkıntısıyla baktım. Ağır bir utanç. Eğer kendi varlığını savunmak, anılarını dik tutmak, bu topraklara yaptıkları büyük katkının gururunu ve sevincini daima taşımak gibi bir onuru taşıyanlarla ortak olabilirseniz utancı yenebilirsiniz. Onlar için tarih utanılacak hiçbir leke taşımıyor. Bizim için ise taşınması ağır bir yük. Onuru çoğaltmak ve paylaşmak, onuru taşıyanlara tarihsel haklarını vermek ancak bu utancı yenmenin tek yolu olarak görülüyor. Dolayısıyla kitaba bu ismi koyarken arkadaşlarım ve ben bir çelişkiyi çatışmayı dile getirmek istedik. Diyalektiğin bize öğrettiği bir şey vardır. Çelişki yenilenmenin temelidir. Bir yerde çatışma varsa orda değişmenin umudunu taşıyabilirsiniz. Utanç ve onur birbiriyle dövüşsün. Ve onur kazansın. Hepimiz utancımızdan kurtulmak için yüzümüzü yere eğmek zorunda kalmadığımız gerçek dostluğu kazanabilmek için o onuru yüceltmek zorundayız.
YEDİ ERMENİ MİLLETVEKİLİ 1915’DE ÖLDÜRÜLDÜ
Nesim Ovadya İzrail (Yazar): Ermeni soykırımında yalnızca kadınlar, öğrenciler, öğretmenler, doktorlar değil milletvekilleri de öldürüldü. Tam 7 Ermeni milletvekili 1915 yılında Nisan ve Temmuz ayı arasında geçen 3-4 ay içinde ülkenin coğrafyasının farklı yerlerinde teker teker öldürüldü. Bunun belgesi var mı yok mu, yolda mı, açlıktan mı hastalıktan mı öldürüldüler gibi tartışmaların dışında koskoca milletvekilleri öldürüldü. Bu memlekette öteki olduğunuz zaman, Ermeni olduğunuz zaman, Kürt olduğunuz zaman milletvekili vasfınız sıfır. Öldürülebilirsiniz, katledilebilirsiniz.
SESSİZLİĞİN TARİF EDİLEMEZ KÖTÜLÜĞÜ
Hacı Orman (Yönetmen): Acıları mukayese etmek olmaz ama ister istemez Yahudi soykırımını hatırlıyoruz. Nazi dendiğinde aklımıza Yahudi soykırımı geliyor ama İttihat ve Terakki dendiğinde aklımıza Ermeni soykırımı gelmiyor. Bütün dünyada Ermeni soykırımı ve 1. Dünya Savaşı’na dair sanat ve edebiyat alanında çok fazla bir şey yapılmadı. Fransız kökenli bir edebiyat tarihçisi bu duruma sessizliğin tarif edilemez kötülüğü diyor. Zannediyorum son yıllarda kültürel kurumlar ve yayınevlerinin çalışmaları sessizliğin kötülüğü olarak belirtilen tarihsel gerçekliğe bir farkındalık yaratmaya hizmet eder. Türkiye edebiyatında özellikle, 1915’le imtihanına baktığımızda yüzleşilmesi gereken çok şeyle karşı karşıya kalıyoruz. Öncelikle Ermenilerin, Rumların, Türk olmayanların edebiyatta nasıl temsil edildiğine baktığımızda hakikaten bir fecaat çıkıyor. Ama yine de teselli ilacı niyetine bakabileceğimiz şeyler de yok değil. Nazım Hikmet’te, Yaşar Kemal’de, Kemal Tahir’de, Halide Edip Adıvar’da, Attila İlhan’da bile bu konuda yazılmış şeyler var. Belki doğrudan doğruya Ermeni soykırımının odakta olduğu hikayeler çok çok sonraları yazıldı. Özellikle Ayşenur Zarakolu’nun ve Ragıp Zarakolu’nun etkisiyle 90’lardan itibaren önemli çalışmaları oldu. Fakat daha öncesine baktığımızda önemli eserlere ve konulara baktığımızda soykırımın odakta olmadığını görüyoruz. Yine de Orhan Kemal’in Kanlı Topraklar’ı, Kemal Tahir’in Büyük Mal romanları bilhassa İttihat ve Terakki’nin soykırım motivasyonunu açıkça ortaya koyuyor. Belge tartışmalarında çok isteniyorsa 1918-21 döneminde İttihat ve Terakki’nin önderlerinin ve önde gelen yetkililerinin yargılandığı ve ölüme mahkum edildiği davalara bakabilirler. Türkiye sınırları içinde gerçekleşmiştir ve özellikle Ermeniler yönelik tehcir uygulaması nedeniyle bu kişiler ölüme mahkum edilmiştir.
Yüzüncü yılında Ermeni soykırımı ve sol/ Ender İmrek
Ermeni Hınçak Partisi Üyesi Paramaz ve 19 Ermeni yoldaşı 1915 Haziranı’nda idam edildiler. Adını SDHP olarak değiştiren partinin Merkez Komitesi Üyesi Madteos Sarkisyan (Paramaz) ve arkadaşları Divan-ı Harp’te göstermelik bir yargılanmayla alelacele idama mahkum edilip, bir şafak vakti Beyazıt’ta idam edildiklerinde henüz Mustafa Suphi’nin 1920’de kuruculuğunu yaptığı TKP yoktu. Ekim Devrimi gerçekleşmemişti.
Ancak Ermeni komünistler, sadece Rusya’daki RSDİP örgütlenmesinden haberdar olmakla kalmamış, dünyadaki hemen her komünist hareketle ve siyasal gelişmeyle yakından ilgilenmişlerdi. II. Enternasyonal’le ilişki içinde olan Emeni partilerinin varlığı da bilinmektedir.
Yine Engels, 1888’de Komünist Manifesto’nun İngilizce çevirisine ön söz yazarken bu gerçeği tarihin bilgisine sunmuştur. Engels’in, Manifesto’nun Türkiye’de Ermenice’ye çevrildiğini, ancak yayıncının Marx’ın ismiyle basılmasına itiraz ettiğinden söz ettiği tarihte henüz Komünist Manifesto’nun Türkçe çevirisi için bir arayış ve çabanın olup olmadığı bilinmiyor. Komünist Manifesto’nun Ermenice baskısının hazırlıklarının yapıldığı, hatta çıkacağına ilişkin ilanların da çıktığı, fakat basılıp basılmadığının tam olarak bilinemediğini, bu bilginin de karanlıkta kaldığını bir not olarak düşelim.
Türkiyeli devrimciler, bu topraklarda ilk sosyalizm bilincinin oluşmasında ve hareketin başlatılmasında Rum ve Ermeni sosyalistlerin rolünü bilince çıkarıp, sindirmekte ve bunu tarihlerinin bir parçası yapmakta başarılı olamadılar. Oysa, Osmanlı imparatorluğunun sınırları içindeki Ermeni, Rum ve Müslüman olmayan halkların içinden çıkmış devrimcilerin, sosyalistlerin ve komünistlerin ilk aydınlanma bilinci edinmiş olmalarıyla övünebilirlerdi! İlk işçi direnişleri, ilk sosyalist örgütlenme çabalarında, yine Müslüman ve Türk aidiyeti olmayan önemli bir tarih var.
Ancak ne yazık ki, Türkiye solunun ve komünist hareketinin yazımında, neredeyse resmi tarih anlatıcılığı ile paralel bir yaklaşım hakim olmuştur. Sol hareket; komünist hareketin tarihi dayanaklarını yazarken, Ermeni komünistleri yok saymış, komünist hareketin tarihi Türk ve İslam unsurlarıyla (Komünistlerin dinle ilgisi olmamasına rağmen, köken olarak İslam) başlatılmıştır. Ve bu tutum Ermeni Soykırımı sonrasındaki tutuma da yansımıştır. Ve bu tutumdur ki, bu gün Kürt sorununda şovenizmden kurtulamayan, sarmaşık gibi kendisini sarmalayan ulusalcı çitleri büyütmekten hoşlanan bir ‘sol’, mücadele edilmesi gereken bir mihrak olarak karşımızda durmaktadır.
Türkiye’nin, farklı dil ve inançtan halkları içinden çıkmış komünistleri, komünistliğin, sosyalizmin ve sınıf örgütlenmesinin tarihini Mustafa Suphi’yle başlattılar. Bunun bir evre olduğu, bir dönem olduğu elbette önemlidir. Ancak, Türkiye komünist hareketinin Kurtuluş Savaşıyla bu denli paralel işlenmesi, adeta hareketin tarihinin Milli Mücadele/Kurtuluş savaşı ile başlatılması ve kendisine komünist diyen hemen tüm oluşum, örgüt ve partilerin Mustafa Suphileri kökleri olarak izah edip, öncesini ve Ermenileri ve Rumları yok saymaları, üzerinde ciddiyetle durulması gereken bir konu olsa gerek.
Şefik Hüsnü TKP’sine yönelik yoğun ve yerinde eleştiriler ise ne yazık ki, adeta bir fraksiyonel tartışma durumu olmaktan öteye geçemedi.
Bir bölümü revizyonizme ve bir yanıyla da Şefik Hüsnü TKP’sine ve onun oportünizmine ve tabii ki TİP’in sınıf iş birlikçi çizgisine karşı bir bayrak açma olarak da ortaya çıkan ‘68 Gençlik Hareketinin bir bölümü ise, ‘ulusal sol’ yani ‘Türk Solu’ olmaktan çıkma çabalarında ne yazık ki başarılı olamadı.
Kurtuluş Savaşı, ‘Samsuna Çıkış’ vb. argümanların merkezinde bulunduğu, ikinci bir kurtuluş savaşı retoriği ile malul dönemin Türkiye solu, yine pergelin sivri ucunu Mustafa Suphilerin TKP’sinden ve ulusal kurtuluş savaşından çıkarıp, enternasyonal bir çizgiyi hakim kılmayı başaramadı.
Nâzım’ın dillerden düşmeyen şiirlerinin önemli bir bölümünün de bu merkezli olması, edebiyat ve sanatın, yazın ve tartışmanın hep Türk ve İslam merkezli bir sosyalizm üzerinde yoğunlaşması ise, enternasyonalizm mayası olan komünist hareket için en büyük handikap olsa gerek.
Evrensel Kültür dergisi Ermeni Soykırımının 100. Yılında özel bir sayı hazırlamış. Nisan sayısı, sosyalist hareketin “görmezden gelme” tutumunu da eleştirerek, yeniden bir tartışma açıyor ve Türkiye devrimci hareketini kendi tarihiyle yüzleşmeye çağırıyor.
Yine Evrensel Basım Yayın çok kıymetli bir çalışma yaptı. Kitap bugün yarın dağıtımda olacak. “1915-2015 Ermeni Soykırımı’nın Yüzüncü Yılı, UTANÇ ve ONUR” bizim tarihimiz. Ve tarihimizle önce biz sosyalistler yüzleşmeliyiz.
http://www.evrensel.net/
18 Nisan 2015 Cumartesi
ŞAİRLERİN EN KÖTÜ ŞİİRLERİ HAYATLARIDIR!/ SEZAİ SARIOĞLU
“Savaşın standart tanımı, 'siyasetin başka araçlarla sürdürülmesi' ise, o zaman Bosnalı Sırpların lideri Radovan Karadziç'in şair olması öylesine bir rastlantıdan öte bir şeydir: Bosna'daki etnik temizlik '(bir tür) şiirin başka araçlarla sürdürülmesi'ydi....” (Zizek)
Geçen hafta şair Ataol Behramoğlu'nun HDP'yi hedef tahtasına koyan yazısıyla zuhur etmesine “hayret” edenler, “bu kadar da olmaz ki” diyenler ve “yazıklananlar” oldu! Ne de olsa eski TKP'liydi, Ece Ayhan onun için “Türkçe şiirin en uzun süreli yeteneksizi!” mealinde saptama yapsa da ünü sınırları aşmıştı. Üstelik 12 Eylül 1980 sonrasında Cunta mağduruydu. Oysa üzülmeye ya da öfkelenmeye gerek yoktu her şey şairin tabiatına uygundu. Kişi başına düşen devlet, ordu ve milliyetçilik miktarının oldukça çok olduğu bir ülkedeydik ve edebi-siyasi bir vakıa olarak “Ataol felaketi” çok önceden “geliyorum!” demişti. (“Türkiye Türklüğü bence ulusu birleştiren gerçekçi bir kavramdır. Irkçılıkla alâkası yoktur. Ulusu birleştiren dil ise bunu tarihsel süreçler içinde, denebilirse bileğinin hakkıyla kazanmış, ulusal dil olarak evrenselleşmiş Türkçe veya Türkiye Türkçesidir. Aynı ulus içinde ikinci bir dil dayatması eşyanın doğasına aykırı, bilim dışı, sonuçta ulusun bölünüp parçalanmasına yol açacak, emperyalizm dışında kimsenin işine yaramayacak bir dayatmadır.” (Ataol Behramoğlu)
Şair Özdemir İnce ondan önce “anti-Kürt, anti Kürtçe bayrağı” dalgalandırmaya başlamış, Ataol'un içtimaya geçip safları sıklaştırmasıyla bu ikili son yirmi yılın edebiyat-siyasi tarihine damgasını vurmuştu. Şahsen yıllarca, Özgür Gündem'deki yazılarımla mücadele ettiğim İnce'nin üç-beş yıl önce İMC televizyonunda arzı endam ettirilmesini hatırlatarak kulakları çınlatalım.
Özdemir İnce ve Ataol Behramoğlu, “esas duruş mülkün temelidir” bağlamında dönemi okumamız için iki önemli figürse de dert onlarla sınırlı değil; bunları idare eden bir edebiyat dünyasını, bunlara biat eden “şehzade şairleri”, bu figürlerin şahsında milliyetçiliği yeniden üreten edebiyat etkinliklerini ve dergileri unutarak bu tuhaflıkla baş edemeyiz. Bir zamanların “anlı-şanlı” sosyalistlerinin bu günkü “kalemi kanlı!” konumlarının, devlet ve ordu seviciliğinin, milliyetçiliğe kesin kayıt yaptırmalarının nedenleri bu yazının konusu değil. Şimdilik, Dostoyovski'nin Rus edebiyatı için söylediği “Hepimiz Gogol'un paltosundan çıktık” cümlesinden el alarak şöyle bir cümle kurabiliriz: İstisnalar bir yana, “Türk edebiyatı Kemalizm'in paltosundan çıkmıştır...” Sosyalizmin yükselen değer olduğu dönemlerde “özgürlükçü”, “hümanist” görünümüne rağmen özünde üniter ve bu muvazzaf edebiyatın, kalben 12 Eylül'ü desteklemesi de rastlantı değildir.. Hayat kerelerce, bu iki şairi yazılarından ve dillerinden suçüstü yapsa da onlara yakıştırılan bir tür “duayenlik” de milliyetçiliğin doğasına uygundur. Öte yandan bir başka “savrulma” örneği olarak, Ece Ayhan, Mustafa Irgat, (Ahmet Güntan) ekolünün klasik halkası sayılabilecek şair İzzet Yasar'ın AKP'yi güzellemekle, Gezi isyanı üzerinden devrimcileri aşağılamakla iştigal ettiğini de bir kenara not düşelim...
İş bu kadarla bitse iyi, Gezi İsyanı sonrasında, “öyleyse ben size hep ali diyeceğim/ aşk bazen çok Ali” dizelerini de içeren “ali” isimli güzel bir şiirden hareketle kitabına “Ali” ismini veren, kendine anti otoriter ve anarşist kimlik vehmeden küçük iskender'in şu dizelerine ne demeli:
“Hem komünist hem milliyetçi hem de gerilla olabiliyormuş kimileri/ Siyasi özerklik adına insan öldürmek için ne de hoş bir bahar/ Biz yoğuz bu it dalaşında, biz itlerin kafası sağlam, kafası bomba...”
“Hem komünist hem milliyetçi hem de gerilla olabiliyormuş kimileri/ Siyasi özerklik adına insan öldürmek için ne de hoş bir bahar/ Biz yoğuz bu it dalaşında, biz itlerin kafası sağlam, kafası bomba...”
Demek ki neymiş, her “sosyalistim”, her “anarşistim” diyene inanmak devrime ve halklara zararmış. Her ülkeye bir, bilemedin iki devrim gerekirken, bu ülkede, edebiyatçılar/şairler için ayrıca devrim yapmak gerekiyormuş...
Özgür Politika
Burhan Sönmez: Herkesin içindeki İstanbul'u göstermeye çalıştım
Sevda AYDIN
İstanbul
İstanbul
“Bir çocuk karanlığa kalmış ve dar sokaklarda yönünü şaşırmışsa orası İstanbul’dur. Eski sevgilisini bulmak için maceraya atılan gencin, siyah tilki kürkünün peşine düşen avcının, fırtınada sürüklenen geminin, dünyayı bir elmas gibi avucuna almak isteyen prensin, boyun eğmemeye yeminli son isyancının, şarkıcılık hayaliyle evden kaçan kızın, para babalarının, hırsızların ve şairlerin vardığı kent İstanbul’dur. Her hikaye burayı anlatır.”
Öğrenci Demirtay, Doktor, Berber Kamo, Küheylan Dayı… İstanbul’un yer altında bulunan bir hücrede buluşan dört adam. İşkencenin ağırlığıyla yaslanıp birbirlerine yer üstündeki zamana dalıp “Aslında uzun hikaye, ama ben kısa anlatacağım,” diyerek hikayeler anlatıyorlar birbirlerine... Burhan Sönmez, İstanbul’un siyah beyaz fotoğraflarına bakıp ağlanan kenti, umutla anlatılan hikayelerin kahramanı yapıyor.
Öğrenci Demirtay, Doktor, Berber Kamo, Küheylan Dayı… İstanbul’un yer altında bulunan bir hücrede buluşan dört adam. İşkencenin ağırlığıyla yaslanıp birbirlerine yer üstündeki zamana dalıp “Aslında uzun hikaye, ama ben kısa anlatacağım,” diyerek hikayeler anlatıyorlar birbirlerine... Burhan Sönmez, İstanbul’un siyah beyaz fotoğraflarına bakıp ağlanan kenti, umutla anlatılan hikayelerin kahramanı yapıyor.
İstanbul İstanbul, edebiyatınızın önemli noktalarını veren bir roman. Örneğin “geçmiş” ve “gelecek”. Herkesin geçmişe ve geleceğe dair arayışları farklıdır. Romanlarınızda bu arayışa kendi kaleminizden bir parantez açıyorsunuz. İstanbul İstanbul’da geçmiş “hikaye edilen”, gelecek ise umutla bakılması “kararlaştırılan” bir noktada duruyor…
Geleceği tartışırlar romanda. Geçmişin, Tanrı’yı bile çaresiz kılan gücünden söz ederler. Ama şimdiki ânın varlığına bağlı yaşarlar. Muhafazakarlar geçmişi özler ve ilericiler geleceği isterken, orada bir boşluk doğar: Bugüne ne olacak? Bugün kimindir? Romandaki acı çeken insanlar, acıdan kaçmak yerine, şimdiki âna dair sorular sorarlar.
Küheylan Dayı’nın, bedenin yetersiz kaldığı, yani hücreyi aşamadığı yerde hayali sofralar kurup dışarıya ulaşması, geçmişe veya geleceğe kaçış yerine, şimdiki ânı başka yollarla dönüştürme, aşma ihtiyacına işaret eder. Umut, evet, ama yarına değil bugüne bağlanan bir umut...
Geleceği tartışırlar romanda. Geçmişin, Tanrı’yı bile çaresiz kılan gücünden söz ederler. Ama şimdiki ânın varlığına bağlı yaşarlar. Muhafazakarlar geçmişi özler ve ilericiler geleceği isterken, orada bir boşluk doğar: Bugüne ne olacak? Bugün kimindir? Romandaki acı çeken insanlar, acıdan kaçmak yerine, şimdiki âna dair sorular sorarlar.
Küheylan Dayı’nın, bedenin yetersiz kaldığı, yani hücreyi aşamadığı yerde hayali sofralar kurup dışarıya ulaşması, geçmişe veya geleceğe kaçış yerine, şimdiki ânı başka yollarla dönüştürme, aşma ihtiyacına işaret eder. Umut, evet, ama yarına değil bugüne bağlanan bir umut...
Romanın aynı hücrede buluşan dört karakteri ve anlattıkları hikayeler. İç içe geçiyor, dağılıyor, sonsuzluğa ulaşıyor, içine pek çok insanı, yeri, zamanı sığdırıyor. Sonra hücrede bir araya geliyor. İnsanın yeri ne kadar dar olursa olsun, zihninin ne kadar büyük olduğunu gösteriyor…
Beden, sınırlıdır. Doğar ve ölür. Ölümün sınırını geçemez. Ama zihin, o sınırı sonsuzca aşabilir; hayal gücü, bütün evrene uzanabilir. Kentin varlığı, bunun somut tasviridir. Doğa, insanın yarattığı değil, içinde var olduğu varlıktır.
Oysa kent, insanın yarattığı yeni bir doğadır. İnsanın yaratıcılıkta eriştiği yeni bir eşiktir. Parçaları değil bütünü değiştiren insan, artık bütünsel bir “mekan” inşa eder. Kent, doğa içindeki bu yeni mekanın adı ve insanın yaratıcılığındaki evren modelidir. Her şeyi barındıran evren gibi kent de her şeyi içerir: Doğu da ondadır, batı da; kır ve kent, eski ve yeni, uzak ve yakın, karamsarlık ve umut ondadır. Bütün nehirlerin akıp biriktiği deniz gibi..
Beden, sınırlıdır. Doğar ve ölür. Ölümün sınırını geçemez. Ama zihin, o sınırı sonsuzca aşabilir; hayal gücü, bütün evrene uzanabilir. Kentin varlığı, bunun somut tasviridir. Doğa, insanın yarattığı değil, içinde var olduğu varlıktır.
Oysa kent, insanın yarattığı yeni bir doğadır. İnsanın yaratıcılıkta eriştiği yeni bir eşiktir. Parçaları değil bütünü değiştiren insan, artık bütünsel bir “mekan” inşa eder. Kent, doğa içindeki bu yeni mekanın adı ve insanın yaratıcılığındaki evren modelidir. Her şeyi barındıran evren gibi kent de her şeyi içerir: Doğu da ondadır, batı da; kır ve kent, eski ve yeni, uzak ve yakın, karamsarlık ve umut ondadır. Bütün nehirlerin akıp biriktiği deniz gibi..
Masalsı bir anlatıma sahip romanlarınız. İstanbul İstanbul’da hücrede, üstelik işkence çeken insanların anlattıkları hikaye kadar acıyı, iyilik-kötülük, varlık-yokluk gibi pek çok kavramı tartışıyor. Bir “masal alemindeyken” felsefenin tartışmalı başlıklarında oluyor okur… Masumlar için yaptığımız röportajda “Felsefenin masalı var mıdır? Olabilir mi? İşte ben kendimce bu soruyu sormaya çalışıyorum” demiştiniz. Son romanınızda buna cevap bulabildiniz mi?
Cevabı bulmanın yolu sanırım cevabı yaratmaktan geçiyor. Bir yekpare dil var, onu arıyorum. Her romanla, o dilin bir parçasını kurmaya çalışıyorum.
Goethe farklı bakmış kente, Neitzsche farklı. Benjamin, onlardan da farklı bir yol izlemiş, kente, büyülü bir dünyaya bakar gibi bakmış.
Ben o büyülü dünyanın gerçekliğini merak ettim. Düşünerek değil yazarak, her kelimede gerçeği arayarak bunu anlamaya çalıştım.
Cevabı bulmanın yolu sanırım cevabı yaratmaktan geçiyor. Bir yekpare dil var, onu arıyorum. Her romanla, o dilin bir parçasını kurmaya çalışıyorum.
Goethe farklı bakmış kente, Neitzsche farklı. Benjamin, onlardan da farklı bir yol izlemiş, kente, büyülü bir dünyaya bakar gibi bakmış.
Ben o büyülü dünyanın gerçekliğini merak ettim. Düşünerek değil yazarak, her kelimede gerçeği arayarak bunu anlamaya çalıştım.
HERKES YANINDAKİNE SAĞIRKEN, BAĞIRMANIN YARARI VAR MI?
Kitabın sonunda Hallac-ı Mansur’dan alıntı var: “Cehennem, acı çektiğimiz yer değil, acı çektiğimizi kimsenin duymadığı yerdir.” Bu alıntı, İstanbul’un bugün çektiği acıya farkındalık çağrısı gibi…
Duymanın birinci şartı, yardım isteyenin bağırması değil, ona yardım edebileceklerin duyma yeteneğine sahip olmasıdır. Herkes yanındakine sağırken, bağırmanın yararı var mı? İnsan, hayvandan farklıdır. Hayvan, acıyı hisseden canlıdır.
İnsan ise, başkasının acısını hisseden varlıktır. Çevremize bakalım. Toplumun kaçta kaçı bu insani özelliği taşıyor? Kendi bencilliğine kapılmadan, yanı başındakilerin acılarını kaç kişi hissediyor? Savaş, açlık, evsizlik, yağma, hayatlarımızın ve kentimizin talan edilmesi... bunların acısını hissetmeyen insan, insanlığın neresindedir?
Duymanın birinci şartı, yardım isteyenin bağırması değil, ona yardım edebileceklerin duyma yeteneğine sahip olmasıdır. Herkes yanındakine sağırken, bağırmanın yararı var mı? İnsan, hayvandan farklıdır. Hayvan, acıyı hisseden canlıdır.
İnsan ise, başkasının acısını hisseden varlıktır. Çevremize bakalım. Toplumun kaçta kaçı bu insani özelliği taşıyor? Kendi bencilliğine kapılmadan, yanı başındakilerin acılarını kaç kişi hissediyor? Savaş, açlık, evsizlik, yağma, hayatlarımızın ve kentimizin talan edilmesi... bunların acısını hissetmeyen insan, insanlığın neresindedir?
Kentsel dönüşümün de etkisiyle kent kitapları son yıllarda epey arttı. Kente dair pek çok şey tartışıldı. Özellikle insanın yaşadığı kentle kurduğu ilişki buralarda hep sıyrılıyor gibi. Yani bu tartışma bina yıkıp-dikmekle sınırlı kalıyor sanki. Kitabı okurken gözümüze çarpan her hikayesinin mutlaka İstanbul’la ilgisinin olması, bu açıdan da gözü doyuran bir okuma oldu benim için. İnsanın hikayesinin karakterlerinden birinin de kent olduğu gerçeğini söylüyordu bir bakıma.
Kentin bedeni ve ruhu var. İstanbul acı çeker ve yardım ister. Hallac-ı Mansur’un söz ettiği cehennem, yani acı çektiğimizi kimsenin duymadığı yer, bize İstanbul’u anımsatır. Bu kentin acılarını duyuyor muyuz? Sokaklarında dilenen savaş mağduru göçmenleri, yok edilen kıyıları, talan edilen tarihi binaları açıkça görüyor ve ona sahip çıkmıyorsak, şu soruyu sormalıyız kendimize: “Biz bu kenti hak ediyor muyuz?”
Gezi eylemleri döneminde, insanlar sokağa çıktıklarında, aslında bu kenti hak etme isteklerini ortaya koyuyorlardı. Bu kente layık olmaya çalışıyorlardı. Kent, yalnızca maddi bir yapı değil, kültürel bir varlıktır. Manevi acılar çeker, ruhsal arzular taşır. Yalnızlığa, anlamsızlığa ve umutsuzluğa karşı, el ele tutuşmaya, sahiciliğe ve iyiliğe ihtiyaç duyar.
Sorun birkaç binayla veya üç beş ağaçla sınırlı değil, aldığımız soluğu da belirleyen bütünsel kent varlığıyla ilgilidir. Romanda insanları anlatır gibi yaparken, bu yüzden, aslında İstanbul’u anlattım. Herkesin içindeki İstanbul’u göstermeye çalıştım.
Kentin bedeni ve ruhu var. İstanbul acı çeker ve yardım ister. Hallac-ı Mansur’un söz ettiği cehennem, yani acı çektiğimizi kimsenin duymadığı yer, bize İstanbul’u anımsatır. Bu kentin acılarını duyuyor muyuz? Sokaklarında dilenen savaş mağduru göçmenleri, yok edilen kıyıları, talan edilen tarihi binaları açıkça görüyor ve ona sahip çıkmıyorsak, şu soruyu sormalıyız kendimize: “Biz bu kenti hak ediyor muyuz?”
Gezi eylemleri döneminde, insanlar sokağa çıktıklarında, aslında bu kenti hak etme isteklerini ortaya koyuyorlardı. Bu kente layık olmaya çalışıyorlardı. Kent, yalnızca maddi bir yapı değil, kültürel bir varlıktır. Manevi acılar çeker, ruhsal arzular taşır. Yalnızlığa, anlamsızlığa ve umutsuzluğa karşı, el ele tutuşmaya, sahiciliğe ve iyiliğe ihtiyaç duyar.
Sorun birkaç binayla veya üç beş ağaçla sınırlı değil, aldığımız soluğu da belirleyen bütünsel kent varlığıyla ilgilidir. Romanda insanları anlatır gibi yaparken, bu yüzden, aslında İstanbul’u anlattım. Herkesin içindeki İstanbul’u göstermeye çalıştım.
AZİZ İSTANBUL DİYEREK AĞLAMAK KENTİ ANLAMAMIZA YETMEZ
Edebiyatta benzer bir durum var. Eski olana özlem, yeni olana ya da bugüne yabancılık duygusu… Siz romanınızda bu bilinenin dışına çıkıyor, farklı zamanları aynı mekanda buluşturuyorsunuz. İstanbul eski silüetine değil, bugünün kaosuna yüzünü dönüyor…
Geçmişe aşırı özlem, bugüne ve geleceğe dair bir güvensizliği de ifade eder. Yaşlılığın doğal parçası sayılabilecek bu duygunun, edebiyatımızın ana ruhu haline gelmesi ise bir sorun oluşturur. “Aziz İstanbul” diyerek geçmişe özlem duymak ve yitip gidenlere ağlamakla yetinmek, bir şarkının konusu olabilir, ama kenti anlamamıza yetmez. Baudelaire öyle yapmamıştı. Kaosun, kargaşanın, değişimin odağındaki Paris kentinde şiir yazarken, kendini geçmişe özlemle sınırlamak yerine, o anın dertlerine, insanlarına ve beklentilerine odaklanmıştı. Yalnızca eski güzel şarkıları dinlemedi, o günün sokak insanlarını da, fahişelerini de, maceracılarını da, yeni bireyini de anlattı. Bizim şiirimizin ancak İkinci Yeni akımıyla yaklaşabildiği bu kıvam, henüz romanımızda tam olarak içselleşmiş değil. Ortalığı, geçmişe kederle bağlanan ve bu yüzden de geçmişin gerçek manada anlaşılmasını da olanaksız kılan bir edebiyat duyarlılığı sarmışken, ne İstanbul’un yeni siluetini görmek, ne de bugünün kaosunu anlamak mümkün olabiliyor.
Geçmişe aşırı özlem, bugüne ve geleceğe dair bir güvensizliği de ifade eder. Yaşlılığın doğal parçası sayılabilecek bu duygunun, edebiyatımızın ana ruhu haline gelmesi ise bir sorun oluşturur. “Aziz İstanbul” diyerek geçmişe özlem duymak ve yitip gidenlere ağlamakla yetinmek, bir şarkının konusu olabilir, ama kenti anlamamıza yetmez. Baudelaire öyle yapmamıştı. Kaosun, kargaşanın, değişimin odağındaki Paris kentinde şiir yazarken, kendini geçmişe özlemle sınırlamak yerine, o anın dertlerine, insanlarına ve beklentilerine odaklanmıştı. Yalnızca eski güzel şarkıları dinlemedi, o günün sokak insanlarını da, fahişelerini de, maceracılarını da, yeni bireyini de anlattı. Bizim şiirimizin ancak İkinci Yeni akımıyla yaklaşabildiği bu kıvam, henüz romanımızda tam olarak içselleşmiş değil. Ortalığı, geçmişe kederle bağlanan ve bu yüzden de geçmişin gerçek manada anlaşılmasını da olanaksız kılan bir edebiyat duyarlılığı sarmışken, ne İstanbul’un yeni siluetini görmek, ne de bugünün kaosunu anlamak mümkün olabiliyor.
HAYDARPAŞA’YA GELMEYEN TRENİN DÜDÜK SESİNDE İSTANBUL’UM
Öğrenci Demirtay, Doktor, Berber Kamo, Küheylan Dayı… Her karakter, İstanbul’un farklı bir yüzünü veriyor bize. Tıpkı kitapta geçen şu söz gibi “İstanbul bin hücreli bir kent…”
Biz de o hücrelerin birindeyiz. Hem İstanbul’un içindeyiz, hem de İstanbul bizim içimizde. İstanbul tek bir binayla temsil edilemez, tek bir tarihi anla ifade edilemez, tek bir dilin varlığıyla kendini gerçekleştiremez. Bütün tarihlerin biriktiği, seslerin buluştuğu ve her bir bireyin damla misali ayrı ayrı dahil olduğu bir denizdir o.
Biz de o hücrelerin birindeyiz. Hem İstanbul’un içindeyiz, hem de İstanbul bizim içimizde. İstanbul tek bir binayla temsil edilemez, tek bir tarihi anla ifade edilemez, tek bir dilin varlığıyla kendini gerçekleştiremez. Bütün tarihlerin biriktiği, seslerin buluştuğu ve her bir bireyin damla misali ayrı ayrı dahil olduğu bir denizdir o.
Peki ya sizin İstanbul’unuz hangisi, yüzünüz kentin hangi hücresine dönüyor?
Benim İstanbul’umun bir parçası, yeraltındaki hücrede. Bir parçası, Kadıköy’den Karaköy’e doğru ağır ağır giden vapurun güvertesinde. Bir parçası, gecekonduların dar sokaklarında. Bir parçası, Gezi Parkı’ndaki bir ağacın gölgesinde. Kütüphane raflarındaki şiirlerde, rakı masalarında, sokakta yatanların yalnızlığında... Birkaç aydır Haydarpaşa Garı’nın saati durdu, oraya trenler gelmiyor. O gelmeyen trenlerin düdük sesindedir İstanbul’umun bir parçası.
Benim İstanbul’umun bir parçası, yeraltındaki hücrede. Bir parçası, Kadıköy’den Karaköy’e doğru ağır ağır giden vapurun güvertesinde. Bir parçası, gecekonduların dar sokaklarında. Bir parçası, Gezi Parkı’ndaki bir ağacın gölgesinde. Kütüphane raflarındaki şiirlerde, rakı masalarında, sokakta yatanların yalnızlığında... Birkaç aydır Haydarpaşa Garı’nın saati durdu, oraya trenler gelmiyor. O gelmeyen trenlerin düdük sesindedir İstanbul’umun bir parçası.
SÖZE YÜZ VERMEYEN KADINLARIN ÖZ GÜVENİNİ TAŞIR ZİNÊ SEVDA
Romanlarınızda kadınlar farklı bir yer tutuyor. Kuzey’de Şahmaran Kadınları özgürlük mücadelesi veriyordu. İkinci kitabınız Masumlar'da Kevvê ve İranlı Feruzeh de yine bir hayat mücadelesi içindeydi. Son romanınızda ise Zinê Sevda suskunluğuyla direnişini sürdürüyor…
O kadınlar ki, toplumsal evrimde yanlış yol izleyen insanlığın doğru yanıdır. Erkeklerin söze ve günlük hayata hakim olduğu bir çağda, söze yüz vermeyen kadınların öz güvenini taşır Zinê Sevda.
Söz, dile gelen değil, yer altının karanlığında birikendir. Zamanı geldiğinde açığa çıkacağı yeri ve biçimi bilir. Ezilen, taciz edilen ve erkeğe eşit görülmeyen kadın, kendi varlığını kendine özgü yollarla ortaya koyar. Zinê Sevda bunu gösterir bize.
O kadınlar ki, toplumsal evrimde yanlış yol izleyen insanlığın doğru yanıdır. Erkeklerin söze ve günlük hayata hakim olduğu bir çağda, söze yüz vermeyen kadınların öz güvenini taşır Zinê Sevda.
Söz, dile gelen değil, yer altının karanlığında birikendir. Zamanı geldiğinde açığa çıkacağı yeri ve biçimi bilir. Ezilen, taciz edilen ve erkeğe eşit görülmeyen kadın, kendi varlığını kendine özgü yollarla ortaya koyar. Zinê Sevda bunu gösterir bize.
Burhan Sönmez'e bir hatırlatma: Bilmemek de mutluluktur/ sennur sezer
Sayın Burhan Sönmez,
Reklam sloganı da olsa İlber Ortaylı Hoca’nın sevdiğim bir deyişi var : “Bilmemek de mutluluktur”. Salı günü Sevda Aydın’la gazetemizde yaptığınız konuşmayı okurken bu cümleyi o kadar çok tekrarladım ki, Türkiye’nin ender mutlu insanlarından olduğunuza karar verdim.
Ben haddimi bilirim, ilk kitabımdan bu yana arkamda 50 yıl bırakmış olsam da, Türk şiirinin kimi ayrıntıları dışında size hatırlatma yapmayı düşünmüyorum. Hele Baudelaire (9 Nisan 1821-31 Ağustos 1867) gibi Sartre’ın çözümlemelerini bir kitaba zor sığdırdığı Fransızca ustası bir şaire değinmek beni aşar. Onun çağı zaten günümüzle ilişki kurulması zor bir çağ. Onun Paris’in metropol yaşantısı üzerine kurduğu ve modernist estetiğin habercisi sayılan şiirlerinin Türk edebiyatını epey etkilediğini bilirim de onun şiirlerindeki kıvamı İkinci Yeni’nin tutturabildiği gibi bir iddiada bulunmaktan beni önce Tanrım sonra bütün büyük güçler korusun. Beni size seslenen bu yazıyı yazmak zorunda bırakan Sevda Aydın’la konuşmanızın şu bölümü: “Edebiyatta benzer bir durum var. Eski olana özlem, yeni olana ya da bugüne yabancılık duygusu… Siz romanınızda bu bilinenin dışına çıkıyor, farklı zamanları aynı mekanda buluşturuyorsunuz. İstanbul eski silüetine değil, bugünün kaosuna yüzünü dönüyor…
Geçmişe aşırı özlem, bugüne ve geleceğe dair bir güvensizliği de ifade eder. Yaşlılığın doğal parçası sayılabilecek bu duygunun, edebiyatımızın ana ruhu haline gelmesi ise bir sorun oluşturur. “Aziz İstanbul” diyerek geçmişe özlem duymak ve yitip gidenlere ağlamakla yetinmek, bir şarkının konusu olabilir, ama kenti anlamamıza yetmez. Baudelaire öyle yapmamıştı. Kaosun, kargaşanın, değişimin odağındaki Paris kentinde şiir yazarken, kendini geçmişe özlemle sınırlamak yerine, o anın dertlerine, insanlarına ve beklentilerine odaklanmıştı. Yalnızca eski güzel şarkıları dinlemedi, o günün sokak insanlarını da, fahişelerini de, maceracılarını da, yeni bireyini de anlattı. Bizim şiirimizin ancak İkinci Yeni akımıyla yaklaşabildiği bu kıvam, henüz romanımızda tam olarak içselleşmiş değil. Ortalığı, geçmişe kederle bağlanan ve bu yüzden de geçmişin gerçek manada anlaşılmasını da olanaksız kılan bir edebiyat duyarlılığı sarmışken, ne İstanbul’un yeni silüetini görmek, ne de bugünün kaosunu anlamak mümkün olabiliyor.”
Ben haddimi bilirim, ilk kitabımdan bu yana arkamda 50 yıl bırakmış olsam da, Türk şiirinin kimi ayrıntıları dışında size hatırlatma yapmayı düşünmüyorum. Hele Baudelaire (9 Nisan 1821-31 Ağustos 1867) gibi Sartre’ın çözümlemelerini bir kitaba zor sığdırdığı Fransızca ustası bir şaire değinmek beni aşar. Onun çağı zaten günümüzle ilişki kurulması zor bir çağ. Onun Paris’in metropol yaşantısı üzerine kurduğu ve modernist estetiğin habercisi sayılan şiirlerinin Türk edebiyatını epey etkilediğini bilirim de onun şiirlerindeki kıvamı İkinci Yeni’nin tutturabildiği gibi bir iddiada bulunmaktan beni önce Tanrım sonra bütün büyük güçler korusun. Beni size seslenen bu yazıyı yazmak zorunda bırakan Sevda Aydın’la konuşmanızın şu bölümü: “Edebiyatta benzer bir durum var. Eski olana özlem, yeni olana ya da bugüne yabancılık duygusu… Siz romanınızda bu bilinenin dışına çıkıyor, farklı zamanları aynı mekanda buluşturuyorsunuz. İstanbul eski silüetine değil, bugünün kaosuna yüzünü dönüyor…
Geçmişe aşırı özlem, bugüne ve geleceğe dair bir güvensizliği de ifade eder. Yaşlılığın doğal parçası sayılabilecek bu duygunun, edebiyatımızın ana ruhu haline gelmesi ise bir sorun oluşturur. “Aziz İstanbul” diyerek geçmişe özlem duymak ve yitip gidenlere ağlamakla yetinmek, bir şarkının konusu olabilir, ama kenti anlamamıza yetmez. Baudelaire öyle yapmamıştı. Kaosun, kargaşanın, değişimin odağındaki Paris kentinde şiir yazarken, kendini geçmişe özlemle sınırlamak yerine, o anın dertlerine, insanlarına ve beklentilerine odaklanmıştı. Yalnızca eski güzel şarkıları dinlemedi, o günün sokak insanlarını da, fahişelerini de, maceracılarını da, yeni bireyini de anlattı. Bizim şiirimizin ancak İkinci Yeni akımıyla yaklaşabildiği bu kıvam, henüz romanımızda tam olarak içselleşmiş değil. Ortalığı, geçmişe kederle bağlanan ve bu yüzden de geçmişin gerçek manada anlaşılmasını da olanaksız kılan bir edebiyat duyarlılığı sarmışken, ne İstanbul’un yeni silüetini görmek, ne de bugünün kaosunu anlamak mümkün olabiliyor.”
Edebiyatımızı aşırı bir özlem ya da nostalji içinde görmek elbet sizin bileceğiniz bir tutum. Bilmemek nasılsa bir erdem haline geldi. Orhan Kemal’in Gurbet Kuşları romanıyla Gurbet Kuşları filmini aynı metinle ilişkili sayıp konuşanlar bile çıktığına göre sizin bütün bir İstanbul şiir külliyatımızı özlemden ibaret saymanız erdem mi sayılmalı?
Yoksa Nâzım’ın hasretini mi eskiye özlem saydınız? Şehrin satılık kadınlarından çalışan kadınlarına, çocukluk anılarından çalışan çocuklarına güvercin kanatlarının seslerine İstanbul’u yazan onca şairin mesela Behçet Necatigil’den Cahit Sıtkı’ya, kiralık ev şairi Ziya Osman Saba’dan, yoksul Üsküdar’ın şairi Yahya Kemal Beyatlı’ya, Haliç’i yazan Ömer Faruk Toprak’ı mı, dokumadaki iş kazasını yazan Rıfat Ilgaz’dan Montör Sabri’nin şairi Orhan Veli’ye kimlerin hakkını yediğinizin farkında değilsiniz, o da kabul.
İkinci Yeni sözüyle bu akımın hangi şairini İstanbul’a tapuladığınızı anlayamadım? Akımın başlatıcısı Perçemli Sokak şairi Oktay Rifat’ı mı, Turgut Uyar’ı mı,
İlhan Berk’i mi, Cemal Süreya’yı mı… Menekşe’deki evi yüzünden Çanakkaleli Melahat’ın şairi Ece Ayhan’ı mı?
Sırada kimler yok ki… Ergin Günce, Ülkü Tamer, Hilmi Yavuz , Ercüment Uçarı… Kemal Özer, yoksa Oteller Kenti yüzünden Edip Cansever’i mi kastediyorsunuz? Söylediklerinizden edebiyatımızda yaşlıların egemenliğiyle yaygınlaşan “Ah bir zamanların İstanbul’u” havasından rahatsızsınız, anlaşılıyor. (Bu yaşlılar Adnan Özyalçıner mi, Demir Özlü mü, Selim İleri mi, Mairo Levi mi bilemiyorum) Ancak İstanbul’un kaosunu anlatmak için üslubun kaosa boğulması gerekmez. Duru bir üslup daha iyi çizer yiten İstanbul’u.
Başarı dileklerimle.
Yoksa Nâzım’ın hasretini mi eskiye özlem saydınız? Şehrin satılık kadınlarından çalışan kadınlarına, çocukluk anılarından çalışan çocuklarına güvercin kanatlarının seslerine İstanbul’u yazan onca şairin mesela Behçet Necatigil’den Cahit Sıtkı’ya, kiralık ev şairi Ziya Osman Saba’dan, yoksul Üsküdar’ın şairi Yahya Kemal Beyatlı’ya, Haliç’i yazan Ömer Faruk Toprak’ı mı, dokumadaki iş kazasını yazan Rıfat Ilgaz’dan Montör Sabri’nin şairi Orhan Veli’ye kimlerin hakkını yediğinizin farkında değilsiniz, o da kabul.
İkinci Yeni sözüyle bu akımın hangi şairini İstanbul’a tapuladığınızı anlayamadım? Akımın başlatıcısı Perçemli Sokak şairi Oktay Rifat’ı mı, Turgut Uyar’ı mı,
İlhan Berk’i mi, Cemal Süreya’yı mı… Menekşe’deki evi yüzünden Çanakkaleli Melahat’ın şairi Ece Ayhan’ı mı?
Sırada kimler yok ki… Ergin Günce, Ülkü Tamer, Hilmi Yavuz , Ercüment Uçarı… Kemal Özer, yoksa Oteller Kenti yüzünden Edip Cansever’i mi kastediyorsunuz? Söylediklerinizden edebiyatımızda yaşlıların egemenliğiyle yaygınlaşan “Ah bir zamanların İstanbul’u” havasından rahatsızsınız, anlaşılıyor. (Bu yaşlılar Adnan Özyalçıner mi, Demir Özlü mü, Selim İleri mi, Mairo Levi mi bilemiyorum) Ancak İstanbul’un kaosunu anlatmak için üslubun kaosa boğulması gerekmez. Duru bir üslup daha iyi çizer yiten İstanbul’u.
Başarı dileklerimle.
http://www.evrensel.net/haber/108811/burhan-sonmeze-bir-hatirlatma-bilmemek-de-mutluluktur
11 Nisan 2015 Cumartesi
Uzun bir şiir, Gölgeler ve Yelkovan
Gölgeler ve Yelkovan ile İbrahim Karaoğlu, 50 Kuşağı öykücülerinin bıraktığı yerden sürdürüyor öykülerini. Sait Faik ile belirginleşen, Oktay Akbal, Ferit Edgü, Demir Özlü, Vüsat O. Bener gibi yazarların o dönem yazdıkları öyküler tadında bir kitap bu. İbrahim Karoğlu’nu bu kuşağa bağlamıyorum ama, Gölgeler ve Yelkovan’ın o dönem öykülerinin sıcaklığını anımsattığını söylüyorum

http://www.birgun.net/writers/view/34

AHMET TELLİ
Öykücü İbrahim Karaoğlu, 1985’te yayımlanan ilk öykü kitabı Dalga Dibe Düştü’den sonra ilgi alanını plastik sanatlara kaydırarak, daha çok bu alanda yoğunlaştı. Yurt içinde ve yurtdışında resim, heykel sergilerinin küratörlüğünü yaptı, bu sergilerle ilgili yazılar yazdı; kaynak sayılabilecek kitaplar yayımladı. Türkiye’den Almanya’ya işçi göçünün ellinci yılı nedeniyle düzenlediği “Bavulum Dolu Sanatla” yolculuğu özellikle anılmalıdır. Bunun için sembolik bavullarla sanatçıları Almanya’ya taşıyıp çeşitli etkinlikleri örgütledi. Türkiye’de de radyo ve televizyon programları yaptı, yapıyor.
Bu arada öyküyle ilgisini büsbütün koparmadı Karaoğlu. Öykü ve senaryo yarışmalarına katılarak birçok ödül de aldı. Bunca aradan sonra 2014’te ikinci öykü kitabı Gölgeler ve Yelkovan’ı yayımladı. Kapak görseli Selçuk Demirel’in. Kitabın içeriğiyle bütünleşen bir desen olduğu için vurguluyorum bunu. Saatin yelkovanıyla akrebini kucaklayıp götürüyor bir adam, saat orada kendi gölgesiyle başbaşa kalarak zamandan kopuyor sanki. Öyküler okundukça bu desenin içerikle bütünleştiği daha iyi farkedilecek kanısındayım.
Gölgeler ve Yelkovan ile İbrahim Karaoğlu, 50 Kuşağı öykücülerinin bıraktığı yerden sürdürüyor öykülerini. Sait Faik ile belirginleşen, Oktay Akbal, Ferit Edgü, Demir Özlü, Vüsat O. Bener gibi yazarların o dönem yazdıkları öyküler tadında bir kitap bu. Diğer yandan 1950’li yıllar II.Yeni’nin de belirişiyle edebiyatımızın önemli bir evresi ortaya çıkar. Kendisinden sonra gelen öykü ve şiir kuşaklarını da etkileyen bu yönelim, edebiyatımızda öncü bir kuşağın da sanat anlayışını temsil eder. Alegoriden de yararlanan, metaforik, imgesel bir yönelimdir bu. Bu yönelimi hazırlayan etkenlerin başında kuşkusuz ki varoluşçuluk gelir. Savaş sonrası dünyanın bunalan insanı, kendini keşfe belki de varoluşçuluğun etkisiyle yöneldi. İnsan teki’nin kendine anlam arayışı da denebilir buna. Etkilerden sıyrılıp özgün yapıtların ortaya çıkışını sağlayan da, biraz önce andığım yazarlar kuşağıyla gerçekleşti. İbrahim Karoğlu’nu bu kuşağa bağlamıyorum ama, Gölgeler ve Yelkovan’ın o dönem öykülerinin sıcaklığını anımsattığını söylüyorum.
Karaoğlu, düz yazı şiirin olanaklarını deneyerek oluşturuyor anlatımını. Denebilir ki, kimi pasajlar büsbütün bu özelliktedir. Sözgelimi kitabın ilk öyküsü “Ölü Deniz Mezarlığı”nın girişi böyledir. Öykülerin girişine, kendi cümlelerinin aralarına yerleştirdiği alıntılar da bu bağlamdadır. Alıntılar Marguerite Duras, Herman Hesse, Tuncay Betil, Paul Valery, Furuğ gibi sanatçı ve yazarlardan seçilmiş. Yazarın şiire tutkusu hem anlatımından hem de alıntı seçimlerinden bellidir. Şu cümleler de bu bağlamdadır: “Yaşlı martılar, kanatlarında eskil hüzünler taşır gibi griye boyuyorlar sanki bulutları”(53), “denize saat kösteği gibi sallanan kasaba”(53), “denizi sırtında taşıyan insanlar”(60), “sürüsünü yitirmiş kuş gibi”(62), “belleğim sırılsıklam”(65), “içindeki kara tavşanın” kemirgenliği(67), “bozkırdaki telgraf direklerinin yalnızlığı benimki”(68). Örnekler çoğaltılabilir. Benzetmeler, çağrıştırmalar yoluyla kurulan anlatım, bu kitabın bir özelliği oluyor böylece.
Çocukluk ve ilk gençlik anılarının büyüsü, birçok yazarı da etkilediği gibi Karaoğlu’nu da çekiyor kendisine. Anıların çağrısıyla mekânları anımsıyor, arıyor; kaybolan yosun ve iyot kokuları arasında, fesleğenli evlerin cumbasından bir vedanın hüznünü koygunlaştırıyor. Bazen bir cümbüş ustası oluyor buna aracı, bazen artık çok geçmişte kalan ilkgençlik aşkı, bazen de bir sokağın eski ve yeni görünümleri. Bu duygulanımların biriktirdiği tortuyla sepya bir fotoğraf gibi solduğunu düşünüyor. “Aynalara koştum arada bir, ne çok gizli gülümseyişler saklamıştık bu aynalara. Niye yalancı şimdi aynalar? Niye unutmuşlar gülüşümü?”(81) öyle ya, o eski aynaların sırı dökülmüştür, geriye ya da bugüne gerçeği bırakmışlardır.
Gerçeğin de izini sürer Karaoğlu. Bu kez toplumsal olay ya olguların görüntülerini getirir zihin tuvaline. Bunlardan biri 6-7 Eylül olaylarıdır. Şu satırlar unutulur gibi değil: “Yüreği çorak olanların vicdanı, çürümüş balık kokusuna dönüşmüştü. Nefesimize kadar dokunuyordu o koku. Öfke ve kin bulaşıyordu her şeye. Kurt ulumaları kapanıyordu gecenin üstüne. Zamanın korkuya yenilmiş süzgecinden geçiyorduk, insanın insandan ve hayattan korktuğu anlardan.”(16)
Daha yakın zamanlardan bir kesit de, ölüm orucuna yatmış on dokuz yaşındaki bir gence dairdir. “Uzaklar Sonbahar” adlı bu öykü, ölüm orucu sürecindeki gencin su, şekerli su, B1 vitamini ile yaşama tutunmak ile, zihnin dalgınlaşarak geridönüşlerle çocukluğuna dönüp anımsadıklarıdır. Ölüm orucunun ilk döneminde görünümler ve görüntülerle anımsadığı geçmiş, zaman ilerledikçe kesik, parçalı, dağınık, tek sözcüğe dayalı olur. Okudukça ürperten bir öykü bu. Bir otopsi raporunun belirli kavramları ne kadar soğuksa, gencin yaşamla ilişkisi o kadar etkili.
İbrahim Karaoğlu’nun Gölgeler ve Yelkovan’ı için Ercan Kesal’ın kitap arkasına aktarılmış sözlerini ben de yinelemeliyim: “Kitap bittiğinde kendimi yosun ve iyot kokuları arasında, fesleğen ve dualarla tütsülenmiş bir sokakta buldum. Uzun bir şiirin sonuna gelmiştim sanki.”
Öykücü İbrahim Karaoğlu, 1985’te yayımlanan ilk öykü kitabı Dalga Dibe Düştü’den sonra ilgi alanını plastik sanatlara kaydırarak, daha çok bu alanda yoğunlaştı. Yurt içinde ve yurtdışında resim, heykel sergilerinin küratörlüğünü yaptı, bu sergilerle ilgili yazılar yazdı; kaynak sayılabilecek kitaplar yayımladı. Türkiye’den Almanya’ya işçi göçünün ellinci yılı nedeniyle düzenlediği “Bavulum Dolu Sanatla” yolculuğu özellikle anılmalıdır. Bunun için sembolik bavullarla sanatçıları Almanya’ya taşıyıp çeşitli etkinlikleri örgütledi. Türkiye’de de radyo ve televizyon programları yaptı, yapıyor.
Bu arada öyküyle ilgisini büsbütün koparmadı Karaoğlu. Öykü ve senaryo yarışmalarına katılarak birçok ödül de aldı. Bunca aradan sonra 2014’te ikinci öykü kitabı Gölgeler ve Yelkovan’ı yayımladı. Kapak görseli Selçuk Demirel’in. Kitabın içeriğiyle bütünleşen bir desen olduğu için vurguluyorum bunu. Saatin yelkovanıyla akrebini kucaklayıp götürüyor bir adam, saat orada kendi gölgesiyle başbaşa kalarak zamandan kopuyor sanki. Öyküler okundukça bu desenin içerikle bütünleştiği daha iyi farkedilecek kanısındayım.
Gölgeler ve Yelkovan ile İbrahim Karaoğlu, 50 Kuşağı öykücülerinin bıraktığı yerden sürdürüyor öykülerini. Sait Faik ile belirginleşen, Oktay Akbal, Ferit Edgü, Demir Özlü, Vüsat O. Bener gibi yazarların o dönem yazdıkları öyküler tadında bir kitap bu. Diğer yandan 1950’li yıllar II.Yeni’nin de belirişiyle edebiyatımızın önemli bir evresi ortaya çıkar. Kendisinden sonra gelen öykü ve şiir kuşaklarını da etkileyen bu yönelim, edebiyatımızda öncü bir kuşağın da sanat anlayışını temsil eder. Alegoriden de yararlanan, metaforik, imgesel bir yönelimdir bu. Bu yönelimi hazırlayan etkenlerin başında kuşkusuz ki varoluşçuluk gelir. Savaş sonrası dünyanın bunalan insanı, kendini keşfe belki de varoluşçuluğun etkisiyle yöneldi. İnsan teki’nin kendine anlam arayışı da denebilir buna. Etkilerden sıyrılıp özgün yapıtların ortaya çıkışını sağlayan da, biraz önce andığım yazarlar kuşağıyla gerçekleşti. İbrahim Karoğlu’nu bu kuşağa bağlamıyorum ama, Gölgeler ve Yelkovan’ın o dönem öykülerinin sıcaklığını anımsattığını söylüyorum.
Karaoğlu, düz yazı şiirin olanaklarını deneyerek oluşturuyor anlatımını. Denebilir ki, kimi pasajlar büsbütün bu özelliktedir. Sözgelimi kitabın ilk öyküsü “Ölü Deniz Mezarlığı”nın girişi böyledir. Öykülerin girişine, kendi cümlelerinin aralarına yerleştirdiği alıntılar da bu bağlamdadır. Alıntılar Marguerite Duras, Herman Hesse, Tuncay Betil, Paul Valery, Furuğ gibi sanatçı ve yazarlardan seçilmiş. Yazarın şiire tutkusu hem anlatımından hem de alıntı seçimlerinden bellidir. Şu cümleler de bu bağlamdadır: “Yaşlı martılar, kanatlarında eskil hüzünler taşır gibi griye boyuyorlar sanki bulutları”(53), “denize saat kösteği gibi sallanan kasaba”(53), “denizi sırtında taşıyan insanlar”(60), “sürüsünü yitirmiş kuş gibi”(62), “belleğim sırılsıklam”(65), “içindeki kara tavşanın” kemirgenliği(67), “bozkırdaki telgraf direklerinin yalnızlığı benimki”(68). Örnekler çoğaltılabilir. Benzetmeler, çağrıştırmalar yoluyla kurulan anlatım, bu kitabın bir özelliği oluyor böylece.
Çocukluk ve ilk gençlik anılarının büyüsü, birçok yazarı da etkilediği gibi Karaoğlu’nu da çekiyor kendisine. Anıların çağrısıyla mekânları anımsıyor, arıyor; kaybolan yosun ve iyot kokuları arasında, fesleğenli evlerin cumbasından bir vedanın hüznünü koygunlaştırıyor. Bazen bir cümbüş ustası oluyor buna aracı, bazen artık çok geçmişte kalan ilkgençlik aşkı, bazen de bir sokağın eski ve yeni görünümleri. Bu duygulanımların biriktirdiği tortuyla sepya bir fotoğraf gibi solduğunu düşünüyor. “Aynalara koştum arada bir, ne çok gizli gülümseyişler saklamıştık bu aynalara. Niye yalancı şimdi aynalar? Niye unutmuşlar gülüşümü?”(81) öyle ya, o eski aynaların sırı dökülmüştür, geriye ya da bugüne gerçeği bırakmışlardır.
Gerçeğin de izini sürer Karaoğlu. Bu kez toplumsal olay ya olguların görüntülerini getirir zihin tuvaline. Bunlardan biri 6-7 Eylül olaylarıdır. Şu satırlar unutulur gibi değil: “Yüreği çorak olanların vicdanı, çürümüş balık kokusuna dönüşmüştü. Nefesimize kadar dokunuyordu o koku. Öfke ve kin bulaşıyordu her şeye. Kurt ulumaları kapanıyordu gecenin üstüne. Zamanın korkuya yenilmiş süzgecinden geçiyorduk, insanın insandan ve hayattan korktuğu anlardan.”(16)
Daha yakın zamanlardan bir kesit de, ölüm orucuna yatmış on dokuz yaşındaki bir gence dairdir. “Uzaklar Sonbahar” adlı bu öykü, ölüm orucu sürecindeki gencin su, şekerli su, B1 vitamini ile yaşama tutunmak ile, zihnin dalgınlaşarak geridönüşlerle çocukluğuna dönüp anımsadıklarıdır. Ölüm orucunun ilk döneminde görünümler ve görüntülerle anımsadığı geçmiş, zaman ilerledikçe kesik, parçalı, dağınık, tek sözcüğe dayalı olur. Okudukça ürperten bir öykü bu. Bir otopsi raporunun belirli kavramları ne kadar soğuksa, gencin yaşamla ilişkisi o kadar etkili.
İbrahim Karaoğlu’nun Gölgeler ve Yelkovan’ı için Ercan Kesal’ın kitap arkasına aktarılmış sözlerini ben de yinelemeliyim: “Kitap bittiğinde kendimi yosun ve iyot kokuları arasında, fesleğen ve dualarla tütsülenmiş bir sokakta buldum. Uzun bir şiirin sonuna gelmiştim sanki.”
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)





