14 Eylül 2013 Cumartesi

Marcel Proust’tan ‘Okuma Üzerine’

Marcel Proust’tan ‘Okuma Üzerine’

OKUMA EDİMİNİN İNCELİKLİ ÖLÇÜTLERİ

“Okuma Üzerine”, yaşamı boyunca farklı yörelerde yaşamayı seçmiş olan Marcel Proust`un birey ile kitap arasındaki ilişkiyi ve özgün psikolojik edim olarak okumayı irdelediği, bu edimin kaynaklarına yaptığı yolculuğu içeren bir anlatı. Büyük bir yazarın kitapla kurulan ilişki üstüne derin düşünme denemesi aynı zamanda. 

Kaya ÖZSEZGİN

Okuma eylemi kuşkusuz her dilde alfabeyi çözmekle başlıyor ama ABC’nin aracılık ettiği her metin, okunanı anlama ve sindirme konusunda yeterli ipuçları vermiyor. Durum böyle olduğu için yazarların okuma üzerine yaptıkları yorumlar, genellikle birbirini tutmaz. Kitabı eline alan okur, bu yorumlar karşısında genellikle kapalıdır. Kitap nasıl okunmalı? Başlanıp da bitirilen kitapların yanında umduğunu ya da beklediğini bulamadığı için elindeki kitabı okunmazlar arasına koyanlar da var. Kendini kitabın akışına kaptıranlar, çevresiyle ve yaşamın akışıyla ilgilerini keserler mi, yoksa Proust’un yaptığı gibi okumaları arasında kendisiyle konuşanların kitaplar olmadığını öne süren bu yazarın öğütlerine uyarak “okuma” adı verilen “özgün psikolojik edim”in gerektirdiği davranışlara uyum gösterirler mi?

Gene Proust’a göre okuma, konuşmanın tersine yalnızlığımızı sürdürürken yani yalnızken sahip olunan ve konuşunca çabucak dağılan entelektüel güçten yararlanmaya devam ederek her birimizin önceden iletilmiş “bir başka düşünce”yi edinmesidir (s.30) Bu açıdan bakıldığında, okuma eyleminin (ediminin) okuduğumuz kitap kanalıyla bize iletilen düşünceyi edinmeye gönüllü bir tavır içinde olduğumuz sonucuna varılır. Sıradan ya da rasgele edindiğimiz bir kitap söz konusu olmadığına göre, bütün benliğimizle içine girdiğimiz kitap, salt okumakla yetindiğimiz bir kitap olmayacak, o kitabın bizim üzerimizdeki telkin edici bir “düşünce” içerdiğini de kabul etmiş olacağız.
Okuma alışkanlığının ve kitap tutkusunun çok genç yaşlarda başladığı ve öylece sürdüğü, genellikle kabul gören bir yaklaşımdır. Nitekim, okuma uğraşı üzerine görüş ve izlenimlerini yazdığı kitabının girişinde de Marcel Proust, bize “yaşanmamış” gibi gelen çocukluk yıllarımızda bir kitapla geçirdiğimiz günler kadar “dolu dolu yaşanmış” başka bir zaman belki de yoktur diyerek bu gerçeği dile getiriyor.

OKUMA SAATİ
İyi ama ileri yaşlarda bizi okumaya yönlendiren ya da okuma ediminin içine çeken anları nasıl açılayacağız? Proust’un küçük hacimli kitabında kendi açısından yorumladığı sorunun yanıtlarına baktığımızda, belki de hiç alışık olmadığımız ama katılmakta tereddüt etmediğimiz psikolojik yaklaşımlar dikkat çekecektir. Okuma ortamı ve seçilen zaman, içinde bulunulan koşullar, beğenimize ve seçimimize uygun düştüğü oranda, okuma edimi de yerini bulmuş olacaktır. En azından yazarın dile getirdiği de budur. İngiliz dekoratörler, sözgelişi William Morris’in öngördüğü kurama göre döşenmiş bir mekân, bir tercih nedeni olabilir ama Proust’un okuma için hazır bulduğu ev ortamı, bütün eşyayla tıka-basa dolu görüntüsü içinde, örneğin duvarda asılı duran Botticelli’nin ünlü İlkbahar tablosunun röprodüksiyonu bile okumaya başladığında onu “mutlu” edebilecek etkenlerdendir. Okuma saati, seçilmiş bir saat değildir. Evine biraz uzaktaki parkın yeşilliğinde derin bir sessizliğin yaşandığı ortamda da olabilir bu, evdekiler uyur uyumaz yaktığı mumun ışığında da okumaya kendini bırakabilir.
İlginç olan nokta şu: Proust, okuma üzerine konuşurken sanki çevresini ve tanık olduğu şeyleri de bir arada düşünmenin tadını çıkarıyor ya da öyle davranmayı, okuma sırasında dile getirmekten zevk alıyor. Kendi deyimiyle okumadan söz etmek isterken kitaplardan başka “her şeyden” söz etmektedir. Çünkü “okumaları sırasında kendisiyle konuşanlar kitaplar değildir” (s.27). Okuma adı verilen “özgün psikolojik edim”, yazara göre bunu gerektirmektedir. Bellekte yavaş yavaş yeniden yaratılan ve ancak okuma sırasında yeniden anımsanan izlenimlerdir bunlar.
Kitabın bir yerinde bir başka hemşehrisine, Ruskin’e göndermede bulunuyor. Onun 1864’te okuma üzerine yaptığı bir konuşma, Descartes’ın şu sözleriyle doğrulanmaktadır: “Bütün iyi kitapları okumak, bu kitapların yazarı olmuş geçmiş yüzyılların en değerli insanlarıyla konuşmak gibidir”. Ne var ki, bu konudaki itirazını dile getirmekten de geri kalmaz: Okuma, insanların en bilgesiyle bile olsa “bir konuşmaya indirgenemez” (s. 30). Nedenine gelince, bir kitapla bir dost arasındaki asıl fark, bilgeliklerinin “büyüklüğündeki farklılık değil, onlarla iletişim kurma biçimi”dir. Bu durum, “okuma düşüncesinin kaynağına kadar gitmek”le mümkün olabilir ancak. Okuma işlevinin sınırları, onun özel niteliklerinin “doğası” ile ilgilidir çünkü. Proust’a göre bu özel niteliklerin neler olduğunu bulmak için gene çocukluk okumalarına inmek gerekecektir.

“TEMBEL TİN”
“Okunan kitabın yazarıyla özdeş noktalarda buluşmak, onun bilgeliğinin bittiği yerde bizimkinin başladığını hissetmek anlamını taşır” (s.34). Bize söyleyebilecekleri her şeyi söyledikleri an, hâlâ “bir şey söylememiş” oldukları duygusunu uyandırırlar üzerimizde. Örneğin şairlerin, “modası geçmiş çiçeklerin yetiştiği Zelanda bahçesi”ne bizi götürmelerini istemek, salt bir okur fantezisiyle açıklanabilecek olgu değildir. Millet’de gördüğümüz bir doğa manzarasına “götürün bizi” demekle eşdeğerli bir arzudur bu. Monet’nin Giverny bahçesi için de aynı arzu söz konusudur. Yazar, okura, bir deniz kabuğu gibi “pembe ve parlak” olan Zelanda’daki evi gösterir ve o anda aradan çekilir. Önerisi açıktır okura: “Bak, görmeyi öğren..” Burada varılan sonuç şu olacaktır: “Okuma, tinsel hayatın eşiğidir; oradaki yolu bize gösterebilir, ama yolu oluşturmaz..”
O halde kitapların, “tembel tin”i harekete getiren sinir hastalıklarının ruhsal tedavilerine benzer bir işlevi de vardır yazara göre. Tembel tinin kendinde bulamayacağı ve başkasından gelmesi gereken böyle bir “itki”, yalnızlık içinde kabul edilmelidir (s. 38).
Yazarları yazmaya yönlendiren etkenler arasında, okunan ve etkisi altında kalınan başka yazarların payı kuşkusuz hep olmuştur. Proust da kitabının bir yerinde bu konuya değiniyor ve çalışmaya koyulmadan önce “güzel bir sayfa okumayı seven” yazarlardan, örneğin Emerson’un, Platon’dan birkaç sayfayı tekrar tekrar okumadan yazmaya başlamadığından söz açıyor. Kitaplara duyulan bir tür “fetişist” saygıdan kaynaklanıyor olabilir bu alışkanlık. Kitap sevmenin zekâya koşut geliştiğinin bir göstergesidir bu.
Büyük zihinler, neden genellikle eski eserleri tercih ederler okumak için? Proust, bu sorunun yanıtını verirken bunların çağdaş eserlerden farklı olarak sadece bu eserleri yaratmış zihnin esere yerleştirildiği güzellikten ibaret olmadığının altını çiziyor (s. 54). Romantik okurların “gözde” ustaları, bundan dolayı klasiklerdir. Yaşamı boyunca farklı yörelerde yaşamayı seçmiş olan Marcel Proust’un bu gözlem ve yaşam perspektifi içinde okuma edimini, söz konusu derinliği içeren bir görüş ve kavrayış doğrultusunda inceliklerle dolu bir yazıya dökmesi, okumanın gizemi açısından vurucu noktalara değinmesi, onun genellikle “zor” okunan bir yazar kimliği çizmiş olmasının da gerekçesi olarak alınabilir. n

Okuma Üzerine/ Marcel Proust/ Çeviren: Işık Ergüden/ Notos Kitap/ 72 s.

Cumhuriyet. Kitap 29.08.2013

BİR “ALACAKARANLIK KUŞAĞI” ŞAİRİ

Ahmet Erhan’ın ardından

BİR “ALACAKARANLIK KUŞAĞI” ŞAİRİ

Sevgili Ahmet Erhan da aramızda değil artık. Şiirleriyle hep bizimle birlikte olacağını ve özlemimizi şiirleriyle gidereceğimizi biliyoruz. Saygıyı her zaman hak etmişti, ardından yine saygıyla eğiliyoruz.

Sıddık AKBAYIR

Ahmet Erhan, Türk şiirinin ‘Alacakaranlık Kuşağı’nı temsil eder.

Ataol Behramoğlu’nun 12 Mart Muhturası’nın öncesindeki Bir Gün Mutlaka şiiriyle Ahmet Erhan’ın 12 Eylül öncesindeki Bugün de Ölmedim Anne şiiri arasında, ilginç bir benzerilik vardır. Her ikisi de geleceğe ‘sis dili kipi’nde seslenir.
Ahmet Erhan’a; yenilgi döneminin yarım bıraktığı büyük hikâyenin karakterine her zaman sahip çıkan oyuncusu olmak kalır.
Alacakaranlıktaki Ülke şiirlerinin tamamı 12 Eylül öncesinde yazılır; ancak kitap olarak 12 Eylül sonrasında yayımlanır. Aslında, ciddi bir cesaret işidir. Darbecilerin varlığı bir yana, özellikle de sol kesimden epeyce tepki alır; ancak sol ya da sağ olsun büyük destek de görür. Kitabın, bir öncülük işlevi olur. 17-20 yaşları arasında yazdığı şiirlere, yetkin bir seçici kurulun ‘Necatigil’ Şiir Ödülü’nü vediğinde henüz 21 yaşındadır. Bu ödül, genç bir şair için kolay değildir. Aradan bunca yıl geçtikten sonra bile Alacakaranlıktaki Ülke’nin baskısını üzerinde hisseder.
‘12 Eylül Şairi’ derler. Oysa, o şiirlerin hepsi darbeden önce yazmıştır, Kendi kuşağı o kitabın bir öncü olduğunu kabul eder; çünkü onun kuşağı ‘vefalı kuşak’tır.
Alacakaranlıktaki Ülke’yi birçok kişi kolaj tekniğiyle okur. İşine geldiği gibi yorumLar. Sosyolojik boyuta neredeyse hiç giriLmez.
Ayrıca, ‘arabesk şair’ de derler ona, o da övgü olarak alırı bunu. Müslüm’e de bayılır, Orhan’a da...

‘SANA ARTIK AHMET ERHAN
DİYORLAR’
Her şeye rağmen, bir sabah uyanır, bakar ki ‘meşhur’ olmuştur. “Sana artık Ahmet Erhan diyorlar” dizesi, bu günlere denk düşer. Tevriyeli bir dizedir: Kimliğindeki gerçek adı Ahmet Bozkurt’tur. ‘Artık, sen bir şairsin’ anlamları iç içedir.
Hep tek bir şiiri yazdığına inanır. Hayat boyu tek bir şiiri yazdığını söylemek, aslında büyük bir iddiadır. Fellini’nin hayatı boyunca tek filmi yönetmesi gibidir.
Son yıllarda Öğretmen Ahmet Bozkurt kimliğini Şair Ahmet Erhan’a devreder. Ancak, kendisinin öğretmeyi değil, öğrenmeyi sevdiğini de bilir. Yine de iyi bir öğretmen olduğunu söylerler, bu da çocuklara olan muhabbetinden ileri gelir, özne ile yüklemin uygunluğundan değil. Öğretmenliği özler.
Ankara Esat’ta yalnız yaşayan, kendi halinde bir öğretmendir. Gecenin üçünde evini polis basar. 2. Şube’ye götürülür. Emniyet amiri, “Ne iş yaparsın?” diye sorar. “Büyük Kolej’de öğretmenim.” der. Amir şaşırır: “Benim kızım da orada okuyor.” Polislere, “Niye aldınız lan hocamı!” diyerek çıkışır. Sebep, dağdaki bir PKK’lının cebinden, Erhan’ın Alacakaranlıktaki Ülke kitabı düşmüştür.

YEDİ KURŞUN
Ahmet Erhan’da 12 Eylül öncesinden kalan, yalnızca, yedi kurşunun acısı değildir.
Gece lisesinde okur. Babasının ölümünden sonra gündüzleri aynı lisenin kantininde çalışır. Gündüz çay ocağında çalışır, akşam derste uyur. Bir gün solcular kapıyı tekmeyle açıp bir arkadaşını çağırırlar dışarı. Öğretmen pencerenin yanına kaçar... Sağcıdır çocuk, vuracaklardır. Ahmet sınıf sorumlusudur, önüne geçer onun ve “Hayır!” der, “Benim sınıfımdan adam alamazsınız!” Ama sonrasında ona da, “Arkadaş okulu bırak!” der, “Her zaman ben olmayacağım ki yanında.”
Yedi kere kurşunlanır toplu ya da tek. İlginç tarafı; dördünü solcuların, üçünü sağcıların yapmasıdır. Halbuki hiçbir zaman eline silah değmemiştir. Bir gece dere yatağından eve dönerken sağcılar çevirir, üzerinde parka, içinde de bir sürü bildiri... Herkesin Deniz Gezmiş, Mahir Çayan olduğu zamanlardır! Sınıfta kurtardığı çocuk çıkar aralarından şansına, “Kimse dokunmasın ona!” der.

‘BUGÜN DE ÖLMEDİM ANNE’
Ahmet Kaya’nın bestelediği “Bugün de Ölmedim Anne” şiiriyle edebiyat dışı okurun dikkatini çeken Ahmet Erhan, okurun gözünde, naif, ürkek kırılgan bir şair imgesi bırakır.
Hürriyet Gösteri’nin şiir kasetlerinde kendi sesinden okuduğu Oğul şiirini besteleyen Teoman’a, “Senindir şiirim. Yalnız bir ricam var. Albümünde şarkı sözü değil şiir yaz Oğul için, eğer adımı yazacaksan.” der.
Son yıllarını, şarkı sözlerinden gelen kırıntılarla yaşayan, birçok yayınevinden düzeltmenlik isteyen; ancak şiirlerinde ortaya koyduğu sarhoş imajından dolayı kimsenin oralı olmadığı Ahmet Erhan’ın yirmi yıl Türkçe-edebiyat öğretmenliği yaptığı unutulmuş gibi davranılır. İstanbul, Ahmet Erhan’ı tanımakta zorlanmış gibidir.

‘YENİ TÜRKÜ’
Yeni Türkü, öncüsü olmayan bir Gırgır hareketidir. Üç arkadaştırlar: Ahmet Erhan, Yaşar Miraç ve Adnan Özer. Biri, laz müteahhitlerin ceplerindeki şiir kırıntılarını devletlü ihalelerin bir zırnığı olarak götürür; öbürü dededen miras öküzü satar; Ahmet Erhan’ınsa ne parası, ne de suyu vardır. Kardeştirler. Ki o zamanlar kardeşliğin bir anlamı vardır. Yıl 1978’dir.
Ankara. Kızılay Meydanı… Yeni Türkü Şiir Gazetesi satarlar. Polisler kuşkuludur: “Amirim, bunlar şiir satıyorlarmış, dağıtalım mı?” Cevap açıktır: “Benim oğlan da şiir yazıyor!” Yıllardan 1980… Yaşar Miraç’la yan yanadır. Bir ara yanına bir asker yanaşır: “Abi, en yeni türküler mi bunlar?” Yenilikçi damarı tutar: “Evet! En yeni türküler bunlar!” Limon satar gibi şiir satar.
23 Mart 2003, Hürriyet Pazar Keyfi... En arka sırada bir ilân, Ahmet Erhan’ın dikkatini çeker: Yeni Türkü, Koleksiyon, 3 CD, 4 Kaset. Kendilerinden ‘ad’ dilenenler, Yaşar Miraç’tan yaptıkları şarkılardan bu seçmelere hiçbir ‘parça’ almamışlardır. Ahmet Erhan’dan ise, Kalırsa Bir Soru’yu almışlardır.
Ahmet Erhan, Hayvan dergisinde Yeni Türkü’ye şöyle seslenir: “Ey sevgili okur, bu noktada ya Derya Köroğlu benden özür dilesin, ya da ben Aydın Doğan’ı mahkeme kanalıyla yorayım. Yeni Türkü Koleksiyon. Evet, tüm müzik marketlerde! Yemenimde kir yok, ayağımda nasır… Ama, keşke adam dövecek yaşta olsaydım!”

‘DİĞER’ OLMAK, ‘DEĞER’ OLMAK
‘Binde ondokuz’un içinde bulunmaktan onur duyduğu için mi, yoksa Türkiye’deki şiir okur oranı gibi bir şey olduğu için mi, diğer’lerini çok sevdiği için mi İşçi Partisi’ne üye olur, bilimez.
Seçimlerde sabaha kadar televizyon karşısında pinekler pek çok kişi gibi. Merakı şudur: “Acaba İP ve kardeş partiler kaç oy aldı?” Bu merak da çok doğaldır. Televizyon bütün partilerin oy oranlarını söyler, sıra onlara gelince ‘diğer’ der. İşte o kadar! Bu ülkede ‘diğer’ olmak, ‘değer’ olmak anlamına gelir onun gözünde. En sonunda oy oranı sabaha karşı açıklanır: ‘binde ondokuz!’ “İyi…” der. Bunu, şair yalnızlğıyla eşit oranda görür.

ÜÇ TUTKU
Ahmet Erhan’ın için gerçek dört tutku vardır: Şiir, aşk, futbol, at yarışları.
En derin aşk şiirlerini âşık olmadığı dönemlerde yazar. Erhan’a göre, insan hayatta bir kere âşık olur, ötesi o aşkın dipnotlarıdır.
Adana Demirspor’da birlikte top koşturdukları Fatih Terim’in Galatasaray’a, Ahmet Erhan şiire geçmesi, bir transfer hatasıdır belki de.
Futbol, ilk gençliğinin en büyük tutkusudur. Adanademirspor’da oynar. Adıyaman’ın sağ beki, kaval kemiğine bir girişir, kırılır kemiği. Ahmet Erhan’ın küsme huyları vardır, futbola da küser. Sanki şiirle de ona benzer bir mecra üzerinde gibidir, hatta her kitapta şiiri bırakır. Çünkü ortalıkta o kadar çok şiir, o kadar şair, o kadar çok soytarı, o kadar çok dergi, o kadar çok dedikodu vardır ki…
Adana Erkek Lisesi’nde ve Adanademirspor genç takımında (o yıllarda takım birinci ligdedir) 6 numaralı forma onundur. Soldan sağa deplase oldu mu, yüzde doksan goldür; sol gösterip sağ çakar. Genç takımda oynarken, Fatih Terim A takımdadır. Fatih Terim’le aynı mahallede otururlar.
Galatasaraylıdır. Galatasaray’ın özellikle Avrupa ve Fener maçlarında evin duvarlarının rengi değişir, sarı-kırmızı olur. Bayraklar, şapkalar, düdükler ve bilumum alet-edevatla kendi kendine küçük bir Ali Sami Yen yaratır. Galatasaray, yense de yenilse de içer.
At yarışları,özellikle son yıllarda hayatının meşguliyet alanlarından birini oluşturur. Bunun, çoğu insana tuhaf gelebileceğini bilir. Çocukluğu, at ve köpek familyalarının içinde geçer. Beş altı yaşlarındadır. İki yarış atları vardır: Vildan ve Esire. Vildan, ‘kan hattı’, çok güçlü bir attır ve doğal olarak her koştuğu yerde çoğunlukla favori (F:) gösterilir, gelir de. Esire ise ‘eşek’ tabiriyle anılabilecek bir garibandır (SS:); sürprizden de öte olarak verilir tahminciler tarafından.
O unutulmaz günde, bir aprantinin (jokey yamağı) koşturduğu Esire birinci gelir; potoyu geçtikten sonra da yere yığılır. O sırada Ankara Hipodromu’nun locasında birasını yudumlamakta olan baba, oğluna sarılır, kazanma coşkusunun o yüzden derin bir acıya dönüştüğü beş yaşının masumiyetiyle ve olgunluğuyla izler. Esire’nin ayağı kırılmıştır. ‘Atları da vururlar.’ O günden sonra, evlerinde atlarla ilgili tek bir sözcük bile konuşulmadığını hatırlar. Unutmayı hiç sevmez.

ALKOL ŞİİR VE YAŞ
36 yaşındadır askere gittiğinde. İki aylık paralı askerlik çıktığında, Burdur’a yolculuğu başlar.
50 yaşına, sağlık sorunlarıyla giren Ahmet Erhan’ın, en çok ağrına giden şey, ‘sesi’dir. 20 yıl Türkçe- Edebiyat öğretmenliği yapmış birinin sesinden çocukların korkması ağrına gider.
Gırtlak kanseridir. İki kez ameliyat olur. İkincisinde ses tellerinden birini alırlar, üstelik bir de kalbi durur kısa süreli de olsa.
Babası 51 yaşında 1975’te alkolden ölür. Babasının yaşını geçmek ister, 4 yıl da geçer. 55 yaşındadır öldüğünde. Ölüm sebebi bilinir: Alkol.
Özellikle son kitapları adamakıllı alkol kokar. Şiiri, ‘kişisel’den öte bir şiirdir; bireysel bile değildir. Şişeyi paltosunun iç cebine saklayıp gizliden gizliye hortumlamak yerine, masaya vurarak içer. İçkiliyken tek bir satır bile yazamaz; zaten kalem tutacak hâli de olmaz. Yalnız içmeyi sever, evcil bir yalnızlıkta.
Son yıllarda, kendisini, şiir adına saklar.
“Beni artık şair olarak kimse tanımıyor gibi bir duygu var içimde. Özellikle son on yılda biraz fazla saklandım galiba.” der. Oysa, daha yirmili yaşlarındayken Ankara sokaklarında, şiir bilenlerin birbirine gösterdiği isimlerdendir. Şimdi, Türk şiirinde herkesin bildiği bir isimdir artık. Onlarca kitap, yüzlerce şiir…

Cumhuriyet. Kitap 29.08.2013


SON YARGILAMA/ Sandor Petöfi










SON YARGILAMA

Okudum baştan sona, bütün tarihini insanlığın:
Upuzun bir kan ırmağıymış meğer, şimdi anladım.
Geçmişin karanlık kayalıklarından salına salına
Bak akıp geliyor bize doğru durmadan...
Bitti sanmayın, hâlâ akıyor da akıyor,
Aka aka uzanıyor dibine kıpkızıl bir denizin...
Bu kan ırmağı o kan denizinde sinip kalıyor...

Gelecek biliyorum daha beter, daha ürkünç günler.
Aldanmayın şimdiki şu mahzun sessizliğe,
Bu hep bilinen sessizlik hani o fırtına öncesi...
Gelip çattığında o ürkünç günlerin gümbürtüsü,
Sarsacak da sarsacak hem denizleri
hem gökleri!
Görüyorum işte, ey kötü kader o kara
örtülerini,
İçimden gelen bütün sesler beni uyarıyor.
Ta burdan görüyorum olup bitecekleri...
Hem çok ürküyorum bundan, hem neşeyle doluyorum.
Zaten çoktandır orada hazır savaşların tanrısı,
Giymiş çelik giysilerini, kuşanmış silahlarını,
İşte bindi atına, geliyor da geliyor ta
uzaklardan,
O son kutsal savaş uğruna,
Geliyor, halkları vuruştura vuruştura...
Artık yalnızca iki halk kalacak sonunda:
İyilerle kötüler ve teke tek, yüz yüze gelecekler...
Hep yenilen iyiler, bu kez yenenler olacak.
Ama bu ilk yengisinde çok canı yanacak iyilerin.
Kan gölüne dönecek yer gök- dönerse dönsün diyorum.
Zaten Tanrı'nın peygamberleriyle ilettiği
O son yargının ta kendisi değil miydi bu?
Ve başlayacak bu son yargının ardından hepimiz için,
Hem o güzelim yaşam, hem o sonsuz huzur...
Artık gökyüzüne ağmak gerekmeyecek,
Çünkü gökyüzü dünyamıza inecek....

Sandor Petöfi
Çeviren: Yaşar Atan

bakınız...

ŞİİR VE SİNEMA/ ataol behramoğlu


Sanatlar arasındaki ilişkiler üzerine düşünmek bir sanatçı ya da sanatsever için her zaman heyecan vericidir. Çünkü bu alanda bir düşünme ve araştırma süreci bütün sanat dallarının ortak özüne doğru bir yolculuk demektir.

Şiir ve sinema arasında ne gibi ilişkiler olabilir?
Böyle bir soruyu yanıtlayabilmek için öncelikle her iki sanat türünün özelliklerinin bir dökümünü yapmak gerekir.
Bunu bir köşe yazısının belli sınırları içinde başaramayız.
Öyleyse en sonda söylenecek olanı en başta söyleyeyim.
Şiirle sinemayı yakınlaştıran ortak özellikler kurgu ve imge kavramlarıyla ilgili olanlardır.

***

Bu iki kavram, kuşkusuz, bütün sanat türleri için birincil önemdedir. Fakat şiirdeki ve sinemadaki kurgunun anlatı türlerindeki (öykü, roman, tiyatro metni vb.) kurgudan farklı ve birbirine yakın olduğunu düşünüyorum.
Modernist dönemle birlikte sanat türleri arasındaki sınırlar neredeyse kalkmış olsa da, bir anlatı türünde, en uçtaki ve sanırım az sayıdaki örnek dışında eninde sonunda anlatılan bir şey (bir öykü) olmalıdır…
Kurgu, öykünün öne çıkarılmasının hizmetinedir.
Bir filmin öyküsü ise, söz konusu olan eğer dizi film anlayışla çekilmiş bir sinema ürünü değilse, tıpkı bir şiirdeki gibi, biçimi (kurguyu) oluşturan öğelerle dolaysız bir ilişkide, neredeyse aynı şeydir…
Sinemada film karelerinin birbirini izleyişindeki (tekniğin sağladığı) hız ve esnekliğin sonucu olarak, şiir dizelerinin dizilimiyle (şiirin kurgulanışıyla) film karelerinin dizilimi (filmin kurgulanışı) arasında, her biriyle anlatı türlerinin kurgu özellikleri arasında olduğundan daha fazla yakınlık vardır. Bu bakımdan şiirin ve sinemanın kurgu özellikleri, resim ve müzikteki kurgulama teknikleriyle yakınlık taşır…

***

Biraz da imge kavramı üzerinde duracak olursak…
Şiirde alışılmadık, şaşırtıcı, beklenmedik benzetmelere metafor (mecaz) deniyor…
Güçlü, etkileyici mecazlar imge değeri taşısalar da, benzetme sınırını aşamayan mecaza imge denemez…
Şiirdeki imge, görünürde parıltılı bir metafor bulunmasa bile, tek tek her dizede ve dizeler arasındaki anlam ve ses iletişiminin, çok sayıda ve karmaşık ilişkilerin ürünüdür…
Bir filmde de her film karesinin kendi içinde bağımsızlığı, görsel değeri, tıpkı şiirde her sözcüğün kavramsal ve ezgisel bağımsızlık ve değere sahip oluşu gibidir. Şiirin ve sinemanın bu anlamda da bir yakınlıkları olduğunu ve yine bu bakımdan anlatı türlerinden daha çok resim ve müzik sanatlarıyla benzeştiklerini düşünüyorum…

***

Her sanat yapıtının, ait olduğu türün özelliklerine ve sanatçıya bağlı olarak bir bildirisi vardır.
Sorun, söz konusu bildirinin o sanat türünün olanaklarına ne ölçüde bağlı olduğunda ve bu olanakları ne ölçüde genişletebildiğindedir…
Yazının konusu şiir ve sinema olduğuna göre, günümüz sinema sanatçısının şiirden, günümüz şairinin sinema sanatından öğreneceği şeyler olduğunu söyleyerek bitirelim…
*

Bugün 20.15’te VIII. Uluslararası Foça Kültür, Sanat ve Balıkçılık Festivali kapsamında, Foça Beşkapılar Kalesi’nde müzisyen Halûk Çetin’le şiir-müzik dinletimiz olacak.

Cumhuriyet. Dergi 15.09.2013

12 Eylül 2013 Perşembe

Çocukları Öldürüyorsun, Gitmen Lazım.../ Bekir Coşkun

Cumhuriyet 12.09.2013
ONUNCU KÖY
Bekir Coşkun
Çocukları Öldürüyorsun, Gitmen Lazım...
Birçok katil belirlendi:
Merdiven, kaldırım, antre, saçak, çatı, balkon...
Sen yoksun...
*

Günde üç kez bütün dünyaya demiyor musun “Esed çocukları öldürdü, bu noktada derhal gitmesi lazım” diye...
Eee...
*

Sayı vereceksen...
Ne fark eder...
Bütün annelerin gözyaşı aynıdır...
Bir haneye ateş düştüğünde, dünya yanar...
O okuduğun, ama asla anlamadığın Kuran’da yazılıdır:
“Bir insan öldüren, tüm insanları öldürür...”
*

Bütün çocuklar koşmak, gülmek, büyümek için doğdular...
Biz onlara yaşamayı öğrettik...
Sevinci, umudu, başarmayı, gülmeyi...
Ölmeyi değil..
Çocukları öldürtüyorsun...
*

Demokrasi tartışmalarımıza ilk kez “Kanlı mı olacak, kansız mı olacak” diyerek kanı sokan senin hocandı...
Evet...
Kanlı oluyor...
*

“Emri” sen verdiysen...
Öldüreni kutladıysan...
“Allah Allah” diye çocuklara saldıran polis birliklerini, daha dün gece kanı donarak izledi Türkiye, televizyonlarda...
Plevne Harbi mi burası?..
*

İster misin; Esad “Kendi çocuklarını öldürüyorlar, havadan ve karadan müdahale edin” diye uluslara çağrı yapsın...
Onu savunan bir iki ülke var bari...
Seni savunacak da kalmadı...
*

Öldürülenlerden yana değil, öldürenlerden yanasın...
Bu noktadan sonra orada oturmaman gerekiyor...
Oturamazsın...
*

İp koptu...
Dönüşü yok...
Gitmen lazım yani...
Çocukları öldürüyorsun...