25 Ekim 2019 Cuma

Rakı üzerine çeşitlemeler/ Refika Birgül

Yaz sıcakları bitmeden, Ramazan başlamadan şöyle bir keyif yapmalı; içimizi dökmeli, birbirimize uzun uzadıya güzel vakit ayırmalı. Cep telefonlarını kapatıp, bir yere yetişme telaşı olmadan, bembeyaz örtülü bir rakı masasında ve mis gibi şarkılarla keyifle demlenmeli. Rakı milli servetimiz. Mehmet Akif ile Neyzen Tevfik’in dost olmasını engellemeyen içki. Bu haftanın konusu da adabıyla rakı.
Rakı neden beyazdır: Birçok esans ve yağ alkol içinde çözülür, su içerisinde bulanır. Örneğin esanslı bir kolonyanın üzerine su eklerseniz beyazlaşır. Çeşidine göre değişmekle birlikte, rakının alkol oranı 43-50 derece arasındadır. İçine su eklendiğinde alkol derecesi 38’e düşer ve rakı beyazlaşır. Azar azar su ekleyerek rakıdaki bu dereceler arası değişimi izleyebilirsiniz, çok keyifli. 
Rakıya neden aslan sütü denir: Osmanlı meyhanelerine gönderilen fıçıların üzerindeki aslan resminden dolayı, beyaza dönüşen bu içkiye aslan sütü denildiği söylenir. Rakı masalarına özgü hayalgücünün eseri olduğunu düşündüğüm bir diğer açıklamaya göreyse, içeni yavruluktan yavaş yavaş aslanlığa geçiren temel besindir.
Neden çilingir sofrası: Sevan Nişanyan imzalı Sözlerin Soyağacı: Çağdaş Türkçenin Etimolojik Sözlüğü, çilingirin şölenkârdan geldiğini söylüyor; yani törensel yemek verenin sofrası. Rakı içimize attığımız, kitlediğimiz hatta anahtarlarını kaybettiğimiz dertlerimizin birer birer açılması içindir. Bu sofrada yavaş yavaş ilerleyerek dertlerimizi açabiliriz. Ortaya çıkanların masada kalacağını bilerek. 
Sek mi suyla mı karışık mı: Rakıyı sek içme konusunda çocukken duyduğum bir söze vurulmuştum; “Harama helal katma.” Kulağa sert gelen bu sözü ilk, anneanne gibi sevdiğim, tam bir İstanbul hanımefendisi Münevver Yengem’den duymuştum. Ben rakıyı sek sevenlerdenim. Rakının soğuk kalabilmesi için, bardağın etrafında buzlu bir kap olması en güzeli. Raconu, rakıdan bir yudum alıp ağızda biraz tutmak, ardından da bir yudum su içmek. Sulu içilecekse, rakının da bardağın da suyun da mümkün olduğunca soğuk olması gerekir. Ehlikeyifler bardaktaki rakıya yarısından fazla su koymazlar.
Bir de bir çeşit karafakiden içmek âdeti vardır. Restoranlarda veya meyhanelerde hiç rastlamadım, ancak eski ve özel bir yöntemdir, kesinlikle tavsiye ederim. Bir sürahi su ve rakı ayrı ayrı masada durur. Rakı çay bardağından ufak düz bardaklarla içilir. Önce rakı karafından sek olarak doldurulur bardaklara. İlk turda herkes sek içer, böylece hızla gevşer ortamdakiler. Karafa boşaldığı kadar su ilave edilir. Rakının gücü, sertliği her kadehte azalmaya başlar. Bu şekilde ikinci bardaklar doldurulur. Karafa boşaldıkça su eklenerek sürüp gider muhabbet. Herkes çakırkeyif olur, ancak kimse sarhoş olmaz. Rakı yudum yudum içilir gece boyunca, nefis bir kontrol sistemidir.

ADABI VE RACONU 
* Su ve buzla içilecekse önce rakı, sonra su, en son buz konulmalı. Sek rakıya atılan buz rakının kristalleşmesine yol açar, rakı bozulur.
* Tadının açılması için rakıyı soğuk içmek önemli. İçine su ekleyeceksek o da soğuk olmalı. Buz hazneli kaplar çok iyi iş görüyor, rakıyı buz katmadan mis gibi soğutuyor. Buz, rakının su dengesini bozduğundan tercih edilmeyebilir.
* Rakı bardağını masadaki en yaşlı kişi kaldırmalı. Üst üste ve birçok kez kadeh tokuşturulacak bir masa değildir rakı masası. Yaşı büyük olanın kadehi hep daha üstte kalmalı ve bardağının alt kısmına vurulmalı. Üstüne vurmak bir nevi meydan okumadır.
* Biten içkileri doldurmaktan sorumlu kişi, yani saki (su veren/içki takdimcisi) masanın en gencidir.
* Rakı sofrasında rakı başroldedir, doymaya değil rakıya oturulur. Bu sebeple mezeler hep beraber değil, birer ikişer gelmeli ve yiyen lokma lokma demlenmeli.
* Rakı sofrasında tek bir konu konuşulmaz, bir konu büyütülmez. Aynen meze gibi konudan konuya geçilir. Konuşmaya hasret kaldığınız dostunuzla oturduğunuzda bu otomatik olur. Hasret gidermenin en güzel şeklidir. Rakı fondip yapılmaz, yavaş yavaş, yudum yudum içilir. Böylece saatlerce oturup, sarhoş olmadan masadan kalkmak mümkündür.
* Rakı masasında konuşulanlar orada kalır. ‘Şerefe’ ile “Şerefim üzerine temin ederim ki, burada kalacak” deriz.

MEZELERİN ARZI ENDAM SIRASI

Okurken gözünüzü kapayıp hayal kurma bölümü. Sakın mezelerin hepsini bir arada düşünmeyin. Üç saatlik bir süre içerisinde yavaş yavaş geliyor. Ağzınızda rakı tadı kalıyor, bir lokma meze, biraz sohbet, arkada Müzeyyen Senar’ın sesi...
1. Cacık (Cacık bol zeytinyağıyla midede koruyucu bir tabaka oluşturur, bu sebepten vazgeçilmezdir) 2. Kavun-peynir 3. Lakerda, bulana balık pastırması! 4. Fava 5. Deniz Börülcesi 6. Topik 7. Közde patlıcan ve biber 8. Yoğurtlu kızarmış patlıcan 9. Kalamar tava 10. Ahtapot ızgara 11. Tereyağında karides 12. Tekir tava 13. Balığı öldürmek için helva (Burası biraz keyfe keder ancak yenecekse, en güzeli güveçte helva)

GERÇEK BİR HİKAYE

Dr. Fahrettin Kerim Gökay ‘içkinin zararları’ konulu bir konferans vermektedir. Bir ara, “Rakının her kadehi hayatımızı bir saat kısaltır” der. Dinleyiciler arasındaki Neyzen yerinden fırlayıp bağırır; “Eyvah, yandık! Hesap ettim, meğer ben öleli tam kırk yıl olmuş!” Konu rakı olunca sade, yapımı kolay ve her sayfasındaki tarifi denemek isteği uyandıran ‘Rakı Balık Ayvalık’ kitabından ve yazarı Erkan Acurol’dan da bahsetmek istedim. Eşi Arzu Acurol’la birlikte sevgi ve özenle hazırladıkları bu kitabı bir gün çocuğunuza saklamak isteyebilirsiniz. Erkan Acurol’u derin bir sevgi ve saygıyla anarak...

RAKI, MUHABBET VE 16 ŞARKI

Rakı yanında duymak isteyeceğim şarkıların birçoğu Müzeyyen Senar ve Zeki Müren’in sesinden olunca bir başka... Bugün de Şevval Sam, Dilek Türkan ve İncesaz’ın ses ve yorumlarıyla dinleme imkanımız var: 1. Aldırma Gönül Aldırma 2. Duydum ki Unutmuşsun 3. Elbet Bir Gün Buluşacağız 4. Bir Bahar Akşamı 5. Bir İhtimal Daha var 6. Senede Bir Gün 7. Makber 8. Ben Seni Unutmak İçin mi Sevdim 9. Gülşen-i Hüsnüne Kimler Varıyor 10. Ömrümce Adım Adım 11. Dalgalandım da Duruldum 12. Fikrimin İnce Gülü 13. Şimdi Uzaklardasın 14. Benzemez Kimse Sana 15. Gönlümün Dalgalarında Sevgin Kalsın 16. Dediler Zamanla Hep Azalırmış Sevgiler

MARİFETLİ MAARİF TAKVİMİ
Kabak ve patlıcanın her hali güzel.
Börülce zamanı.
Barbunya yaz sofralarını hem hafifletiyor hem doyuruyor.
Dutlar, böğürtlenler başlıyor.
Nektarin ve şeftali yiyeni mutlu ediyor.
Sardalyenin en lezzetli zamanı. 

HAFTANIN SÖZÜ 
Hayat üç buçuk ile dört arasındadır. Ya üç buçuk atarsın, ya da dört dörtlük yaşarsın. (NEYZEN TEYFİK)
Hürriyet. 31.07. '10

23 Ekim 2019 Çarşamba

Harmana Giden Böcek/ Melih Cevdet Anday

Harmana Giden Böcek


Sarp kaya yüzünde sarı saman savrulur,
İşte insan olmak şuracıkta,
Gökyüzü ile duruvermek.



Mavi tarla üstünde ak güvercin yürür,
İşte, varlık ve anlam yan yana,
Yıpranmamış denizde dernek.



Güneş çiçeği kokluyordu,
Gün martı ile uçuyordu.
Melih Cevdet Anday

18 Ekim 2019 Cuma

4 şiir/ şair

Cahit Sıtkı Tarancı 
Fazıl Hüsnü Dağlarca
Ziya Osman Saba
Melih Cevdet Anday

15 Ekim 2019 Salı

Yaşar ATAN/ ZEUS SUNAĞI (Evrensel) yazıları

Yaşar ATAN   ZEUS SUNAĞI

Şiirleri sevgi yüklü bir ozan

Yalnızca Macaristan’ın yetiştirdiği birkaç büyük ozandan biri değildi Sandor Petöfi; bütün Avrupa ülkelerinde de, Hugo’ların, Byron ve Heine’lerin yanında anılıyordu...
Sandor Petöfi yoksul bir aileden geliyordu. Okulu da çok erken bıraktı. Bu kararında yoksulluğunun etkisi olduğu kadar, ülkesini yakından tanıma isteği de vardı. Bu yüzden gezici bir tiyatro grubuna katılıp bu serüvenini birkaç yıl sürdürdü...
Bu önsezili ve dünyaca tanınan evrensel ozan Petöfi; bir şiirinde de öngördüğü gibi, daha yirmi altı yaşındayken son soluğunu verdi...

Petöfi’den çevirdiğim şiirlerden birini, okurlarımla bölüşmek istedim...

O TEK DOSTUM DA GİDİYOR

Benim can yoldaşım gençlik, 
Bak, çekip gidiyorsun sessizce!..
Bir eşin de yok hani ardında bıraktığın...
Ve gene biliyorum ki yakında,
Öylesine yapayalnız kalacağım.

Artık dönüp bakmayacak hiçbir hatun,
Olmayacak hiçbirinin gönlünde yerim!.
Zaten bir mermer kütlesine dönmüşken, 
Nasıl bir bakışla benim
Başımda hemen kavak yelleri esiversin?

İşte o zaman duyduğum öfkeyle,
İçimin çölleşmesinden korkuyorum...
Bir gereksiz adam olacağım kısaca
Yoldaşım olmadıkça gençliğim...
Artık nasıl da anlayışsız olacak dünyamız,
Ve öylesine acımasız...

Ne gelir elden, güle güle diyeceğim, 
Çekip giderken gençliğim...
Ama bir isteğim var ondan,
İki erdem bıraksın bana:
Seveyim sonsuzca hoşuma gideni...
Yada bunu hak etmiyorsa,
Göstereyim bütün nefretimi...
(Çev. Yaşar Atan)
İki şiir de bizden,diyoruz. Şiirli günler dileğiyle...

MART KAPIDA BEKLESİN.

Bir bacağı kısa
Elinde asası hani
Bu şubat ayı işte
Yaptı yapacak gibi
Şubatlığını gene
Daha dün şimdi geldim diyordu
Ama az kaldı gitmeme diyor
Bu sabahki son görüşmemizde
Oysa kışın ortası da olsa
Çok kal benimle dedim ona
O kadar tez oluyor ki
Gelip gidişin
Böyle ne oluyor sana
Bak başım dönüyor

Pek bilmezdim eskiden
Bakmazdım bile 
Girip çıktığınız kapılara
Artık şimdi anlıyorum
Girer girmez biriniz odama
Çıkıp gidecek diye 
Ödüm kopuyor

Bak Şubat ayı
O eski oyuncaklarımı vereceğim sana
Dönelim diyorum benim çocukluğuma
Oyunlar oynayıp eğlenelim
Alışkındır o Mart ayı aldırma
Varsın hep beklesin kapıda.

MUTLU SABAHLAR

Ne mutlu sabahlar vardır
İstersen hani uyanır uyanmaz
Bir bardak çay
Ve şiir defterin masandadır
Çoktandır özlediğin o Sarıkuş da
Zaten camını tıklatır

Dilim varmaz bir şey demeye 
Ne büyük şey yaşamak
İnsan böcek güneş kardeşlerinle
Ve sana gülümseyen
Her günkü o dağ bayır çiçekleriyle.
(*)Mitolojiyle ilgilenen okurlarımıza aşağıdaki kitapları öneriyoruz:
- AKDENİZLİ TANRILAR (Yaşar ATAN–2. Baskı)
- AKDENİZ MİTOLOGYASINDN EFSANELER (Yaşar ATAN – )
- İNSAN VE TRAGEDYA (ANDRE BONNARD (Çev. Yaşar ATAN).
13.10. '19 

Kutupları ısıtan ozan: Ogdo Aksenova


1937 doğumlu Ogdo Aksenova, Dolgan alfabesini oluşturan ilk kadın ozandır. Bazı şiirlerini türkü olarak da söylüyordu sahnelerde.
Halkının folklorunu derleyip kitaplaştırdı.
“Şölen” adlı şiir kitabı çok ünlüdür.
Aşağıda ondan çevirdiğim bir şiirini sunuyorum.
İyi haftalar dileğiyle...

BEN BUYUM İŞTE

Kimsin sen ve neden böylesin?
Hadi söyle açıkça.
-Gerçeklerle yaşarım da ondan.
Üstelik geyik sürülerinden çok,
hep o güzelim dostluk ısıtır yüreğimi.
Kar küreme zamanı geldiğinde de,
giderken günlük işime,
bir şiir korum,
yüreğimin en sıcak köşesine.
Ve memedeki bebeğimmiş gibi,
onu hep sever okşarım koynumda.
.
Üstelik yakar içimi Dolgan türküleri.
O zaman anlarım işte,
Katanga nehrinin ezgilerini.
Zaten “Dolgan” sözcüğü,
başlar “D” harfiyle.
Ve çok severim hani
Tundranın ürettiği,
bütün o sesleri.
Ve hemen yakalarım onları yüreğimle,
nasıl yakalarsa bir avcı,
hani bir kementle,
o güzelim geyiği.
Ve nasıl severse bir  müzisyen,
kendi bestesini.
Kısacası gönülden mi gönülden,
seviyorum hepsini.
Mutluluk demek zaten “diol” sözcüğü,
ülkemiz Dolgan’da.
“Dogor” un anlamı da dostluk,
dilimiz Dolganca’da.
Adım da Dusiya, artık ne gerek çok söze,
hepsi aynı kökten olunca?
Üstelik dolmuş ciğerlerime,
havasını soluduğum bu güzel tundra 
o sonsuz gökleriyle...
(Türkçeleştiren: Yaşar Atan)

İki şiir de bizden, diyoruz. Şiirli günler dileğiyle...

KUŞLAR MAVİLERE BULANDI

Kendiliğinden geldi bu sabah
Gökyüzünün çileli kuşları
Camlarda hep kanat çırptılar
Anladım bir dertleri vardı
Birkaçını tanıdım hemen
Arada gelip bahçeme konarlardı
Hoşbeş ederdik şundan bundan
Sonra serpile serpile uçuşurlardı
Bu sabah güneşin atları
Onları penceremde görünce ta uzaktan
Nasıl da koştular dörtnala
Penceremde buluştu artık güneş
Mavilere bulanmış kuşlarla
Hem güneş hem kuşlar penceremde
Pek duymadım ne dedilerse birbirlerine
Ama dünya öylesine güzeldi
Velhasıl güneş kuşlar ve gökyüzü
Bir güzel harman oldular
Ve nasılsa birden güldü
Uykudaki çocuklar.
(Yaşar ATAN)

YILDIZLARI DUY

Gör güzelliğini dostum
Pencerende doğan her sabahın
Kara bulutlar kaplamışsa bile
Yeri göğü arsızca
Kokusunu duy o güzelim yıldızların
Bakarsın yolun üstünde
Bir nergis eğer başını
Gülümse bütün içtenliğinle
Ve koy onun o güzel selamını da
Yüreğinin en gizli köşesine
Böyle böyle birikince
Bunca güzellikler hani
Yüreğinde beyninde
Onlar da çiçeklenip çoğalırlar
Dağıtırsın artık onları
Denizlere ovalara
Artık nasıl da güzelleşir birden
Bu mahzun dünya
Hani bazen seni çok üzen.
(Yaşar ATAN)
(*)Mitolojiyle ilgilenen okurlarımıza, aşağıdaki kitapları öneriyoruz:
- AKDENİZLİ TANRILAR (Yaşar ATAN - 2. Baskı)
- AKDENİZ MİTOLOGYASINDN EFSANELER (Yaşar ATAN)
- İNSAN VE TRAGEDYA (André BONNARD - Çev. Yaşar ATAN - 2. Baskı)
15.09. '19

10 Ekim 2019 Perşembe

Sevgili öğretmenim ve arkadaşım Fakir Baykurt/ Molla DEMİREL


Bu yıl öğretmenimiz, arkadaşımız Fakir Baykurt 90 yaşında. Ben Fakir Baykurt’u ortaokulda olduğum yıllardan beri tanırım ancak arkadaşlığımız onun Almanya’ya gelmesinden sonra başladı. Yaşadığı 70 yılın 20 yılını Almanya’da geçirdi.
Onun Almanya’ya gelme amacı başta Almanya olmak üzere Avrupa ülkelerine çalışmaya gelen işçilerin yaşam koşullarını ve onların geleceğe bakışlarını incelemekti. Bu nedenle işçilerin en yoğun olduğu Ruhr havzasına yerleşti. Türkiye’den gelen öğretmenler, yüksekokul öğrencileri ve burada sosyal çalışmalar yapan kurumlar, sendikacılar, aydınlarla ilişki kurmaya çalıştı. Bana Hüseyin Çölgeçen telefon ederek haber verdi, Fakir Baykurt ile buluşmak için davet etti. Fakir Baykurt’un en yakın arkadaşlarından biriydi, köy enstitüsü mezunuydu, TÖS’ün örgütlenmesi içinde yer almıştı. Fakir Baykurt’a Türkiye’den gelen insanların, işçi yurtlarında, fabrikalarda yaşadıkları zorlukları anlatmış ve bir araştırma yapması için Almanya’ya gelmesine ikna etmişti.
Baykurt’un Avrupa’ya gelme amaçlarından biri de ülkedeki olumsuz gelişmeye dünya halklarının dikkatini çekmekti. Titizlikle göçmen işçilerin sorunlarını inceler ve onu gün ışığına çıkarırdı. Çekingen, korkak davranana, yabancı bir dil ve kültürden ırak durana yol gösterir, cesaret verirdi. Aydınların, öğretmenlerin çocuklara örnek olmasını isterdi. “Çocuklara niçin öğüt veriyorsunuz öğüt eğitsel değildir. Çocuk öğüt istemez, onlar öğüt yerine örnek ister” derdi.  
“Bugünkü eğitimi beğenen var mı?” başlıklı yazısında şöyle diyor usta: “Belki sadece uygulayıcıları, bakanları, müdürleri filan beğeniyordur. Ben öğrencilerde, toplumun duyarlı kesimlerinde bir hoşlanmayış, derin bir ret bulunduğu kanısındayım... Oysa köyde, şehirde, varoşlarda, Türkiye’de, Almanya’da, İtalya’da, İngiltere’de, Avusturalya’da ne ister öğrenci? Okulların kitaplığı, tiyatro oynayabilecek, müzik yapabilecek yeterli salonu, işliği, bahçesi, ahırı, kümesi olmalıdır. Öğrenciler, çiçekle, çimenle, büyük küçük hayvanlarla uğraşmayı sever, bunlardan işe yarayacak, birçok bilgi ve beceri öğrenir, duyusal olgunluğa ererler...”

DOSDOĞRUNUN YAZARI

Almanya’da, yazdığı, Gece Vardiyası, Bizim İnce Kızlar, Koca Ren, Yüksek Fırınlar, Duisburg Treni, Yarım Ekmek gibi eserlerinde göçmen işçileri inceler. Bunu yaparken yukarıda değindiğimiz gibi çok dilliliğin katkılarını göz ardı etmez. Göçmen ile yerli halkın kaynaşmasının yolunun sadece üretimde aynı yerde birlikte olmakla gerçekleşmeyeceğini, bunun ancak dil alanında birbirini anlamakla olanaklı olduğunun altını çizer.  
“Bizim İnce Kızlar” eserinde İş ve İşçi Bulma Kurumundaki şu diyaloğa yer verir: “Soruyor bana: Demircilik yapar mısın? Marangozluk yapar mısın? Otobüs sürer misin? Tramvay Sürer misin? Ben de ‘Yaparım! Yaparım! Eğitimini gösterirseniz tren bile sürerim!’ dedim...” cümleleriyle bu fikrini anlatır. “Yüksek Fırınlar” da Koca İbrahim’in düşleri, geri kalmış ülkelerin insanına dair düşleri anlatır. Sonuç olarak Fakir Baykurt halkın, haklılığın, dosdoğrunun yazarıdır.
Fakir Baykurt Avrupa’da yaşayan göçmenlerin sorunlarına ışık tutarken, onların sadece iş ve fabrika arasında yaşamakla yetinmemelerini dile getirir. Bunun için “Türkiyeli Yazarlar Çalışma Grubu”nun kurulmasına öncülük eder. “Duisburg Edebiyat Kahvesi”ni oluşturur. 

HALKA KONUŞMASINI, DİRENMESİNİ ÖĞRETTİ

12 Eylül 1980 askeri darbesinden sonra ülkede devlet terörü estiren Kenan Evren Hükümetine karşı greve giden işçilere bir şiirinde söyle seslenir:
“...
Kendinizi ölümlerin ortasına atarak
Dayanmada, direnmedesiniz
Bugünü iyi yarını iyi yaşamak için grevdesiniz
Gönüllerdesiniz...”
Baykurt işlediği her konuya sınıf açısından bakmış ve ele almıştır. Yılanların Öcü, Tırpan, Kara Ahmet Destanı, Köy Göçüren adlı eserleri köy gerçeğini edebi sanata oturtarak köydeki yaşam koşullarına ve sömürü düzenine vurgu yapmıştır. “Irazcanın Dirliği” ve “Tırpan”da Anadolu kadınının hakim sınıflara karşı diklenişini, direnişini işlerken özellikle Tırpan’da olduğu gibi cinsel tecavüzü de açıkça işleyen ve romana taşıyan ilk yazarlardandır. Şair Hasan Hüseyin Korkmazgil onun için şöyle der: “Şunu biliyorum ki, Fakir Baykurt ve kuşağının yazarları Türkiye koşullarının yarattığı yazarlardır. Bu bakımdan yüzde yüz bizimdirler.”
Fakir Baykurt bizim arkadaşımız ve öğretmenimizdir. Neden mi? O, yüzyıllardır susturulan, konuşmayı, direnmeyi unutan bir halkın içinden çıkmış ve halkına yeniden sahneye çıkmasını, konuşmasını, direnmesini öğretmiştir. Her insanın çağdaş bilimden, insanca yaşamdan yararlanması gerektiğini halkın diliyle, basit anlaşılır cümlelerle anlatmıştır. O TÖS davasında şöyle haykırır: “Bizim başta gelen görevimiz; ona (yani halka), İngiltere’nin ve Amerika’nın coğrafyasıyla, ineklerin ve sineklerin anatomisini öğretmekten önce geniş anlamıyla politik bilinç kazandırmaktır... Egemen sınıfların kitap yasaklarıyla, bilgi sınırlamalarıyla bugüne kadar ‘sır’ gibi sakladığı bu bilinci halkımıza kazandıracağımız gün, dünyanın dönüşü değişecektir...”  
Elimi attığım başka bir dosyadan Fakir Baykurt’un 12 Eylül sonrası cezaevinde kansere yakalanan Sedat Karaağaç ile ilgili yazdığı bir yazı geldi. Orada şöyle yazıyor: “Bir ana inliyor; Firdevs Ana: Oğlumun, beslenmeye ve temiz hava almaya ihtiyacı var. Gördüğüm yer bodrum katı. Havasız ve çok az ışık alıyor. Bal götürdüm, almadılar. Cezaevinde izin gerekiyormuş. Hastalığının nasıl başladığını bilmiyorum... Kurtulması için dışarı çıkması gerekiyor. Bilen bilir, kuşkusuz arkadaşım Molla Demirel de bilir; şu yeryüzünde yazarların sözüne kulak asan yönetimler de vardır. Onlarda zaten ölüm cezası da öldürme işkencesi de yoktur. İşlediği suçtan ötürü (eğer işlediyse) ceza alanlar da, kanser gibi, öldürücü hastalıklara yakalandılar mı, salıverilerek ölümü engellenmeye çalışılır...”

EVRENSEL’DE YAZMAYA KARAR VERMESİNİN NEDENİ

“Evrensel gazetesi’de neden yazıyorsun?” sorusuna verdiği cevap da onun güçlü kişiliğini ortaya koyar: “Evrensel gazetesinin Foto Muhabiri Metin Göktepe devletin karakolunda öldürülünce sözcüğün tam anlamıyla dondum kaldım. Bu nasıl memleket? Devletin karakoluna sağ giren yurttaş ölü çıkar mı hiç? Bundan sonra Evrensel’de yazmaya başladım. Yakın okurlar eksik olmasın, ‘Niçin çok okunan bir yerde yazmıyorsun?’ diyerek beni uyardılar. Anlamıyorlar mı; Metin’in ölüsüne sahip çıkmak ve daha yayım dünyasına adımını atar atmaz hakkında bir sürü dava açılan o gazeteyi, isterse tek okuru olsun, desteklemek istedim. Hem ben ne zaman güçlüden yana oldum? Sürekli zayıfların yanında, mağdurların kolundayım...”

OĞULA, GELECEĞE SON NASİHAT

Fakir Baykurt hastanedeyken oğlu Tonguç’a şu isteğini iletiyor: “Sen güzel desenler çiziyorsun. Şimdi de Filim Rejisörü oluyorsun. Daha okulunu bitirmeden birkaç ödül aldın. Ancak hiçbir zaman sanatını birkaç entelektüelle, varsıla sunma. Daima yoksul olan milyonları gör. Onların kolunda, içinde ol. Benim için o halklar bir okyanus, bense içinde bir balık oldum. Görüyorsun sonuçta ortaya çıkan çalışmalarımı...”  
Şüphe yok ki o 70 yıllık yaşamında hep emekçiden, işçi sınıfından yana oldu. Onların sorunlarını sanatın merceğinden süzerek edebiyatımıza aktardı. Bu tavrıyla sadece aydın bir yazar olmakla kalmadı, bir örgütleyici, bir eylem ve dava adamı oldu. Bu mücadelenin içinde her devrimci gibi o da korkunç saldırılara uğradı. Yakılmak, kurşunlanmak, bıçaklanmak istendi. Zorla, tehditle susturulmak istendi. Çok acılar çekti, ama hiç boyun eğmedi, susmadı. Halkının, haklının, sömürülenlerin yanında oldu. İşçinin, emekçinin dili oldu. Nefesini verdiği son ana kadar halkların yazarı olma gururunu taşıdı. 
Bu yazıyı yazarken Şair Yazar Mevlüt Asar kardeşim aradı, ekim ayında Almanya’nın Duisburg Kenti Belediye Kültür Dairesinin Fakir Baykurt’u anmaya hazırlandığını bildirdi. Türkiye ve Almanya başta olmak üzere birçok yerde, boyun eğmez Devrimci Öğretmen Fakir Baykurt’un 90. yılı üzerine anma, panel günleri düzenleniyor adına heykel ve anıtlar dikiliyor. Sözü Fakir Baykurt’un dizeleriyle bitirelim:
“Yurtta Barış, Dünyada Barış demez miydi Türkiye
Kadın, erkek işçi, asistan, aydın...”
30 Temmuz 2019

9 Ekim 2019 Çarşamba

Gülsüm Cengiz/ Şiirimle Ödeyeceğim Borcumu


Fetih politikası; handikap ve yıkım/ A. Cihan Soylu/ Mercek (Evrensel) yazılar

Suriye'nin savaş arenasına çevrilmesinin hikayesi altı yıla yakın süredir, yüzlerce kalemden yazılıyor. Hikaye yazarları bulundukları saflardan silahların gücüne eşlik ediyorlar. Uzunca tekrarlara ihtiyaç bırakmayacak denli açıklık kazanmış bir durumdur: Suriye'de iç harp örgütleyenler, Suriye'ye saldıranlar, uluslararası alanda devşirdikleri terör çetelerini silahlandırıp sahaya sürenler, bu ülkede sözümona "istikrar ve barış tesis etmek isteyen"ler, hepsi, ama hepsi, bölgede daha fazla söz sahibi olmaya soyundular ve kendi çıkarlarının kavgasını verdiler. Ve "son gelişmeler"le sınırlı tutularak belirtilirse, sürecin başında, Suriye yönetimini alaşağı edip "Emevi Camii'nde namaz kılma" rüyasına yatanlar, o gün bugündür, büyük güçlerin emperyal stratejilerinin yedeğinde petrol, toprak, nüfuz ve etki peşinde koşturup, en güçsüz saydıkları kim varsa nefesini kesip "bölgenin etkin gücü" olmayı hakettiklerini kanıtlamaya çalışıyorlar.
"Ecdat"a öykündükleri de oldu; ABD ve Rusya'yı "birbirine çarptırıp" çıkan elektrikten yararlanıp yol almaya soyundukları da. Hiç ama hiç başarı sağlamadıklarını düşünenler aldanırlar. Fetih topraklarında kendilerine bağlı askeri güç oluşturma, il idaresi kurma, ve şimdi son bir manevrayla G. Antep Üniversitesi'ne bağlı üç fakülte kurma kararnamesi çıkarma, sonrasında gelecek felaketlerin "belirsiz"liği bir yana bırakılırsa, mevcuttaki ganimetler hanesindedir. Şimdi bu ganimet artırılmak isteniyor.
Bir yandan "kimsenin toprağında gözümüz yok!" diye açıklamalar sıralamak, diğer yandan komşu bir ülkenin topraklarında "alan fethi" gerçekleştirip kendine bağlı idari birimler oluşturma naralanmalarının savaş literatüründeki adını ananları "vatan haini" ilan etmek, burjuva politikası hanesinde dahi zor entrika sayılır. Peşi sıra "naralanan" MHP, "Vatan Partisi" ve "İYİ Parti"yle birlikte "komşu ülkeler topraklarında savaşma" yetkili tezkereye onay vermeyi "asker ölmesin" gerekçesiyle kabullendiğini söyleyen Kılıçdaroğlu ve CHP'nin de, öldürülen ve öldürülecek olan Kürtlerin sayısı üzerinden AKP-MSB ve Genelkurmay tarafından yazılan "zafer destanları"yla teselli bulması için, "ulu" ve "yüce" devletin gücü yeter de artar! 
Ama neylersin ki, bir de şu masal kuşunun ötüşüyle tekrarlanan "bütün alemin son Türk devletine düşmanlığı" var!  Baksanıza Trump'tan AB'nin, Almanya'nın, Fransa'nın, İngiltere'nin ve hatta ve hatta Rusya ve İran'ın yöneticileri sıraya girmişler gibi, birbiri ardına açıklamalarla, "Sakın ha!" diye fetih ordularının "Barış Pınarı"ndan zemzem suyu akıtmasını engellemeye çalışıyorlar! Ama ne gam, bilmezler mi ki, "yedi düvele meydan okuyan büyük Türk yöneticileri" tehditlere boyun egmez ve asker sözüyle dile getirildiği üzere, "bir ucundan girip diğerinden çıkacak" kudrete sahip silahlı güçlerle devşirilmiş ve her nasıl oluyorsa "milli ordu"nun gücü olarak övgüye boğulmuş "ÖSO" karşısında "dayanacak güç yok"tur!
Rantiye ve din bezirganlığı militarizmle koltuklanmış gidiyor. Sefer marşları çalınırken Kürtlerin "içeride" ve "dışarıda"ki kitlelerinin, varolmayla bağlı haklara sahip olma istemiyle giriştikleri mücadelenin tank paletleri, mitralyözler ve uçaklardan bambardımanlarla kana boğulması ihtimali karşısında, burjuva dışı kesimlerin dönüp kendilerini de vuracağı belli bu militarist "kararlılık"ın, sonraki on yılları da "cehenneme çevireceği"ni görememesi, ne büyük kayıp!
Oysa yapılması gereken bellidir: Yıllardır sürdürülen savaşın işçi ve emekçilere en küçük bir yararı olmamıştır; bundan sonrasında da bu türden bir savaşın yararlı olacağını, ancak halk kitlelerini aldatmak isteyenler ileri sürebilirler. ABD, Rusya, AB, Alman-Fransız ve İngilizler, İran, Mısır, İsrail devletleri "ne derler, ne yaparlar" hesabıyla zaman öldürmeksizin, Saray iktidarı dahil burjuva devletlerinin tekelci sermayenin çıkarları doğrultusunda bölgenin tüm halklarını birbirleriyle düşmanlaştıracak politikalara "oynadıkları"nı görüp her bir bölge ülkesindeki tüm milliyetlerden emekçiler olarak dayanışmak ve bir dönemler gerici işgal ve hakimiyet savaşlarına karşı yapıldığı üzere milyonlarla karşı çıkışı gerçekleştirmek tek doğru politikadır. Kürt, Türk, Arap, Fars ve diğerleri tüm halklar, emperyalistlerle burjuva tekelci sermaye iktidarlarının kendilerine dost olmayacaklarını görüp buna göre tutum almazlarsa eğer, yanılgılarının ve burjuvazi tarafından felakete sürüklenmelerinin cezasını çok daha ağır şekilde ödemeye mahkum olacaklardır.
Özgür ve bağımsız yaşama olanağı, bütün halkların hakkı olmak üzere vardır. Ancak bu olanak yalnızca bütün milliyetlerden işçi sınıfı ve halkların sermaye iktidarlarına karşı mücadelesiyle yaratılabilir; onlara yedeklenerek, onların çıkarları için ölerek değil. Böylesi zamanlar bu muhasebeyi daha akıllıca yapma zamanlarıdır. ABD-Rusya gibi büyük güçlerin açacakları alanda ve çizdikleri sınırlar dahilinde olası yeni bir fetih harekâtı nasıl sonuçlanırsa sonuçlansın, kaybedecek olan halk kitleleri olacaktır. Kaynakların yıkmaya ve yok etmeye seferber edildiği ülke emekçileri, sonuçlarının kendilerine yeni büyük zam ve vergi yükleri, ekonomi ve kültürel tahribat, sosyopsikolojik yıkım, başka halklarla düşmanlaşma vb. olarak döneceğini bilmelidirler. Sınıfının toplumsal kurtuluşu bilinciyle hareket etme durumundaki ileri işçi ve emekçilerin tarihsel örneklerden de yararlanarak kitlelere gerçekleri daha açık, daha net ve anlaşılır biçimde açıklamaları, sosyalist sorumlulukları gereğidir. Burjuvazinin handikaplarının cezasını çekmemek ve yeni yüzyıllara uzanacak düşmanlıkların kurbanı olmamak için, bütün ülkelerde burjuva devlet iktidarlarına karşı mücadeleyi yeniden yükseltmek, işçi sınıfı ve emekçilerin önündeki ivedi bir ihtiyaç ve gerekliliktir. Emperyal çıkar ve politikalarca yönlendirilen savaşlar reddedilmelidir!  
10 Ekim 2019

Turgay OLCAYTO/ Evrensel/ Gerçeğin gözüyle/ (Evrensel) Yazıları


Gazetecinin savaşla imtihanı

Sınırlarımız ötesinde bir savaş sürdürüyoruz. Savaş sözcüğü oldum olası ürkütür beni… Her savaş insanın insana kıyımı demektir. Ölüm, yıkım, onulmaz acılar, dinmek bilmeyen bir yürek sızısı bırakır ardında, yüzyıllar boyu silinmeyen nefret tohumlarını da ekerek… Anamal düzeninin doymak bilmez kazanç iştihasının ürünüdür savaşlar. Zenginler daha zengin yoksullar daha yoksul olur. Ne tuhaf, iki dünya savaşının, yer küremizde izleri günümüzde de süren korkunç felaketini yaşamış insanlık hâlâ kana doymuyor. İşlenmiş insanlık suçlarından, ayıplarından kendisine ders çıkarmayı beceremiyor.
Her savaşın kurbanları çocuklardır. Ya gençliklerini yaşayamadan hayata veda ederler ya da çocukluklarını öfke ve kinle büyütürler. Savaşların bir başka mağduru da gazetecilerdir. Evrensel gazetecilik kurallarına uysalar yalnızca gerçekleri yazmaya kalksalar ülkelerinde vatan haini ilan edilirler. Haberlerini ülke çıkarlarını gözeterek çarpıtarak gönderseler bu kez de iliştirilmiş gazeteci yaftasını yemekten kurtulamazlar. Üstelik de eğer bizim ülkemizde gazetecilik yapıyorsanız ve kurumlarınız sizlere savaş eğitimi ve teçhizatı vermeden cephelere sürüyorsa o zaman işiniz daha da zordur. Unutulmamalı ki ajitasyon savaşların olmazsa olmaz kuralıdır. Gerçek gazeteci toplumu ajite eden araçlardan biri olmamalı. Gördüklerini doğru, yansız bir biçimde kamuoyu ile paylaşmalıdır. Görüldüğü üzere gazetecinin işi savaş dönemlerinde bir hayli zor. Bu kez de kolay olmayacak…
Dünya Edebiyatının saygın ödüllerinden biri olan Booker Edebiyat Ödülünün bu yılki sahiplerinden biri Kanadalı Yazar Margaret Atwood oldu. Kitapları Türkçede de yayımlanan Margaret Atwood’un “Tehlikelidir Gazete Okumak” başlıklı şiirini Nezih Onur’un çevirisinden okurlarla paylaşmak istedim. 
Düzgün kaleler yaparken
kum havuzunda,
çabucak açılan çukurlar
kepçelenmiş cesetlerle doluyordu,
yıkanmış, taranmış okula giderken, ayaklarım
betondaki çatlaklara basıyor
kırmızı bombaları ateşliyordu.
artık yetişkinim ve
okuryazarım, oturuyorum sandalyemde
bir fünye kadar sessiz,
Alevler içinde yanıyor tropik ormanlar, askerlerle
dolu çalılıklar
karmaşık haritalardaki adlar yükseliyor
duman içimde göğe.
Benim sebebi, kimyasal
oyuncaklar yığınağıyım, bedenim
öldürücü bir aygır,
sevgiyle uzanıyorum, ellerim birer silah,
iyi niyetim tümüyle ölümcül.
Dönüştürüyor 
edilgin gözlerim bile
baktığım her şeyi bir savaş fotoğrafının 
çopur siyah beyazına,
kendimi
nasıl engelleyebilirim?
Tehlikelidir gazete okumak
Huzur veren ağaçlardan söz ederken,
elektrikli daktilomun tuşuna
her vuruşumda 
bir başka köy uçuyor havaya. 17 Ekim 2019 

Savaş üstüne



Sonbaharla birlikte Ortadoğu’da savaş tamtamları duyulmaya başladı yine. Dünya halklarını yönetmeye soyunan ABD ve Rusya emperyalizmin yeni yol haritasını çizerken, belli ki Ortadoğu batağına Türkiye’yi de sokmanın hesaplarını yapıyorlar. Ekonomisi her geçen gün biraz daha bozulan ülkemiz politikacıları ise bu badireden kurtuluşu savaşta görüyorlar. Siyaset tarihinde emperyalist güçlerin sahnelediği oyunlardan hiç ders almamışlar. Şimdilerde savaş endüstrisinin kurmayları, çok uluslu şirket patronları kazançlarını büyütecek yeni bir savaş için gözlerini Ortadoğu’ya dikmiş ellerini ovuşturuyorlar. Ölümü kutsayan cahil halklara hiç acımaksızın bölgenin elde kalan son kültürel mirasını da yok edecekler. Ülkemiz yine kahraman şehitlerimiz edebiyatıyla gencecik evlatlarını kucaklamaya hazırlanacak. Ne yazık!
Geçen yüzyılın iki dünya savaşına baktığımızda, savaşların altında yatan en büyük etkenin ekonomi ve güç olduğunu görüyoruz. Emperyalizmin az gelişmiş ülkelerin yer altı servetlerini sömürme iştahı günümüzde de eksilmedi hiç. Galeano ustanın dediği gibi: Ortadoğu’da petrol yatakları yerine turp yetişseydi kimin umurunda olurdu Ortadoğu? Savaşların bu coğrafyaya yaşattığı acıları, zulümleri unutacak kadar yitirdik mi belleğimizi? İktidara yakın medyanın savaş histerisine tutulmuşçasına attığı manşetleri gördükçe mesleğim adına utanıyorum.
İkinci Dünya Savaşı’nın en sıkıntılı dönemlerini yaşamış ünlü Fransız Şair ve Yazarı Prevert’in savaş karşıtı bir şiirini okurla paylaşmak isterim. Ama öncesinde şiirin de çevirisini yapan Orhan Suda Usta’nın Prevert üzerine kaleme aldığı bir yazıdan kısa bir paragrafa yer vermek istiyorum: “Bir baba düşünün: oğlunu her hafta sinemaya götürüyor. Paris’in sokaklarına, ışıklarına, seslerine, insanlarına, sinemalarına alıştırıyor. Oğlunu yumuşak, sevecen, çelebi bir yaklaşımla eğitiyor. Günlük konuşmaların, masalların, söz oyunlarının, bilmecelerin, tekerlemelerin büyülü dünyasına sokuyor onu. Sanatın hemen her dalında alabildiğine yetenekli; gündelik olayları, sıradan insanların dertlerini, kaygılarını, sevinçlerini, alaycı konuşmalarını, küfürlerini şaşırtıcı bir güzellik ve yalınlıkla şiirlerine, oyunlarına, senaryolarına aktaran bir barış güvercini salıyor dünyamıza. Bu oğul diyor ki bize, bir Prevert bir daha kolay kolay gelmez yeryüzüne: İyi dinleyin onu dar kalıplar, miskin düşünceler, katı kurallar, ikiyüzlülükler içinde tüketmeyin kendinizi. HAYIR demesini bilin dünyamızı güzel kılmayı öğrenin. Kabullenmeyin size her verileni her söyleneni...”

AİLE HAYATI

Anne yün örüyor
Oğul savaşıyor
Anne buna hiç şaşmıyor
Baba n’apıyor peki?
Baba tecimle uğraşıyor
Karısı yün örüyor
Oğlu savaşıyor
Kendi buna hiç şaşmıyor
Peki oğul ne diyor bu gidişe
Oğul hiçbir şey
Ama hiçbir şey demiyor bu işe
Anne yün örüyor
Baba tecimle uğraşıyor
Oğul savaşıyor
Bitince savaş babasıyla birlikte iş kuracak oğul
Oysa devam ediyor savaş
Anne yün örmeye
Baba tecimle uğraşmaya devan ediyor
Oğul ölüyor
Oğul savaşmaya devam etmiyor artık
Mezarlığa gidiyor anne ile baba
Ve ikisi de şaşmıyor buna
Hayat devam ediyor
Yün örmeyle, savaşla, tecimle
Tecimle tecimle tecimle
Hayat mezarlıkla iç içe. 10 Ekim 2019 




Gülsüm Cengiz/ Ateş Çiçekleri (şiiri)


8 Ekim 2019 Salı

NURAY SANCAR: YENİ GELİN SUNUMUNUN MAHREM ÖYKÜSÜ

Hem namahrem ve mekruh olanın, caiz olmayan insan davranışlarının listesini tutarak mahrem alanı, içinde yaşamayı bir azab haline getiren bir söylem. Hem mahremin köşe bucak, kıyı köşe
kamusal alana süpürülüp saçılmasının bakıştan azade hiçbir insanlık durumunu bırakmamış gibi göründüğü pratik. Her ikisi de birbirini yerinden edemeden, kültürel bütünün çelişik fragmanları olarak birlikte durabiliyor. Bir televizyon kanalında “Bir kadının kocasına ismiyle seslenmesi edebe zıttır, mekruhtur. Efendim, beyim diye seslenebilir…” diye dikte eden “ulema” ile, bu ulemalığın evin içinde kurmaya çalıştığı
hiyerarşiyi ergen bir lakaytlıkla alaşağı ederek “kocişe kahvaltı sunumu” paylaşımı yapan yeni gelin sözünün yan yana durabildiği bir absürtlük durumu. Ancak nüfusun aynı dilde konuşmasını mümkün kılan ortak değerlerin ve anlamların bozguna uğradığı bir durumda söz konusu olabilir bu.
Ortalama kültürel ve etik değerleri kararsızlaştırarak görecelileştiren ve hayatı tutarlı ve bütünlüklü ilkelerden yoksun bırakan dönüşüm son yirmi yılda oldu. Önce bu ilkeleri yıkıma uğratan nişlerin açılmasına göz yumarak sonra toplumun İslami kimlik gruplarına, tarikatlara, cemaatlere bölünmesini kışkırtarak dini-muhafazakâr söz çeşitliliğinin kamusal alanda, medyada sınırsızca dolaşımını teşvik eden iktidar gücünün nüfuz edebileceği bir kakafoninin ortaya çıkması kendisini tutarlılığın, birikmiş anlamın yıkımına borçludur.
Bundan yirmi yıl önce bir eve kapatılmış insanların 24 saat izlendiği Biri Bizi Gözetliyor (BBG) programları neyin mahrem olarak kalması gerektiği, neyin ifşa edilebileceği konusunda yoğun tartışmalara yol açmıştı. O zamandan bu yana köprünün altından çok su aktı; “işi, arabası, evi, sigortası olsun, üzümünde çöp bulunmasın da evleneyim” arsızlığındaki adayların katıldığı evlenme programları; kaynanayla gelini; misafirle ev sahibini; gelin adaylarını birbiriyle yarıştıran; günahkarların Müge Anlı’nın önünde günah çıkardığı ‘polisiyeler’, paparazziler, televoleler vb. ile karşılaştırınca, ufkunu yorgan altındaki faaliyet iması yapabildiği yere kadar sınırlı tutan BBG çok naif kalıyordu.
Mahremin sınırlarıyla bu kadar oynanmasının kamusal alanın yeniden yapılandırılmasına gerekçeli bir geçiş yaratmakla ilgisi vardır. Ve elbette bu süreç öznesiz değildir. İş mekanının ve zamanının esnekleştirilmesi, emek gücünün istikrarsızlaşması, toplumsal politikaların tasfiyesi gibi çoklu veçheleriyle süren, Türkiye’de direksiyonunda dini muhafazakâr bir siyasi elitin bulunduğu neoliberal kapitalizm buradaki beklentilerine gündelik hayatın eski kararlı yapılarını yerinden oynatarak yanıt aramaktadır. Kadın fikriyatını ve bedenini yeniden şekillendiren retorik de sadece dini bir yaşam kurmayı hedeflemez. Kadın sayesinde kurulu düzeni değiştirilen mahrem aracılığıyla kamusal alan yeniden tahkim edilir.
Bu bakımdan devlet erkânından kişilerin, kahkahasını yasaklayıp sokaktaki görünümüne kürsüden ayar vermeye çalıştıkları kadınların giyim kuşamını, kime görünüp kime görünmeyeceklerini hadisle, sureyle kanıtlamaya çalışan ulemanın söylemindeki örtüşme bir rastlantı değildir. Ancak rahatsızlık veren ya da tepki çeken dikteyi, ilke koyucunun hadsizliğine havale eden görecelik sayesinde bunlar birbiriyle alakasız, hatta kişilerin düşünce özgürlüğünden doğan hakkı olarak gösterilebilmektedir.
Ne var ki iki yüzü keskin bir bıçaktır bu. Televizyon ulemaları, devlet büyükleri ve Diyanet’in fetvalarının yayınlanmasından bir dakika sonra aynı kanallarda durduk yere kalkıp göbek atan, kah gülen kah ağlayan, “kocam beni aldatıyor ne yapayım” diye telefonla bağlanan kadınlar ve bu dertlere çözüm öneren stüdyo ‘uzmanlar’ının oluşturduğu tablo içler acısıdır. Mahrem ne kadar dar bir alana sıkıştırılmaya çalışılırsa çalıştırılsın üzerine geçirilen tesettürün iğreti kalmasını önleyememiş gibidir. Devlet ve medya montajının pek de dayanıklı yapılar çıkaramadığı tersine dejenerasyonu derinleştirdiği söylenebilir. Bu, her gün yinelenen bir deneyimdir.
Bir zamanlar stüdyoda kurulan BBG evleri sabit ilkelerin hüküm sürdüğü bir dünyada yarattığı riskle fazlasıyla skandaldı. Ama yol açıldı ve giderek sakinlerinin medya ve sosyal medyadaki ifşaatı sayesinde saçılan mahremiyet, evin kendisinin stüdyolaşmasına da yol açtı. BBG’ler yayınlanırken her evin, her yaşantının potansiyel bir stüdyo olabileceğini söyleyenler haklı çıktılar. Ve herkes sadece 15 dakika değil, istediği sürece ünlü olabiliyor…
SUNUM KOCADAN ÖNCE GELİR
“Eltimgil aniden çaya gelince sunumsuz yakalanmak. Neyse ki alelacele bir şeyler hazırladım” diye kurdelayla süslenmiş çay bardağını, minyatür arabalara yerleştirilmiş bisküvilerin fotoğrafını paylaşan ‘yeni gelin’ türü, böyle bir ortamın ürünüdür. Ancak bu, çoğu muhafazakâr olan yeni gelinlerin bir ritüel haline getirdikleri yeme içme hadisesini sosyal medyalarda paylaşmaya neden can attıklarını yeterince açıklamaz.
English Home’un pembe, bebek mavisi, su yeşili gibi jenerik renklerinden yapılmış materyallerin bolca kullanıldığı ve her şeyin şifon, kurdela, dantelle sarmalandığı çay, kahve ve kahvaltı sunumlarıyla altı çizilen bir feminenliği kuşatan muzır ergenlik, kadınların yetişkinleşmelerine izin vermeyen himaye kurumlarının vesayetinde serpilir.
Baba evinden evlenerek ayrılan genç kadınların, o zamana kadar kendi gelecekleriyle ilgili kurdukları hayalin ağırlığını aşklı bir evlilik sayesinde edinecekleri egemenlik alanını bezeyerek kıymetlendirmek oluşturmaktadır. Evliliğin muhabbeti bu özerkliği sağlayabilecek tek meşru şeydir ama kadının, kocasının ve kendi akrabalarının yanı sıra üç beş konu komşuyla sınırlı bir habitatında bu kıymetlendirmenin görünürlüğü de sınırlıdır.
Sonuçta kadının hamaratlığının ve temizliğinin balkona asılan çamaşırların veya perdelerin ‘sakız’ beyazlığından; fayansların ‘bal dök yala’ parıltısından durmaksızın sınandığı bir geleneğe sıkışıp kalmak bir önceki kuşaktan daha fazla avantajlara sahip yeni kuşak şehirli muhafazakâr, orta eğitimli kadınların sığabileceği bir yer değildir. Kadın becerilerinin ürünlerinin anonim kalmamasını, kişiselliğinin izini taşıması gerektiği, içine doğulan toplumsal cinsiyet rollerinin sürekli gözetilmesi esasına kurulu bir kültürün şartlarından biridir çünkü.
Bütün benliklerini ve marifetlerini yaptıkları yemeklere, bunların estetik sunumuna döken kadınların balkona çamaşır asan annelerinin sahip olduğu sınırları aşan imkanı, daha geniş ve üstelik önceden tanımlanması zor bir çevreye ulaşabilmelerini sağlayan sosyal medya olmuştur. Ancak kadınlar eskiden (yer yer hâlâ) yıkanıp asılmış her beyaz çamaşırla nasıl toplumsal cinsiyetle ilgili anlamlandırmaları yeniden üretiyorlarsa yeni gelinlerin yemek, çay ve kahve sunumları da aynı işlevi görür.
Kadınların malzeme kombinleyerek yeni ve değişik lezzetler ortaya çıkardıkları yemek tariflerini yayınladıkları bloglar sadece yemeği anlatmaz. Tarife sıra gelinceye kadar o yemeğin hangi koşullarda yapıldığı, kimlere ikram edildiği, akla nasıl geldiği, kimlerle yenildiği konusunda okur aydınlatılır. Kadın, kimliğini bilmediği anonim bir hemcinsiyle ya da hemcinsleriyle sohbet etmektedir orada. Tarif edilen yemek bir sosyal ilişkinin vesilesi, kadının kendisini dilediği biçimde kıymetlendirmesinin aracıdır sadece. Sosyal medya böyle böyle, canı isteyenin istediği zaman takılacağı bir kadın gününe dönüşür.
Mazbut ve kapalı hayatlar yaşayan kadınların kendilerini ifade etme araçları bu kadar sınırlıyken kurdelaya sarılmış kurabiye, masadaki elişi süslemeler, renkli çatal bıçak setleri, zeytinle veya renkli şekerlerle yazılmış ‘Love’, tepsideki rengârenk yapma çiçekler ve bütün bunların bir araya geldiği pembe renkli iyimserlik, kadın karnavalının neşesi olarak, yalnızlığın işgal edilemez kalesi olan bir mutfaktan telefon ekranına yansır.
Mideden geçen yol aslında sadece erkeğin kalbine gitmez. “Kocişime sabah kahvaltısı hazırladım” yazarak süslediği kızarmış ekmekleri, cicili biçili masa takımını, rengârenk reçel tabakcıklarını paylaşan yeni gelinin, halinden memnun hali can sıkıntısına bir muamele biçimi olarak ortaya çıkar. Aşk (ya da evlilik) her zaman olduğu gibi, sadece kendisini açıklayan bir şey değildir bu bakımdan. Coğrafyanın; sevgiliye seslenirken cihana, kıza söylerken geline anlatmaya odaklanmış bir ilişki tedrisatından geçmiş türü olarak kadınlar, bu bir tutam kurdelayla evdeki ve dışarıdaki sosyal ilişkilerinin adabını bağlarlar aslında; bu nesnelerle anlatır, bu nesnelerle düşünür, onlarla var olabilirler. Bu bakımdan sevgiliye ve sevilenlere yapılan aş başkalarının bakışını da besler. Yemek de bir yemekten daha fazlası olur.
Meral Özbek Arabesk’i incelediği kitabında bu müzik türünün başlıca temasının aşk olmasını, beğenilerine hitap ettiği kesimler için bu duygunun taşıdığı anlamla ilişkilendirir. Köyden kente göçle yaşamlarındaki süreklilik ilişkileri bozulan nüfus için “aşk bir süreklilik kriteri ve yeni, bütünlüklü bir tecrübe arayışıdır.” İnsan, konumuz itibarıyla da kadın- bir altüst oluş dönemini kendince anlamlandırabilmek için daha tanıdığı, daha sabit ve az değişen duygusal yanlarına başvurur. Özbek aşkın kadın erkek ilişkisinden önce var olduğunu yazar.
O halde sunum ‘kocadan-eltimgilden’ önce gelir. Daralmış mahremden bir kaçış imkanı, onun sınırlarını zorlayarak açtığı bir niştir. Aşk kadının en büyük kozu, evlilik en meşru mertebesidir. Bunun ne kadar gerçekçi olduğu ise konu dışıdır.
DEVLETİN GÜVENSİZ MAHREMİ
Bu sırada yemeyle içmeyle övünmenin pek edepli davranış olarak görülmediği bir geleneğin can çekişmesini, bütün diğer anlamlı değerlerin yitiminde olduğu gibi önemsizleştiren şey, kocanıza adıyla seslenmeyin türünden fetvaların içerdiği gerici şiddet, piyasanın yeni ihtiyaçları yapılandırma becerisi ve popüler kültürün çelişkileri yumuşatarak söz geçişlerine imkan tanıyan esnekliğidir. Bu karmaşa bir grup tiyatro oyuncusunun sofra fotoğrafı çekip paylaşırken rakı şişesini saklanmasını da gerektirir; “yeni gelin sunum tahtası”, yeni gelinler için yüzüklü fırın eldiveni satan ıvır zıvırcıların zuhur etmesini de. Kadınlara kocasının ismini söylemeyi mekruh kılan zihniyet ise buna cevaben popüler kültür mecrasından gelen “aşkitom”, “kocişim” seslenişiyle mecazen yıkılmıştır zaten. İpin ucunun kaçması bu işin siyasi yürütücüsünün başarısızlığının, sivri köşeleri kültürel ortamında yumuşatabilme potansiyeline sahip iktisadi öznesinin ise başarısının işaretidir.
İktidar süreci bütünüyle yönetebilecek kadar kadiri mutlak değildir, olamazdı da.
Neden mi? “Her şeyde iktidar olduk da kültürel alanda olamadık” diye serzenişte bulunan bir Cumhurbaşkanının, inşa ve icra etmekle yükümlü olduğu düzenin serencamının da yukarıda anlatılanlarla iç içe geçmiş olması, kendisinin bir sebep sonuç ilişkisinin en başında bulunması yeterince açıklayıcıdır.
Kitle münasebetinin “dava-beka” ile başlayıp “bizimkisi bir aşk hikâyesi”ne kadar gerileyen motivasyonu; gotik ucubeliğin detaylarıyla dolu devasa bir Saray, altın suyuna banılmış koltuklar, Louboutin ayakkabılarla Hermes çantalar; Çamlıca’da cemaatten ‘önce gelen’ bir cami ve ne kadar çok zenginiz demek için sürekli anılan yollar-köprüler-havaalanlarıyla kurulmuştu. Halkla ilişkilerin bağlamını, gösteri ve gösterişin oluşturduğu başka bir yakın dönem yoktur belki de.
30 Ağustos, yani devletin kuruluşunu temsil eden günlerden birinde verilen resepsiyona toplanan “eltimgillere” ikram edilen ejder meyveli smoothie, liçi meyvesi eşliğinde efuli, aloevera eşliğinde… vb. sözlerin geçtiği menü listesi devletin bitimsiz bir yeni gelin heveskarlığını kamuoyuyla nasıl paylaştığını gösterir.
Devlet mahreminin açılması sadece kozmik odaya girilmesiyle başlamaz! Bu mahrem gerçekte zenginliklerin bir çeyiz gibi sergilenmesiyle ve elbette sofraların bakışa açılmasıyla aşınmaya başlamıştır.
Ne var ki 2023 ve hatta 2071’e kadar vizyon tayin eden siyasi iktidar ‘algı operasyonu’ ile dağıttığı sabitlerle yolunu açtığı istikrarsızlıktan kalıcı bir nema elde edebilmiş gibi görünmüyor.
“Başörtüsü mücadelesini kazandık ama tesettürü kaybettik” diye yazan yandaş medya köşe yazarının haklı tespitini de destekler biçimde, vaktiyle bir kurucu irade olmaya soyunmuş, ama şimdi kendi zeminini de kaybetmekte olan bir güç var ortada. Ah’ın geri döndüğü bu anda, devlet yürütmesini sırtlanmış partinin kişiye en istikrarlı ve zor değişir görünen duygu dünyasına sığınmaktan başka bir yol bulamaması “gönül belediyeciliği” afişlerinden taşan bir ironidir.
O kadar ki Cumhurbaşkanının kendi yakın çevresiyle oturduğu saray sofrasının davetlilerden bir şeritle ayrıldığını gösteren fotoğraf, kadınların “sunum”la süsleyebildikleri çitlenmiş mahremin arkasından seslendiği bir kamusal dizaynın bu çitlemeden en büyük faydayı umanlar için bile güvenli olmadığının ilanıdır. Stüdyolaşan Saray’la ayartılan bakış buna tanıktır.