22 Eylül 2010 Çarşamba

Neruda'ya Cevaplar ve Orhan Veli'lemeler

Metin Üstündağ'ın bacak bacak üstüne atan bir heykeli olmamalıdır! Çünkü sanatçının otururken çekilmiş fotoğraflarına baktığımızda, bacak bacak üstüne atmadığını görürüz. Orhan Veli'nin Aşiyan'daki heykeli ise şaire ait değildir. Otururken mutlaka bacak bacak üstüne atardı O. Veli. Üstelik, dar ve kısa paçalı pantolon giyerdi. Şairin, boğaz kıyısındaki heykelinde bacak bacak üstüne atmaması bir yana, bol ve uzun paçalı bir pantolon vardır üstünde.
Metin Üstündağ'ın Orhan Veli'lemeler adlı kitabının kapağı yukardaki düşüncelerimi doğruluyor. Kapak fotoğrafında Üstündağ, Orhan Veli'nin bir bankta çektirdiği fotoğrafın yanına fotomontaj ile oturuvermiş. İki arkadaş sanki bir hatıra fotoğrafı çektirmiş gibi!.. Orhan Veli ve Metin Üstündağ!.. Biri, yazdığı şiirler karikatüre benziyor diye dışlanmaya çalışılmış, diğeri karikatürler çizerken, şair kimliği görmemezlikten gelinmiş iki sanatçı.
Orhan Veli'lemeler'in kapağı bir "ilişme" ya da "sığınma" düşüncesine değil, zekice yapılmış bir buluşa dayanıyor. Kitabın içeriği de öyle. Üstündağ, Orhan Veli'nin dizelerinden yola çıkarak kendi dönemini anlatıyor. Daha doğrusu, Orhan Veli'nin penceresinden bakıyor bugüne. İşte, ilk dizesi Orhan Veli'ye ait olan "İçerde" adlı şiir
Pencere, en iyisi pencere,
Sporun ve
Sporcunun dostu ile
Kaplı değilse
Bir de!
Ressam Mehmet Uygun "Ustalara Şakalar" adlı sergisinde, ünlü ressamların bilinen, sevilen tablolarını kendi fırçasından sunmuştu sanatseverlere. Tabi, sanatçının resimlerinden tanıdığımız yaratıkları da, tabloların içlerinde kendilerine yer bulmakta zorlanmamışlardı. Karikatürist Latif Demirci de, buna benzer bir çalışmayı "Türkçeye Çeviren Latif Demirci" adlı kitabında gerçekleştirmişti. Bu konuda Metin Üstündağ büyük bir cesaret göstererek bir ilk'e imzasını atıyor ve Orhan Veli'nin dizelerinin yanına koyuyor yüreğini. Ben, Metin Üstündağ'ın kitabını, Orhan Veli'ye sunulmuş, geç kalınan bir armağan olarak da düşünüyorum. Çünkü, 2000 yılı ünlü şairin 50. ölüm yıldönümüydü ve gözle görülür hiçbir etkinlik yapılmamıştı. Metin Üstündağ, kitabın ilk sayfasında şu dizeyle tanıtıyor kendisini "dünya o yürürken biraz aksıyor"... Çok doğru! Eşber Yağmurdereli için de "gerçekleri görmüyor" diyebilir miyiz!? Üstündağ, Orhan Veli'nin "her şey birdenbire oldu" dizesinin ardına taktığı "güpegündüz / newyork'un göbeğinde birdenbire / iki uçak / arka arkaya çarptı / ikiz kulelere!" dizeleriyle 11 Eylül'ü yaşamış bir Orhan Veli portresi çizerken, şairin "Bizim Gibi" adlı şiirine eklediği şu dizelerle birçok şairin göremediği bir bağlantıyı kuruyor
Arzulu mudur acaba
Bir tank
rüyasında
Ve ne düşünür tayyare
Yalnız kaldığı zaman?
Pablo Neruda
bu dizeleri
okumuş muydu acaba
Sorular Kitabı'na
başladığında!
Ben de Orhan Veli'nin yukarıdaki şiirini her okuyuşumda Pablo Neruda'yı anımsarım. Ünlü şairin Acem Özler, Jörg Spötter ve Şahap Eraslan tarafından 1987'de Türkçeye de çevrilmiş olan Sorular Kitabı'nı hiç eksik etmem başucumdan. Bu eserindeki dizeleriyle Neruda, nice şairin kitaplarında göremediğimiz bir derinlik açıyor duygularımızda, düşüncelerimizde. Metin Üstündağ da oturmuş bir Cevaplar Kitabı yazmış Neruda'ya!..
Pablo Neruda'ya Cevaplar Kitabı'nı Metin Ütündağ, Orhan Veli'lemeler ile aynı anda sunuyor okura. Bu kitabın kapağında da, Pablo Neruda'yla birlikte görürüz Metin Üstündağ'ı. Üstündağ'ın sağ eli Neruda'nın omuzunda; samimi bir poz anlayacağınız. Ama, Neruda'nın Metin'e öyle bir bakışı var ki!.. O bakış ve ünlü şairin yüz ifadesinden dolayı, kapağı çizen Bahadır Baruter'i kutlamalıyız öncelikle. Konuşma balonu olmadan da, çizgini gücünü bir kez daha kanıtlıyor o bakış, o yüz ifadesi. Neruda'nın dizelerine yanıt verirken daha bir rahat Metin Üstündağ. Orhan Veli'nin fotoğrafının yanındaki çekingen tavrı yok bu kitapta
Sanki bir şeylerin olmasını
bekliyor şu sonbahar, ya?
-ben de az
kıllanmıyor değilim
hani hocam...
ama durun bir bakalım!
Metin Üstündağ, dersine hiç çalışmayan zeki bir öğrenci tavrı sergiliyor Neruda'nın karşısında. O, yaratıcılığına, zekasına güvenen bir öğrencidir
Ölü askerlerin hesabını
Hangi rakamlarla çıkarır karınca?
-adi alçak şerefsiz
ve hatta
en bayağı kesirler'le!
Neruda'nın Sorular Kitabı'nda en sevdiğim dizelerden biri de şudur "Ve çekip gidecekse bu can tenden / neden böyle sadık bana iskeletim?" Metin Üstündağ'ın bu soruya verdiği yanıtı, şapka çıkararak selamlıyorum
-Haldun Taner usta da
ne zamandır sizin orada usta..
bu soruyu
haldun hocaya bir sorsanıza!
Haldun Taner'in "Ölür İse Ten Ölür, Canlar Ölesi Değil" adında bir kitabı olduğunu bilmeyenler için yazalım ve Pablo Neruda, Metin Üstündağ atışmasından birkaç dize daha okuyalım
Sorabilir miyim kitabıma
ben mi yazdım onu gerçekten?
-sorabilirsiniz
sormasına da hocam
kitap eğer
korsan yayın'sa
yanlış cevap
verebilir!
Kitap okurlarının bile korsanlara yüz verdiği bir ülke / kurtulabilir mi dersiniz hırsızların elinden?.. Bu da benim sorum. Yanıtını sakın Metin Üstündağ'dan beklemeyin. O fazlasıyla yaptı üstüne düşeni. İzah eden bir mizah anlayışının az sayıdaki temsilcilerinden biridir o... Şiir antolojilerine alınmamış olsa da, şiirin and dağlarında Pablo Neruda'yla gezinen bir şairdir!
SUNAY AKIN. cumhuriyet kitap. 19.12.2002 

Pablo Neruda 100 yaşında/ '106 oldu:)'

Pablo Neruda 100 yaşında
Bir anma, bir ödül...
Neruda'nın 100. doğum yılı dünyanın önemli kentlerinde bir dizi etkinlikle anıldı. Bu kentlerden biri de Ankara'ydı. Şili hükümeti, belli başlı diller arasından seçilmiş 100 Neruda çevirmenine Şili Devlet Nişanı verdi. Ülkemizden seçilen iki çevirmen Sait Maden ve Hilmi Yavuz'du. Ödüle ilişkin bir değerlendirmeyi ve Sait Maden'in ödül töreninde yaptığı konuşmayı aldık sayfalarımıza. Sait MADEN
2004 yılı, Neruda'nın 100. doğum yılı. Şili hükümeti, bu önemli günü uluslararası bir boyuta taşıdı; bütün dünyada, belli başlı diller arasından seçilmiş 100 Neruda çevirmenine Şili Devlet Nişanı verdi. Ülkemizden seçilen iki kişi Sait Maden ve Hilmi Yavuz. Sait Maden'in Neruda çevirileri 20 Aşk Şiiri ve Umutsuz Bir Şarkı ile Kara Ada Şiirleri adlı iki yapıt. Hilmi Yavuz'unki ise bir seçki.
***
Bu madalya ile ödüllendirilen dünyaca tanınmış yazarlar arasında Jose Saramago, Mario Vargas Llosa, Arthur Miller, Carlos Fuentes, Eduardo Risalde, Luz Mendez de la Vega gibi adlar var.
Türkiye'de Şili Büyükelçiliği'nce düzenlenen ödül töreni, Şili'nin bağımsızlığa kavuşmasının 194. yılı olan 16 Eylül Perşembe günü Ankara'da, Hilton Oteli'nin bir salonunda, seçkin bir topluluk arasında yapıldı.
Neruda'yı Türkiye'de kapsamlı olarak tanıtan ilk yapıt Sait Maden'in çevirdiği Kara Ada Şiirleri. Yayın yılı 1971; ünlü ozanın Nobel aldığı yıl. Hemen ardından da 20 Aşk Şiiri ve Umutsuz Bir Şarkı yayımlandı. İlk yapıt Neruda'nın olgunluk çağı ürünü. Şiir diliyle yazılmış bir özyaşam öyküsü. Kara Ada, Şili'nin Büyük Okyanus kıyıları üstünde, Valparaiso'dan kırk kilometre uzakta, deniz, kum, rüzgâr ve kara kayalardan oluşmuş bir yer. Buradaydı Neruda'nın evi.
Siyasal kavgalarla dolu, fırtınalı yıllar ardından geçmişi üzerine eğilme gereğini duyan Neruda'ya Kara Ada'daki ev sağladı bu şiirsel yaşamöyküsünü, şiire ve eyleme adanmış dopdolu bir ömrün zengin izlenimlerini yazma olanağını.
Neruda'nın yapıtları arasında seçkin bir yeri var Kara Ada Şiirleri'nin. Onun bütün ilgilerini, sanat va yaşam deneyimini kavrayabilmek için gereken başlıca yapıt. Çocukluğu, ilkgençliği, bir dışişleri görevlisi olarak yeryüzünün dört bir bucağından derlediği tanıklıklar, ateş çemberlerinden geçerek bilenmiş toplumcu bilinç, sömürgeci çıkarların pençesine düşmüş yoksul bir ülkede egemen güçlere karşı verilmiş yiğitçe savaşım, sürgün, bütün bunların yanı sıra insanı, yeryüzü insanını tarihsel, toplumsal, tinsel, doğasal örgüleri arasında, geniş bir uzanım içinde çevirip sarmalayan çok yönlü, çoksesli bir ozan kimliği... Kısacası şiirle, yaşamla, tarihle, her şeyle içtenlikli bir hesaplaşma. Zengin bir yaşam görgüsünün, coşkun bir bilgeliğin şarkıları...
Öteki yapıt, 20 Aşk Şiiri ve Umutsuz Bir Şarkı Neruda'nın ilkgençlik ürünü. Neruda adını ilk duyuran, ama olağanüstü genişlikte duyuran bir yapıt. Hem kendisinin hem de çağdaş ozanlardan birçoğunun pek az yapıtı bu incecik kitabın yaygınlığına ulaşabilmiştir. Bütün dünyada baskı sayısı şimdiden milyonlara ulaştı.
Nereden geliyor bu başarı, neye dayanıyor? Bunca yıldır Latin Amerika'nın bütün kentlerinde, okul çevrelerinde olsun, arkadaş toplantılarında, meyhanelerde, fabrikalarda, çiftliklerde, haciendalarda olsun okunup durmasındaki giz ne?
Çok açık Neruda, daha yirmisindeki o çırak ozan, bu küçük kitapta kendi yürek çırpıntılarını açıklamaya çalışırken, farkına varmadan, her çağdaki, her toplumdaki ilkgençlik çırpıntılarını da anlatmıştı. Ve kendi büyük şarkısının temellerini atıyordu bu şarkılarla.
Zamanla kendi şarkıları olmaktan çıktı bu şarkılar, herkesin gönlüne, herkesin özlemlerine, tutkularına uygun bir kimlik kazandılar. Temel bir gerçeği kavramıştı Neruda Aşkın mutsuzluğunu. Aragon'un "Il n'y a pas d'amour heureux" şiirindeki gerçeği. "Sevenler bahtiyar olmaz" diyen Türkçe şarkıdaki gerçeği. Ve bunu süssüz, dolambaçsız, içtenlikli bir sesle söylüyordu.
SAİT MADEN'İN ÖDÜL TÖRENİNDE YAPTIĞI KONUŞMA
Sayın Büyükelçi, sayın konuklar,
Neruda 20. yüzyılın hiç kuşkusuz en önemli şairlerinden biri. Çağımız insanının bütün acılarını, sevinçlerini, umutlarını dile getiren en seçkin tanıklardan. Büyük bir doğurganlık, yaratma gücü, duyarlılık ve gözlem yeteneğiyle donatılmış bir şair. Örnek bir yaşam sürdü İlk gençliğinden beri, bir dışişleri görevlisi olarak yeryüzünün dört bir bucağından derlediği tanıklıklar, ateş çemberlerinden geçerek bilediği toplumcu bilinç, sömürgeci çıkarların pençesine düşmüş yoksul bir ülkede egemen güçlere karşı verdiği yiğitçe savaşım, sürgün; ve bütün bunların yanı sıra insanı, yeryüzü insanını tarihsel, toplumsal, tinsel, doğasal örgüleri içinde çevirip sarmaladığı çok yönlü, çok sesli, çokrenkli bir şair kimliği...
Sait Maden Neruda'dan iki yapıt çevirdi. Biri 20 Aşk Şiiri ve Umutsuz Bir Şarkı, öteki ise Kara Ada Şiirleri. İ
lki Neruda'nın bir gençlik ürünü. Neruda adını ilk duyuran yapıt. Hem kendisinin hem de çağdaş ozanlardan birçoğunun pek az yapıtı bu ufacık kitabın yaygınlığına ulaşabilmiştir. Hem kendi ülkesinde hem de başka dillerdeki baskı sayısı şimdilerde üç milyona yaklaştı.
Kara Ada Şiirleri ise Neruda'nın şiir diliyle kaleme aldığı bir yaşamöyküsü. Şiirle, yaşamla, tarihle, her şeyle içtenlikli bir hesaplaşma. Zengin bir yaşam görgüsünün, coşkun bir bilgeliğin şarkıları.
Neruda'yı 1960'lı yıllarda tanıdım. España en el Corazon (İspanya Kalbimizde) adlı kitabının Fransızca çevirisi geçmişti elime. Başında Aragon'un nefis bir önsözü vardı. İspanya iç savaşında ölen bir milyon kişi için yakılmış acı bir ağıttı bu kitap.
Yaşamımda Neruda'nın ikinci kez gündeme gelişi onun 1971'de Nobel Ödülü'nü kazanmasıyla oldu. Fransa'da o yıl iki kitabı yayımlanmıştı. Biri Memorial de Isla Negra (Kara Ada Defteri), öteki de Veinte Poemas de Amor y Una Cancion desesperada (Yirmi Aşk Şiiri ve Umutsuz Bir Şarkı). Hemen bunları edindim ve ilkini o yıl, ikincisini de ertesi yıl Türkçeye çevirdim. İkisi de çok ilgi gördü. Özellikle Kara Ada Defteri, Neruda'nın Confieso que he Vivido (Yaşadığımı İtiraf Ediyorum) adlı otobiyografik yapıtının şiir biçiminde, şiir diliyle yazılmış bir versiyonu olduğu için onun kişiliğini ve yaşamını bütün yönleriyle tanıtan bir zenginlik taşıyordu.
Arada şunu belirteyim Neruda'dan önce Federico Garcia Lorca'nın bütün şiirlerini çevirmeye başlamıştım. Bu yüzden de İspanyolca öğrenme gereğini duymuş ve bir süre bu dilde eğitim veren birtakım kursları izleyerek oldukça sınırlı bir bilgi düzeyine ulaşmıştım. Neruda çevirilerimde bu bilginin çok yararını gördüm. Böylece, çevirilerimle asılları arasında elimden geldiği ölçüde yakınlık kurmaya çalıştım.
Ben bir şiir hastasıyım. Çocukluğumdan beri bir yandan kendi şiirimi yazar, çoğaltır ve sürdürürken bir yandan da dünyanın gelmiş geçmiş bütün büyük şairlerini tanımak ve Türkçeye kazandırmak için büyük gezginler gibi, uzun bir yolculuğa çıktım. İşte Neruda'nın şiiri, benim bu yolculukta uğradığım ve bir süre kaldığım en güzel ülkelerden biri gibi.
Şili hükümetince gerçekleştirilen bu güzel ve anlamlı etkinlikte pay sahibi olmak benim için bir onur kaynağı. Başta sayın Şili Cumhurbaşkanı olmak üzere bu etkinliği düşünen, uygulayan herkesi candan kutlarım.
Şili hükümeti, Neruda'nın 100. doğum yılını şairin ününe, saygınlığına yakışır bir biçimde kutlama kararı aldı. Dünyanın belli başlı dillerindeki Neruda çevirmenlerini saptayarak, bunların 100'üne "cumhurbaşkanlığı şeref madalyası" verdi.
Ülkemiz için seçilen adlar Sait Maden ve Hilmi Yavuz. Ödül töreni 16 Eylül günü Şili Büyükelçiliği'nin Ankara'da düzenlediği bir toplantıda gerçekleşti.
Bu madalya ile ödüllendirilen dünyaca tanınmış yazarlar arasında José Saramago, Mario Vargas Llosa, Arthur Miller, Carlos Fuentes gibi adlar var.n
YİRMİ AŞK ŞİİRİ'nden
Beyaz arı, gönlümde baldan esrik,
vızıldar
ve bükülürsün ağır duman halkalarınca.
Avunma bilmeyenim, yankısı yok sesim
ben,
her şeyini yitiren ve kazanan her şeyi.
Son palamar, çatırdar son acım işte
sende.
Sen ıssız toprağımda açan son gülüm
benim.
Ah suskunum benim!
Yum derin gözlerini. Uçan gecedir
orda.
Ah soy artık o ürkek, o yontu bedenini.
Derin gözlerin var, gecenin kanat
çırptığı.
Körpe kolların çiçek ve
göğsün gülrengi.
Memelerinse beyaz
salyangozlara benzer.
Gelmiş uyur karnında
bir gece kelebeği.
Ah suskunum benim!
Yok olduğum sessizlik işte. Yağmur
yağıyor.
Başıboş martıları sürüyor deniz yeli.
Islanmış sokaklardan yürüyor yalnayak
su.
Ağacın yaprakları inliyor hastalar gibi.
Gönlümde vızıldayan yitik ve beyaz arı,
yaşıyorsun zamanda öyle suskun,
incecik.
Ah suskunum benim!
cumhuriyet kitap.14.10.2004

Türkçe Günlükleri/ 23.09.2010

4 EYLÜL CUMARTESİ

Aziz Naci Doğan, ''Farkındalık yaratmak' ve 'ötekileştirmek' kullanımları -öz Türkçe sözcükler de olsalar- hiç doğru değil. 'Bilincinde olmak', 'bilincini taşımak', 'ayrımında bulunmak', 'bilinci yaygınlaştırmak' gibi doğal söyleyişler dururken 'farkındalık' gibi yapay bir söze ne gerek vardır? 'Ayırımcılık yapmak', 'dışlamak' varken niçin 'ötekileştirmek' gibi doğallıktan yoksun sevimsiz bir sözcüğü kullanalım?' diye soruyor. Son zamanların modalaşan sözcükleri bunlar. Dilbilgisi yönünden, benzer yolla yapılmış örnekler bulunduğu için pek yanlış sayılmasa da epeyce zorlama; ama insanlar herkesin söylediği gibi söylemek istemiyor, değişiklikten hoşlanıyorlarsa yapacak bir şey yok.

Bir konuya daha değiniyor Aziz Naci Doğan: 'Yeşilçam filmlerinin Hayri Esen, Rıza Tüzün, Jeyan Mahfi Tözüm, Sadettin Erbil, Abdurrahman Palay gibi unutulmaz seslendirme ustalarının konuşmalarının ayrılmaz parçası olan bir yanlış kullanım vardır, anımsayacaksınız. 'Benimle' yerine 'benlen', 'seninle' yerine 'senlen' denir ısrarla. Bu çok yanlış söyleyiş biçiminin bugüne yansımaları da olabildiğini gözlemliyorum. O yüzden, değerli 'Türkçe Günlükleri' köşenizde konunun dile getirilmesinin yararlı olacağına inanıyorum.'

'Benimle, seninle' sözcüklerinin sonunda, biraz değişmiş olsa da korunması gereken ekler var. Bu yüzden Doğan'ın uyarısı son derece yerinde. 'Benimle, seninle' sözcüklerini yanlış bulup doğrularının 'benle, senle' olduğunu sananlar bile var. Birkaç kişinin öyle sanması önemli değil. Önemli olanı Ergün Özkan şöyle söylemişti: 'Bence en kötüsü, çok genç kuşaklar, yanlışları doğru olarak algılayacaklar. Önlerindeki doğru modellerin sayısı azalırsa yanlışlara kalacak meydan.'

6 EYLÜL PAZARTESİ

Joshua Bear, her seferinde 'Değerli Meslektaşım,' diye seslenerek beni yüceltir, benden desteğini de hiç esirgemez. 'Bildiğiniz gibi, bir dilin sözcük dağarcığında bir kelimenin olmaması, o dili konuşanların ortak bilincinde o kavramın olmaması anlamına gelmez.' diye bir not göndermesinden 'yardımsever' sözcüğü etrafındaki tartışmalardan rahatsız olduğu anlamını çıkardım. Kendi dilimi yüceltirken başka dilleri küçümsemeyi, o dillerin sahiplerini aşağılamayı hiç istemem; ama galiba Türklere Türkçeyi sevdirmeye çalışırken (!) zaman zaman ayarı tutturamıyorum.

9 EYLÜL PERŞEMBE

'Hanımefendi,' diye başlayan bir mektup, ''Evin alt katı tutuşmuşken üst katta piyano çalınır mı?' demeyeceğinizi umarak bir sıkıntımı açmama izninizi rica ediyorum.' diye sürdürülüyorsa devamını okumadan, ceketinizi iliklemek, duruşunuzu düzeltmek gereğini duymaz mısınız? 'Birçok şey kötüye gittiği gibi dilimize duyduğumuz ilgi, saygı, özen de hızla azalıyor. Bu saydıklarımın varlığından haberi olmayan insanların oranı artıyor. Öyle ki, en gündelik konularda bile birbirimizi anlamadığımız zaman oluyor.' diyen Zühre İlkgelen, on dört gün boyunca Cumhuriyet'te karşılaştığı yanlışları not etmiş ve bunları bana göndermek istemiş; ama öyle anlaşılıyor ki yanlışları saptadığı dosyayı eklemeyi başaramamış. O dosyayı göndermesini bekliyorum; ama bu arada, '81 yaşındayım, öbür tarafa sinirleri bozuk gideceğim kesin.' diyen Zühre Hanım'a saygılarımı iletmek için bayram fırsatını da değerlendirmek istedim.

12 EYLÜL PAZAR

CHP, MHP kısaltmalarını başbakanından parti başkanına, ana haber sunucuna kadar ne çok kişi Ce-Ha-Pe, Me-Ha-Pe diye okudu. Bir de 'referandum' sözcüğü niye o kadar çok kullanıldı? 'Halk oylaması' diye bir karşılığı yok muydu bu sözcüğün? Üstelik çok da güzeldi. Niye kimse kullanmıyor onu? Uğur Kökden'in 'Türkiye'de Batı Bunalımı' adlı kitabına bakmak için doğru günü seçmişim anlaşılan. Aylar süren siyasi bir mücadeleye nokta konacağı gün, Çağlayangil'leri, Demirel'leri, öte yakadaki Carter'ı okumak, tam 'Kimler geldi kimler geçti' tadı verdi bana. Türkiye'de siyaset hiçbir zaman sakin olmadı ki! '70'li yıllarda da onlar tozu dumana katardı.

14 EYLÜL SALI

Hak ettiği yere gelmediğini, getirilmediğini düşündüğüm yazarlardan biridir Fatma Gürel. 'İki Demli Çay' adlı romanı Destek Yayınlarından çıkmış. 'İnceldiği Yerden', Dickens, Faulkner, Cortazar, Fuentes gibi yazarların yanı sıra Elif Şafak'ın romanlarını da Türkçeye çeviren Aslı Biçen'in çok merak ettiğim romanı. Melih Yılmaz'ın 'Gece / Bir Güneydoğu Masalı' adlı ilk romanından hiç söz etmemişim. 'Birinci Paketi', Melih Yılmaz'ın ikinci romanı. Hiç değilse bundan ayrıntılı biçimde söz etmeyi, ilk romana gösterdiğim ilgisizliği bağışlatmak için çok istiyordum; ama bu yaz onu okumayı da başaramadım.

Şu romanları da okuyabileceğimi umarak getirmiştim Ayvalık'a:

'Bir Balıkla Sahtekârca İlgilenmek', yazan: Mesut Lizor, Cinius Yayınları

'Kaval', yazan: Beytullah Özilhan, Sone Yayınları

'Hırs Kapanı', yazan: Gürhan Adana, kendi yayını

'Tû Ağacı', yazan: Hamide Gönen, Everest Yayınları (2009 İlk Roman Ödülü)

'Son Hamle', Ethem Yıldız, Çatı Kitaplar

'Acı Bir Kuş', Zeynep Uzunbay, İlya Yayınları

'Şeytanla Randevu', Özgür Doğan, Sobil Yayıncılık

'Deri'n', Şaban Akbaba, Sone Yayınları

Ya öykü kitapları! Kargalara özenirken dilleriyle birlikte bütün özelliklerini yitiren; hatta saka olmaktan çıkıp kargalaştıkları için 'sakarga' diye adlandırılabilecek garip bir tür oluşturan kuşların öyküsü hiçbirimize yabancı değil aslında. Hele, 'Dilde başlayan bozulma bir mikrop gibi yaşam, beslenme, düşünme, davranış biçimi ve görünüme yayıldı.' diye bir alıntı daha yaparsam sakargaların kim oldukları iyice aydınlanacak. Bu sakargalar, sakalar tarafından dışlandıkları gibi, kendilerini karga sanmaları yüzünden kargalar tarafından da 'aşağı bir tür' olarak görülecekler; saka kalamadıkları gibi, karga da olamayacaklar. Ali Günay'ın 'Sakarga' adlı bu öyküsünün de bulunduğu kitap: 'Hiçbiri Hikâye Değil' (Kanguru Yayınları). 'Kayıp Ruhlar Kıraathanesi', Recep Şükrü Güngör'ün kitabı. Yayınevi: Sütun. 'Tuz Saraylar', Serap Gökalp'in, ilk bölümüyle 'Orhan Kemal 2009 Öykü Ödülü İkinciliği' kazanan kitabı (İlya Yayınevi). 'Boşluk', M. Kansu'nun Ürün Yayınları arasında çıkan öykü kitabı. Sedat Erden'in 'Karşı Apartmanda Yaşayanlar' adlı öykü kitabından bir ay kadar önce söz etmiştim. 'Güvercinler ve Şeytan', daha sonra yayımlanan öykü kitabının adı (Hayal Yayıncılık). Türkiye'nin en güneyinden bir ses, Onur Aslan, öykülerini, ilk kitabı olduğunu sandığım 'Suskun Bir Zaman Karesi'nde (Taflan Dergisi Yayınları) toplamış. 'Sümbül Gölü', Mustafa B. Yalçıner'in Mübadele konusuna da yer veren öykülerini topladığı kitabın adı (Etik Yayınları). Yalçıner gibi Mersinli olan; ama uzaklarda Kanada'da yaşayan İlyas Halil'in ürün / öykü'den çıkan kitabının adı ise 'Plaza Dona Elvira'.

FEYZA HEPÇİLİNGİRLER. Türkçe Günlükler. cumhuriyet kitap. 23.09.2010

21 Eylül 2010 Salı

emeklilik sendromu :)

ismail gülgeç. 22.09.2010. cumhuriyet

1940 SONRASI TÜRK RESMİNİN GENEL ÇİZGİLERİ

Aslında 1940 gibi bir tarihle konumuza bir sınır koymanın yanlış olacağı kanısındayım,bu nedenle geçmişimizdeki yakın bir tarihten de faydalanılmaması gibi bir mantık çıkarılmamalıdır. Çünkü bu dönemlerde olan sanat ilişkileri, önceki sanat anlayışlarıyla bir etkileşim içindedir.
Batıyı örnek alarak devletin sanata olan desteği 1940 yıllarının biraz öncelerine rastlayan ve daha somut görünümler çizen “yönlendiricilik” ilkesiyle sağlanmıştır. Bu açıdan bakıldığında buluş ve yeniliklere yatkın çabalar,böylece daha bir etkinlik kazanmış,çağdaş sanatı ve sanatçıyı daha yakından izleme ve değerlendirme çabaları, yeni bilinç tohumlarının yeşermesine de ortam hazırlamıştır.(*1)
Bu dönemde sanatçılar iki sorunla karşı karşıya kalmışlardır. Birincisi, batı sanatı dikkatle takip edilecek, hem de kendi öz kültürümüze has bir sanat anlayışı oluşturulacaktı. İkincisi ise, sanatı evrensellik düzeyinde uygulamaları ve bunu da gerçekleştirmeleri kendilerinden bekleniyordu. Tabii ki bu iki sorun birçok zaman kendi içlerinde karmaşalara neden olmuştur.
Sanatçılarımız hal böyleyken çağdaş dünyanın onlara getirdiği yeni biçim ve olanakları uygulama çabalarından vazgeçmemişlerdir.
‘D Grubu’ ve ‘Müstakiller’ in öncesinden,Çallı Kuşağı ile bizlere aktarılan izlenimci akım yavaş yavaş 1940’larda genç kuşakların eleştirilerine maruz kalmıştır. Özellikle de inşacı eğilimleri ağır basan Zeki Kocamemi ve arkadaşlarının görsel tercihleri bunda çok etkili olmuştur. Bu sırada batıda ise Kübizmin yanı sıra yeni sanat akımları ve yeni kişilikler kendini göstermeye başladı. (*1)
Türkiye ise 1945-1945 yılları arasında sanatta kendi içinde hesaplaşmaya gitmiştir. Çevre insanının geleneksel yönlerini yansıtan bir anlayış ve izlenimcilikten uzaklaşan resim anlayışı çatışmalara sebebiyet vermekteydi.
1937’de Resim-Heykel Müzesi’nin açılması,1939’da Devlet Resim ve Heykel sergilerinin açılması, Türk ressamlarının programlanmış gruplar halinde Anadolu’nun uzak illerine gönderilmesi bu dönemin içe dönük kültür politikasının ürünüdür. Ressamlarımız bu dönemde hala İstanbul’un çehresini ve yıkık dökük evlerini çizmekten kendilerini alıkoyamamışlar, eskinin etkisinden kolay bir şekilde kurtulamamışlardır. Bu yüzden yeni akıma kuşkulu bakmaktan kendilerini uzak tutmayı başaramamışlardır.
İşin ilginç yanı ise 1940’lı yıllarda toplumsal içerikli resimler yapan sanatçılar,1950’yıllarda soyut sanatın başlıca savunucuları olmuştur. Fakat başlıca sorunlardan biri de yeni akımı halka benimsetebilmektir.
Malevitch, Kandinsky ve Van Doesburg’un somut ve soyut sanata ilişkin ilk kurumsal düşünceleri, Max Ernst’ in “resim ötesi” yorumu, Türk ressamları üzerinde Andre Lhote gibi önemli etkileri olan sanatçılar soyut eğilimlere basamak hazırlamışlardır.(*1)
Türkiye bu dönemlerde batının teknolojisini yakalamak arzusuyla birlikte sanatsal alanlarda da eksik olduğu tarafları tamamlamaya çalışmış ve yoğun bir çaba göstermiştir.
Buna takibende 1950’li yıllarda özgürlükçü demokrasinin, ülkenin sanat anlayışına batıdaki sanatsal akım ve yenilikler günü gününe takip eden bir politika izlediğini görmekteyiz.
İşte ülkemizin resim ve heykelde yoğun bir şekilde soyut sanata olan eğilimleri bu döneme rastlamaktadır. Batıdaki akımların örnek alınması ilk defa değildir. Örnek olarak “Deformasyon” ilkesini gösterebiliriz. Ama sanatçıların kişisel eğilimlerine yön verdikleri tarih 1950 sonralarıdır.
Adnan Çoker’in Lütfü Günay’la birlikte açtığı ilk soyut sergi Ankara Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’nde “sergi öncesi” adı verdikleri 1953 yılındaki sergidir. Aynı ikili bir yıl sonrada bir sergi daha açmışlardır. Aynı galeride bir süre sonra Cemal Bingöl’de non-figüratif eserlerden oluşan yapıtlarını sergilemişlerdir.
Tabii ki gelenekleri tamamen batıdan farklı olan bir ülke için modern batı felsefesi üzerinde sanatını inşa etmeyi başarmayı çalışması zor, hatta olanaksızdır.
Bir yıl sonra yeni yirmi Türk ressamı birlikte bir sergi daha açmış onlar da bir bildiri yayınlamıştır. Bildiride halkı kimi sanatçıları soyut sanatı anlamaya davet etmişlerdir.
Bazı “D Grubu” sanatçıları ile Müstakil Ressam ve Heykeltıraşlar Birliği’nde bulunan bazı sanatçılar soyut sanat uğraşları içine girmiştir.
Resimde Zeki Faik İzer, Halil Dikmen, Nurullah Berk, Sabri Berkel, Refik Epikman, Hamir Görele, Bedri Rahmi Eyüboğlu, heykelde ise Zühtü Müridoğlu ve Hadi Bara’dır.
Bu dönemde soyut sanatta eski Türk kaligrafisinden yola çıkıp çizgisel bir spontaneiteyi denemişler ve geleneksel yüzey şematizminin geometrik renk planları ve tezyini değerleri yönünde çözümler aramışlardır.
Türkiye’de giderek artan soyut eğilimler 1954 de, Cemal Tollu ve Halil Dikmen’in non – figüratif resmin halı, eski yazı vb. geleneksel “dekoratif” sanatlardan tamamı ile ayrı ve plastik bir endişenin ifadesi olduğu konusunda bileştikleri bir yazı ile karşılaşıyoruz.
Tabii ki bu tür şeyler yaşanmaktaydı. Çünkü köklü bir soyutlama geleneğine sahip olan ülkemizde çağdaş soyutlama kavranması ve çözümü güç bir sorunsal haline gelmiş bir ortamda özüne inme çabaları yoğun bir şekilde yaşanan süreçte karmaşanın oluşması gayet doğaldı.
Sanat yaşamını Paris’te sürdüren Nejat Devrim, Selim Turan ve Fahrünisa Zeid’in soyut çalışmalara katılmasının yanında, Türk sanat çevrelerinde akademi içi ve dışında da Nuri İyem, Zeki Faik İzer gibi sanatçılar tarafından da desteklenmektedir. Fakat soyut sanatın yerel ulusal geleneklerin özümsediği “somut” bir temele oturması gerektiği hakkında görüşler, olaya genel olarak biçim ve yüzeysel doku açısından yaklaşan sanatçılarla tartışmalara neden oluyor. Bu arada, soyut resme yönelik resim çabalarının temelinde bazen renk unsuruna ağırlık kazandırmış olan figüratif eğilimlerin bulunduğuna dikkat çekilmelidir.(*2)
Resmi ya da özel imkanlarla Paris’e ya da yurt dışına giden ressamlar, yaşantının özgürlüğü ve kültürel etkinliklerin fazlalığı nedeniyle yurda dönmemekte direnmişlerdir. Bazı birkaç istisnalar dışında Paris ortamında hiç önemsenmedikleri bir gerçektir.
1977 yılında İstanbul’da açılan bir sergi, sanat yaşamlarını dış ülkelerde geçiren 20 kadar sanatçıyı bir araya topladı. Paris’te uzun yıllar yaşayan sanatçılar arasında Hakkı Anlı, Abidin Dino, Selim Turan, Adnan Varınca, Avni Arbaş, Nejat Melih Devrim, Erdal Alantar, Yüksel Arslan, Serkis Zabunyan gibi isimler genç kuşaktan Gürkan Coşkun, Utku Varlık gibi sanatçılar vardır. Amerika’da Burhan Doğançay ve Erol Akyavaş, Avusturya’da Erol Deneç, gene Paris’te bulunmuş Fikret Mualla ve intihar eden Hale Asaf Hanım vardır. Özellikle de Fikret Mualla oldukça sansasyonel ve önemli bir isimdir. Fikret Mualla, Batı sanatına karşı çıkıp gelmiş olduğu yerel duyarlılığı koruyabilmesini bilen ender sanatçılardan biridir. (*2)
1954 yılındaki “üretim” konulu bir yarışması vesilesiyle adı geçen ve Paris’te yaşayan Prenses Fahrünisa Zeid, ilk eşinden olan, yaşamını yurt dışında sürdüren Ressam Nejat Melih Devrim’in de annesidir, aynı zamanda da Aliye Berger’in kız kardeşidir.
Fahrünisa Zeid, resimleri büyük boyutlarda yaptığı yağlı boya resimlerinde, soyut sanat anlayışına ilgi çekici katkılarda bulunmuştur.
1- Batı sanatı ile bir sentez yaratma çabası “ekol” kavramının ortaya atılmasına sebep olmuştur. Bu durum ise her sanatçının kendi başına buyruk yarattığı kişilik odaklarına dönüşmüştür.
2- Batıdaki sanatçılarımız kendilerini hiç bir zaman tam bir batılı sanatçı gibi hissedememişler ve doğulu olduklarını inkar etmemişlerdir.
3- Batının anlayışını aynen almama düşüncesi ve özgün bir şeyler yaratma mantığı karşısında bu tür sorunlar ortaya çıkmıştır. Fakat sadece Batıdaki sanatçılarımız değil, yurdumuzdaki sanatçılarımızda doğulu bir yaratıcı olduklarını iç dünyalarında hissetmişler ve rahatsızlık hissetmemişlerdir.
Artık sanatçılarımız kendilerini yenileme konusunda tutucu olmayı bırakmayı tercih etmeye başlamışlardır.
Özellikle 1960 sonrası, toplumsal sorunlar görsel plandaki anlatımları iyiden iyiye etkisini duyurmuş, bu eğilim sanatçılarımızın bir kısmının soyuttan somut biçimlere kaymaları için uyarıcı bir işaret niteliği taşımıştır. Değişme isteğinin kökeninde tekrara düşme korkusunun büyük ölçüde etkisi olmuştur.
Bu arada galeri ve sergi sayıları oldukça artmaya başlamıştır. 1960’larda galeriler arttıkça yapıt alım satımı da artmıştır. Fakat bunlarında asıl nedeni eğitim veren sanat okullarının artmasıdır.
1960-80 yılları arasında yeni figüratif araştırmalar çoğalmıştır. Bu yönde çalışan sanatçılar arasında Avrupa’nın ekspresyonist akımlarına mensup sanatçılardan etkiler kazanmış olanlar vardır. Oscar Kokoshka’dan etkilenen Orhan Peker, bunlardan biridir. Yüksel Arslan ve Cihat Burak gibi sanatçılar etkili katkılarıyla gençlerin yeni figür eğilimlerine yön verenler arasındadır. Nedim Günsür’de bunlardan biridir. (*2)
Resim 472. “Zeytinli Kahvaltı”. Ali Çelebi.31x39 cm. Yağlıboya Tuval. Özel Koleksiyon
Ali Çelebi’nin yapmış olduğu “Zeytinli Kahvaltı adlı bu resmin empresyonizmin etkilerini taşımakta olduğunu görmekteyiz. Rahat fırça darbeleri ve renklerin birbiri ile olan uyumu gözümüze çarpmaktadır. Çayın kırmızı rengi kompozisyondaki diğer renklere sanki biraz daha rahatlık katmaktadır
Resim 473. “Pencereden Görünüş”. Nazmi Ziya. Yağlıboya Tuval
Pencereden görünen doğal çevre içindeki ağaçların, çiçeklerin ve de gökyüzünün oluşturmuş olduğu bir renk cümbüşü ile karşılaşmaktayız. Oldukça temiz renklerle ve sadeleşmiş bir biçimde yansıtılan doğa, bizlerde bir penceredeki görüntünün bu kadar güzel olabileceği kanısını uyandırmaktadır.
Resim 474. Natürmort. Yağlıboya Duralit. Eşref Üren. 30x46cm. Özel Koleksiyon
Resimdeki kompozisyonu oluşturan nesnelerden meyve tabağı ve onun oturduğu zemin, bir renk uyumunu sağlamakla kalmamış, arka fonu da bütünlemiştir.
Resim 475. Manzara. Cevat Dereli. Yağlıboya Tuval. Özel Koleksiyon.
Cevat Dereli’nin bu resminde, çok büyük bir rahatlık, fırça darbelerinde spontan bir anlayış, renklerde de bir şeffaflık gözümüze çarpmaktadır.
Resim 476. “Ankara’da Kış”. Şefik Bursalı. 49x59 cm.. Yağlıboya Tuval. Ankara Resim ve Heykel Müzesi.
Yeşil rengin egemenliği altındaki bu resimde kompozisyonu sol alt köşede bulunan anne ve çocuğun tamamladığını söyleyebiliriz. Bir kar manzarasının yeşille olan uyumu ve sokakta yaşanan canlılık çok iyi bir şekilde resmedilmiştir.
Resim 477. “Salı Pazarı Kahvelerinde”. Eren Eyüboğlu. 50x70 cm.. Yağlıboya Tuval. Özel Koleksiyon.
Eren Eyüboğlu bu resminde insan ve hayvan figürleri üzerinde fazlaca yoğunlaşmıştır. Daha çok rengin lekesel etkilerini bizlere aktardığını hissetmekteyiz. Bu anlayış içerisinde perspektifi de kaybetmemeyi özen gösterdiğini de görmekteyiz.
Resim 478. Natürmort. Eren Eyüboğlu. 70x100 cm.. Yağlıboya Tuval. Özel Kolleksiyon
Oda içindeki bir sofranın çok lekesel bir tarzda yansıtıldığını ve duvarın içinden fırlıyormuş gibi bir etki ile resmedildiğini görmekteyiz.
Resim 479. “Yeşil Masa”. Numan Pura. 21x30 cm. Yağlıboya Tuval. Özel Koleksiyon.
Oda içindeki bir mekanın renklerindeki saydamlığı göze çarpmakta ve suluboya tarzıyla yapılmış gibi bir his uyandırmaktadır. Renkler oldukça zengin ve masanın yeşil rengi resme ayrı bir tat katmaktadır.
Resim 480. “Oyun Oynayanlar”. Numan Pura. 15,5x16 cm. Suluboya. Özel Koleksiyon.
Numan Pura’nın bu resmi koyu renklerin hakim olduğu bir lekesel anlayışla karşımıza çıkmaktadır. Ayrıca figürlerde ayrıntıya hiç önem verilmemiştir.
Resim 481. “Moda Çay Bahçesi”. Nermin Pura. 24x33 cm. Pastel. Özel Koleksiyon.
Pastelle yapılmış olan bu resimde bir şeffaflık ve dikkatli bir perspektif anlayışın resmin bütününde hakim olduğu apaçık görülmektedir. Figürlerde, ayrıntıya ve ışık-gölgeye oldukça önem verilmiştir
Resim 482. “Doğa 1970” Şadan Bezeyiş. 130x157 cm. Yağlıboya Tuval. Özel Koleksiyon.
Bu resmin, bir çok akımın sanki bütünleştirilmesi gayesini güden bir eser olarak karşımıza çıktığını görmekteyiz. Kolaj tekniği havasında yapılmıştır
Resim 483. “Ponto ve Tablo”. Mustafa Ayataç. 150x150cm. Yağlıboya Tuval. İstanbul Resim Heykel Müzesi
Mustafa Ayataç’ın bu resmi grafiksel ve şematik bir anlayış içerisinde resmedilmiştir.
Resim 484. Mevleviler. Cevat Dereli.35x50cm Takribi. Yağlıboya Tuval. Özel Koleksiyon
Cevat Dereli’nin resimlerinde genelde bir hareketlilik ve desen gücü yüksek bir anlayışın hakim olduğunu ve aynı düşüncenin bu resim için de geçerli olduğunu görmekteyiz.
Resim 485. Manzara. Pertev Boyar. 48x59 cm. Yağlıboya Tuval. Özel Koleksiyon.
Bu resimde güzel İstanbul Manzarası ile karşılaşmaktayız. Resimde renk perspektifi gayet usta bir şekilde uygulanmıştır. Renkler tuvale oldukça temiz ve doğal haliyle resme aktarılmıştır.
Resim 486. Natürmort. Vecih Bereketoğlu. 46x55 cm.. Yağlıboya Tuval. Özel Koleksiyon.
Resimde çok iyi bir renk uyumu hakim olmakla beraber gerçekçi bir tarzda yansıtılmıştır. Ayrıntılara mümkün olabildiğince, lekelere rağmen girilmiş ve cesur fırça darbeleriyle de resme bir hareketlilik getirilmiştir.
Resim 487. “Çiçekli Kız”. Hamit Görele. 62x87 cm. Yağlıboya Tuval. Ankara Resim ve Heykel Müzesi.
Hamit Görele “Çiçekli Kız” adlı bu resminde oldukça donuk, grimsi ve sade bir renk anlayışını yansıtmıştır. Bu nedenle resimde bir durgunluk gözlenmektedir. Ressam realist bir tarzda bizlere aktarılmıştır diyebiliriz.
Resim 488. Ayasofya. Naci Kalmıkoğlu. 28x37 cm. Yağlıboya. Özel Koleksiyon.
Sanatçı, Ayasofya’nın güzelliğini ayrıntılardan uzak olarak resmetmiştir. Eser açık-lekesel değerlere sahip bir resim olarak karşımıza çıkmaktadır.

Resim 489. “Balıkçı Dükkanı”. Cevat Dereli. Yağlıboya Tuval. Özel Koleksiyon.
Cevat Dereli bu resmin içinde 475. ve 484. resimdeki desen tarzındaki akıcı fırça darbelerini gene uygulamaktan kendini alıkoyamamıştır. Renkler yine flu olarak resme aktarılmıştır.
Resim 490. Şehvet. Edip Hakkı Köseoğlu. 40x50 cm. Takribi Yağlıboya Tuval. Özel Koleksiyon
Resimde insanın içindeki şehvet uyandıracak şekilde uzanmış bayan figürüyle resmin arka fonundaki renk, hem figürü bütünlemekte hem de onun duruşunun öne doğru çıkmasına yardımcı olmaktadır.
Resim 491. “Sokak Kavgası”. Edip Hakkı Köseoğlu. 60x70 cm. Takribi Yağlıboya Tuval, Özel Koleksiyon.
Edip Hakkı’nın bu resmi bir sokak kavgasını mekan olmadan ve gerçekten olay yaşatılıyormuşçasına bize aktarılmıştır. Resimde sis gibi bir hava verilerek figürlerin ayrıntılarından kaçınılmıştır.
Resim 492. “Böcekli Elmalar”. Mahmut Cüda. 36x45cm. Yağlıboya Tuval. Ankara Müzesi
Bu natürmort oldukça gerçekçi bir tarzda ve sanki renkleri okşarcasına resmedilmiştir.
Resim 493. “Moda’da Çay Bahçesi”. Numan Pura. 14x19 cm. Pastel.
Numan Pura bu resminde doğanın tüm renklerini figürlerin de eşliğiyle ortaya çıkarmaya çalışmış ve cıvıl cıvıl bir eser yaratmıştır.

Resim 494. “Hamamda Yıkanan Kadınlar”. Nurullah Berk. 70x70cm.Yağlıboya.Özel Koleksiyon.
Nurullah Berk’in bu çalışması soyutlamacı ve şematik olarak resmedilmiştir. Ayrıca renk uyumu da gözlerden kaçmamaktadır.
Resim 495. “Han”. Bedri Rahmi Eyüboğlu. 70x100 cm. Akrilik. Özel Koleksiyon.
Eyüboğlu’nun “Han” isimli bu tablosu mor rengin tüm güzelliğinin ortaya çıkarıldığı bir resimdir. Üstelik resimde, bir desen ve bu tarzla yaratılmış bir renk cümbüşü de resme hakimdir.
Resim 496. “Karagöz Oyunu”. Feyhaman. 89x116 cm. Yağlıboya. Resim ve Heykel Müzesi.
Sıcak renklerin hakim olduğu ve ışık şiddetinin ön plana çıkarıldığı bir resimdir.
Resim 497. “Kır Kahvesi” Bedri Rahmi Eyüboğlu. 48x53cm. Yağlıboya. İş Bankası Kolleksiyonu.
Ağaçlarda fırça darbelerinin etkilerinin rahatça gözlendiği ve kahverengi rengin diğer tüm renklerle nasıl bir bütünlük içinde yansıtıldığını gösteren bir resimdir.
Resim 498. “Bağ Bozumu”. Refik Epikman. 44x63cm. Yağlıboya. İş Bankası Koleksiyonu.
Resmin genelinde sarı rengin hakim olduğu görülmektedir. Resim yoğun fırça darbeleriyle yapılmış ve bu yüzden de resmin genelinde ayrıntıya fazlaca girilememiştir.


KAYNAKÇA
  1. Başlangıcından Bugüne Çağdaş Türk Resim Sanatı Tarihi, Cilt 3 (*1)
  2. Kaya Özsezgin.
  3. Çağdaş Türk Sanatı(*2)
  4. Sezer Tansuğ.
    *
    kaynak: http://turkresmi.com/klasorler/1940sonrasi/index.htm 

BEDRİ RAHMİ EYÜBOĞLU

BEDRİ RAHMİ EYÜBOĞLU
Ressam, Şair, Yazar, Mozayik Sanatçısı, Heykeltraş, Vitraycı, Yazmacı
Trabzon´un Görele ilçesinde (bugün Giresun iline bağlı), 1911 yılında doğdu. Beş çocuklu ailenin ikinci erkek çocuğuydu. Kaymakam olan babası Rahmi Bey...´in görevi gereği önce Pınarbaşı ardından Havza´ya taşındılar. Havza´da ilk otomobili gördü, benzin kokusunu duydu.1920 yılında, ailece Kütahya´ya göçtüler.

Kütahya´nın düşman işgaline uğraması tehlikesi baş gösterince 1921 yılında, babası önce ailesini Ankara´ya gönderdi. Bir ay sonra da kendisi gitti.1924-1925 yılları arasında Artvin´de bulundular. 1925 yılında, babası Trabzon milletvekili oldu. Ailece Trabzon´a geri döndüler. Trabzon Lisesi´ne kaydoldu. 1927 yılında Zeki Kocamemi Trabzon Lisesi´ne resim öğretmeni olarak atandı. Bu dönemden sonra, Bedri Rahmi´de resim aşkı başladı. Fransa´da eğitim gören ağabeyi ile mektuplaşmaları kardeş-aile mektuplaşmasını başlattı. 1929 yılında, İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi, Resim Bölümü´ne girdi. Nazmi Güran ve İbrahim Çallı´nın öğrencisi oldu.
1931 yılında, diplomasını almadan Paris´e gitti. Dijon ve Lyon´da Fransızca dilini öğrenmek üzere çalıştı. Bu arada Gauguin ve El Greco gibi beğendiği ustaların resimlerini bulundukları müzelerden kopya etti. Van Gogh, Gauguin, Cezanne onu mesleğine bağlıyan ustalar oldu. 1932 yılında, Paris´te bir ay kadar André Lhote Atölyesi´nde çalıştı. İlerde yaşamını birleştireceği Ernestine Letoni ile tanıştı. 1933 yılında, Londra´ya gitti. Yıl sonunda Türkiye´ye geri döndü. 1934 yılında, yeni Adam´da ressam olarak çalışmaya başladı.
Akademi Diploma yarışmasında “Yol İnşaatı” konulu resmi ile üçüncü oldu. 27 Aralık 1934 tarihinde 30 resim ile D Grubu Sergisi´ne katıldı. 1 Ocak 1935 tarihinde, ilk kişisel sergisi Bükreş´te Hasefler Galeri´sinde Ernestine Letoni tarafından açıldı. 1936 yılında “Eren” adını verdiği Ernestine Letoni ile evlendi. Tekel Genel Müdürlüğü´nde işe girdi. Vitrin düzenleyici olarak göreve başladı. Sipahi Ocağı sigarasının kapağındaki “Koşan Mızraklı Atlar” figürünü tasarladı. Güzel Sanatlar Akademisi´nin 1936 yılında diploma yarışmasında “Hamam” adlı çalışması ile birinci oldu.

Sovyetler Birliği´ne götürülen Türk Resim ve Heykel Sergisi´ne üç resim ile katıldı. 1937 yılında, akademide Leopold Levy´in asistanı oldu. Nazmi Ziya Güran üzerine bir inceleme kitabı hazırlığına girişti. CHP Yurt Gezisi programı kapsamında Eylül 1938´de Edirne´ye gitti.1 Kasım 1938 tarihinde çıkan “Ses” dergisi yazarları arasında yer aldı. 31 Ekim 1939 tarihinde Birinci Devlet Resim ve Heykel Sergisinde “Figür” adlı yapıtı ile üçüncülüğü Arif Kaptan ile paylaştı. 9 Kasım 1939 tarihinde, askerlik görevini yapmak üzere yedek subay okuluna alındı. Aynı yıl ileride babasını ve annesini ölümsüzlüğe götürecek çalışmalar yapacak olan oğlu Mehmet Hamdi Eyüboğlu dünyaya geldi.

1941 yılında askerlik görevini tamamladı. İlk şiir kitabı “Yaradana Mektuplar” yayınlandı. 1942 yılında, CHP´nin yurtiçi gezileri programı içinde bu kez Çorum´a gitti. 31 Ekim 1942 tarihinde, açılan Dördüncü Devlet Resim ve Heykel Sergisi´nde ikincilik ödülünü kazandı. 1943 yılında, Ortaköy Lido Yüzme Havuzu için ilk duvar resimlerini gerçekleştirdi. 1945-1947 yılları arasında “Mari´nin Portresi”, “Alis I”, “Alis II” gibi önemli portre dizisini oluşturdu. 1946 yılında, Ankara Büyük Tiyatro´nun (operanın) girişindeki kapıların üstüne ikinci duvar çalışmasını yaptı (“Kız kaçırma”konulu bir fresk) . 1946 yılı Kasım ayında UNESCO´nun Paris´te düzenlediği uluslararası sergiye gönderilen resimleri ilgi çekti. 1947 yılında, genç sanatçılardan oluşan “10´lar Grubu”nun kurulmasına öncülük etti. 1948 Ağustos ayında ikinci şiir kitabı “Karadut” yayımlandı.
1950 yılında, Ankara Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi´nde 150 resimden oluşan “Retrospektif” sergisi düzenledi. Birkaç aylığına Paris´e gitti. Paris´te , İnsan Müzesi´nden çok etkilendi. “Güzel yararlı olmalıdır” düşüncesinden hareketle “Yazmacılık” geleneğine yeni bir yorum getirdi. 1950 yılında, Kariye Camii düzenlemesini yaptı. Bizans mozaikleriyle ilgilenmeye başladı. 1951 yılında, “Küçük Sahne”yi süsledi. 1951 yılına kadar boya ile mozaik dokusunda resimler yaptı. 21 Mart 1951 tarihinde, ilk “Yazma Sergisi”ni açtı. Yeni Sabah gazetesinde yazmaya başladı. 1952 yılının Ocak ayından başlayarak 1958 yılına dek düzenli olarak Cumhuriyet gazetesinde yazdı.1953 yılında Yazmaları ve özgün baskıları Philadelphia Print Club da sergilendi. 14 Eylül´de Times dergisi iki renkli sayfa ayırdı.1954 yılında Bedri Rahmi “Türk Tepsisi” adlı motifi ile Steuben Glass adlı bir firmanın tertiplediği yarışmada ödül kazandı ve motif kristale oyularak teşhir edildi.
1954-1957 yılları arasında Hilton ve Divan otellerinde ve KLM İstanbul merkezindeki panoları yaptı. Yugoslovya ve Hollanda hükümetleri tarafından davet edildi. 1955 yılında, TBMM yapısına konulacak resimleri seçecek kurulun başına getirildi. 1956 yılında, Sao Paulo Bienali´nde onur ödülü aldı.Aynı yıl “Canım Anadolu” adlı kitabı yayınlandı. Bedri Rahmi 1957 yılında Tokyo özgün baskı Bienaline katıldı ve “Üçü birden”adlı kitabını yayınladı. Ve aynı yıl içinde “Dokuma, Kilim, Yazma ve Nakış gibi Halk El Sanatları´ndaki motifleri özgün bir stil ile kaynaştırarak, mozaik çalışmalarına yöneldi. 1958 yılında Uluslararası Brüksel Sergisi´ndeki Türk pavyonuna yaptığı 227 metrekarelik çalışmasıyla altın madalya aldı. 1959 yılında, Paris´te Nato merkezine 50 metrekarelik bir pano hazırladı.

1960-1970 yılları arasında yazarlığa ara verdi. 1961 yılında Amerika´ya gitti. Bu dönemde zengin renklerle soyut biçimlere yöneldi. Görülmedik, bilinmedik renkler bulabilmek için denemeler yapmış; plastik tutkal - plastik boyalar – Kum – talaş ve buruşturulmuş Japon kağıdı kullanmıştır. Kendisinin de kabul ettiği gibi ‘Amerika Dönemi´ sanatına başka bir boyut kazandırmıştır. University of California at Berkley´da iki yıl misafir profesörlük yaptı. 1961 Ağustos´da Unicef çoçuklar yararına “Eşeğin Üzerinde Çocuklarını Taşıyan Anadolu Köylü Kadın”motifi Amerika´da kartpostal olarak basıldı. 1962 Aralık ayında New York Modern Art Müzesi “Zincir” adlı resmini satın aldı. 1963-1964 yıllarında Vakko fabrikası , Karaköy tatlıcılar, Manifaturacılar çarşısı panoları yanında çeşitli malzemeleri denedi.Son panosu Etap Oteli girişinde ki “Güvercinler”dir. 1970 yılında, yeniden toplumsal içeriği ağır basan resimler yaptı.
1972 yılında, 33´üncü Devlet Resim ve Heykel Sergisi´nde birincilik ödülü aldı. 21 Eylül 1975 tarihinde yaşama veda etti. :(

1984 yılında, oğlu Mehmet babasının tüm yapıtlarını yayımlamaya başladı. Bilgi Yayınevi tüm yapıtları on cilt olarak yayımladı ( “Dol Kara Bakır Dol”(şiir), “Kardeş Mektupları”, “Resme Başlarken”, “Tezek”, “Delifişek”, “Yukulele”ye Mektuplar”, Bu Anadolu Var Ya”, “Kültür Yokuşu”, “Resim Yaparken”, “Körolası”). Ada Yayınlarında “1001 Bedros”, “Karadut”, “Babatomiler” ve “Yaşadım” kitapları ve Cem Yayınlarında biyografi ve resimlerinden örnekleri içeren ‘Bedri Rahmi´ kitabı yayınlandı .

Son olarak oğlu Mehmet Eyüboğlu´nun anlaştığı İş Bankası Yayınları Bedri Rahmi´nin ve Sabahattin Eyüboğlu´nun tüm eserlerini yayımlamayı kabul etti. Bedri Rahmi´nin nesir yazıları seneler itibariyle İş Bankası devamlı yayınlarında çıkmaktadır. Ailesinin derlediği 1000´i aşkın makalede yeniden okuyucuyla buluşacaktır. İş Bankası Yayınları “Bedri Rahmi Eren Eyüboğlu Aşk Mektupları´nı dört cilt olarak okurları ile buluşturdu.
*

şiirleri(nden):
http://www.facebook.com/photo.php?pid=5019577&fbid=456482003840&id=566763840

resimli şiirleri:
mor gelin
http://www.facebook.com/photo.php?pid=5019771&fbid=456488663840&id=566763840

karadut
http://www.facebook.com/photo.php?pid=5019772&fbid=456488668840&id=566763840

erimek
http://www.facebook.com/photo.php?pid=5019773&fbid=456488673840&id=566763840

çakıl
http://www.facebook.com/photo.php?pid=5019773&fbid=456488673840&id=566763840#!/photo.php?pid=5019774&fbid=456488678840&id=566763840

sitem
http://www.facebook.com/photo.php?pid=5019773&fbid=456488673840&id=566763840#!/photo.php?pid=5019775&fbid=456488683840&id=566763840

kendi sesinden (5 şiir)
bahar ve biz
http://www.bedrirahmi.com/siirler_mp3/00.mp3

mor gelin
http://www.bedrirahmi.com/siirler_mp3/01.mp3

paramparça
http://www.bedrirahmi.com/siirler_mp3/02.mp3

telgrafın tellerini
http://www.bedrirahmi.com/siirler_mp3/03.mp3

tuz
http://www.bedrirahmi.com/siirler_mp3/04.mp3

sitesi
http://www.bedrirahmi.com/

19 Eylül 2010 Pazar

Ölümünün 25. Yılında Ruhi Su’yu Anlamak

sönmez targan. olaylat ve görüşler. cumhuriyet. 19.09.2010
Ruhi Su siyasal nedenlerle uzun yıllar yasakçı bir sanatçı olarak yaşadı. 27 Mayıs devrimiyle gelen göreceli demokratik ortamda onun yeniden sahne aldığını görüyoruz. 1975’e gelindiğinde ise Sümeyra Çakır’la Dostlar Korosu’nu kurarak çoksesli müziğe yöneldi. Birçok ürün “El Kapıları” başlığı ile bir araya geldi. Alanlar, salonlar artık onlarındı. Parti gecelerinde ve toplantılarında dinletileriyle kitlelere eşlik ediyordu.


Kara trenle bir Anadolu yolculuğundayız. Kara bir kış günü ve tren hıncahınç dolu... Yol üstünde uğradığımız kimi duraklarda yolcular aşırı kalabalık nedeniyle kapısından binemedikleri trene pencerelerinden girmeye çalışıyorlar. Bizler daha Haydarpaşa Garı’nda zar zor bulduğumuz bir kompartımana sıkışıp kalmışız.

Yolculuğumuz, kışın Ağrı Dağı’na tırmanmak için Erzurum üzerinden Doğubeyazıt’a değin uzanıyor. Tren Erzurum’a yaklaşırken kompartımanın kapısında elinde sazıyla hayalet gibi bir genç belirdi. Diğer elinde de bir tomar kâğıt... Bizlerden sıkışıp oturmak için yer verilmesini rica etti. Yerel ozanlardan birisiymiş ve geçimini sağlamak için içinde kendi dörtlükleri bulunan bu kâğıtları hem satarak ve hem de içindeki türküleri okuyarak Doğu Anadolu trenlerinde gezinmekmiş işi.

Âşık ve kompartımandaki diğer yolcularla bir süre sessiz kaldık. Yolculardan biri: “Gardaş bir türkü çığır da dinleyek hele” önerisiyle bu sessizliği bozdu. Âşık kıpırdana kıpırdana önce yerine yerleşti, arkasından sazı dizlerinin üzerine alıp yanık bir uzun havayı seslendirmeye başladı:

Erzurum dağları da kar ile boran
Almış dört yanımı da dert ile verem
Sizde bulunmaz mı da bir kurşun kalem
Yazıp ahvalimi de dosta bildirem.”

Yıllar sonra, sanırım 70’li yılların başında, bu uzun ve yanık havayı Ruhi Su’dan kendine özgü yorumuyla dinledim. Bu basbariton sesin ağzında bu yanık hava adeta bir çığlığa dönüşmüştü. Gerçekten Ruhi Su’nun sesinde türküler ağıt da olsa, sevinç de olsa başka bir tat veriyordu insana. Ve ben bu yanık havayı yeniden dinlerken, Doğu’ya giden o kederli demiryollarındaki yolculuğumu anımsadım...

Anadolu ekininin vazgeçilmez kalıtıdır türkülerimiz, ezgilerimiz. Bunlar kırlardan koşarak gelip bugün kentlere ulaşmışsa, bunda Ruhi Su’nun yadsınmaz bir payının olduğu bilinmelidir. Çünkü o, kentlere oturmuş Osmanlı saray müziğinin yanına halk müziğini de oturtmayı becermiş ender sanatçılarımızdan biridir. Hem de bunlara kendine özgü yorumuyla çağcıl ve devrimci bir boyut kazandırarak...


Ender sanatçılarımızdandı
Bunda kendisinin opera eğitimi almış olmasının da etkileri olmuştur kuşkusuz. Gelin bu değişimi Ruhi Su’nun kendi değerlendirmesinden öğrenelim bir kez de: “Batı müziği eğitimi gören ve kendi müziğini yapmak isteyen herkes gibi ben de bu pınarın başına geldim. Kendi hisseme düşen taraftan içiyorum. Bu öyle bir içki ki, içtikçe insanın aklını başına getiriyor.”

Ruhi Su kendisiyle ilgili bu değerlendirmeyi 1942 yılında Radyo dergisinde yapıyor. Aynı yıl Ankara Devlet Konservatuvarı Şan Bölümü’nü, sonradan ünlü bir soprano olacak Saadet İkesus’la birlikte birincilikle bitiriyor. Opera yaşamının yanına şimdi türküler de eklenmiştir. Sesi, Ankara Radyosu’nda 15 günde bir yayımlanan bir izlencede bütün Türkiye’de yankılanıyor. Ama söylediği türkülerini Alevi nefeslerinden seçtiği ve komünizm propagandası yaptığı gerekçesiyle bir süre sonra radyodaki işine son veriliyor. Bu uygulamanın gerekçesindeki haksızlığın nedenlerine inecek değilim. Ama Ruhi Su’nun sanatsal yönü denli politik bir kişiliğinin de olduğu tartışılmaz bir gerçektir. Nitekim 1951 TKP operasyonlarında gözaltına alınır. 1952-1957 yılları arasında 5 yıl cezaevinde yatar. İkinci eşi Sıdıka Su ile bu cezaevi günlerinde tanışır ve kaldığı hücrenin penceresinden kibrit yakarak birbirleriyle iletişim kurarlar. Cezaevi koşullarında gerçekleşen bir nikâh sonunda evlenirler. İlginçtir, o günlerde aynı yazgıyı paylaşan Behice Boran ve Nevzat Hatko nikâh tanıklarıdır.

Cezaevlerinde törpilenmiş ömür
Cumhuriyet Türkiyesi’nin yapısal bir özelliği midir ya da tarihsel bir rastlantı mıdır bilinmez ama yüzyıllık tarihimizin yetiştirdiği nice yazar, düşün insanı ve sanatçının yaşamöyküsünün bu bağlamda bir benzerliğinin bulunmasıdır. Acılarla, çilelerle dolu bir yaşam ve cezaevlerinde törpülenmiş bir ömür... Bu acı gerçek seslendirdiği nice türkünün içinde de kendini duyurur. Örneğin Pir Sultan Abdal’dan alıp söylediği “Ben de Şu Dünyaya Geldim Sakinim” şiirinin bir dörtlüğünde bu şikâyetini şöyle dile getirir:

“Ben de vekil ettim Bar-i Hüda’mı
O da kulu gibi zulüm ede mi
Orda söyletirler bir bir adamı
Kalsın benim davam, divana kalsın.”

Ruhi Su’nun trajedisi daha doğduğu gün başlamıştır. 1912’de doğduğunda Doğu’da Osmanlı - Rus savaşı bütün hızıyla sürüyor, savaşın acımasız ve yıkıcı etkileri doğduğu kent Van başta olmak üzere bölgenin tüm kentlerini yakıp yıkıyordu. Böylesi bir savaş ortamında yaşanan Ermeni tehciri nedeniyle ailesini yitirir. 1915’te, daha üç yaşındayken yetim ve öksüz kalır. Çocuksuz bir ailenin yanına evlatlık olarak sığınır ve ilk adı da Mehmet’tir.

Van’da o yıllar diğer Doğu kentleri gibi açlığın, yoksulluğun ve umutsuzluğun pençesinde kıvranmaktadır. Bunlar yetmiyormuş gibi bir de ağır ve çetin hava koşulları, karakışın kar ve ayazı yaşamayı zorlaştırmaktadır. Aile Mehmet’i de yanlarına alarak Adana’ya göç eder. Ama ne yazık ki Adanada Fransız işgali altındadır. Çukurovalıların “kaç kaç” olarak betimledikleri böylesi bir işgal altında nice Çukurovalı gibi bu aile de ovanın üzerine kanatlarını açmış bir kartal gibi duran Toros Dağları’na sığınır. Ve Mehmet’in dağlarla, ovalarla daha küçük yaşta tanışıklığı böylece başlamış olur. Belki de yaşamın acımasızlığına karşı bir ömür boyu yüksek bir direnme gücüyle karşı koymasında böylesi bir ortamda yetişmiş olmasının da büyük etkisi olmuştur.

Adana’ya döndüklerinde Mehmet’i Öksüzler Okulu’na verirler. Eğitimsel müziğe burada başlar ve yöneldiği ilk müzik aleti kemandır. Ama bu uzun sürmez. Dönemin Başbakanı Recep Peker’in yayımladığı bir genelge gereği, öksüz çocukların askeri okullara alınması gerekmektedir. Mehmet de İstanbul Halıcıoğlu Askeri Okulu’na yazılır ve Ruhi adını da burada alır. Burada da fazla kalamayacaktır. Asıl özlemi olan sanat ve müzik dünyasına kavuşmak için Ankara Müzik Öğretmeni Okulu’na yazılır. Burayı bitirdikten sonra Ankara Cebeci Ortaokulu’nda, Hasanoğlan Köy Enstitüsü’nde bir süre müzik öğretmenliği yapar. Bu süreç onun sanat dünyasında tırmandığı ilk basamaklardır. Daha sonra Cumhurbaşkanlığı Orkestrası, Devlet Operası’nda çalışır. Sol düşünce ve görüşlerle tanışıklığı belki de böylesi bir ortamda gelişmiştir diyebiliriz.

Nâzım Hikmet’in şiirde gerçekleştirdiği sanat ve siyaset ustalığını Ruhi Su da müzikte büyük bir başarıyla denedi. Çünkü ezilen, sömürülen, soyulan halkının sesi olmayı yeğlemişti. Yunus Emre, Köroğlu, Karacaoğlan, Pir Sultan Abdal gibi halk ozanlarının yapıtları onun sesinde ve sazında yeniden yaşam bulurken, Alevi-Bektaşi ekin ve geleneğinin ürünleri de daha geniş toplum kesimleriyle tanışma şansını yakalamıştı.


Anadolu insan sevgisini ve felsefesini türkülerle günümüze taşırken ne demişti: “Benim kâbem insandır. / Kuran da kurtaran da / İnsan oğlu insandır.”

Ruhi Su siyasal nedenlerle uzun yıllar yasakçı bir sanatçı olarak yaşadı. 27 Mayıs devrimiyle gelen göreceli demokratik ortamda onun yeniden sahne aldığını görüyoruz. 1975’e gelindiğinde ise Sümeyra Çakır’la Dostlar Korosu’nu kurarak çoksesli müziğe yöneldi.
sönmez targan. olaylat ve görüşler. cumhuriyet. 19.09.2010

‘Ummaktır Yaşamak...’

Bir Akdeniz sabahında uyandığımda; geceleri Lefkoşa ve Magosa üzerindeki iri yıldızları, Girne’de şafak sökerken ışık selinin denize akışını düşündüm...
Miklós Radnóti’nin dizeleriyle oyalandım biraz, Can Yücel’i, Ahmed Arif’i anımsadım...
Uzaklarda bir müzik sesi eşliğinde; genç kızlar, delikanlılar şarkılar söylüyordu, Miklós’un dizelerini okurken:
“Ey bizi kırbaçlayan kara kanatlı savaş!
dehşetin geziyor sınır boylarında
kimse ekmiyor öbür yanda, kimse biçmiyor.
Yok artık, bağlarda devşiren parmaklar da”
İçimde bir çığlık, bir başkaldırı...
Yüreğimde soğuyan bir umut...
Akdeniz güneşi bile ısıtamıyor onu...
Yıldızlı bir gecenin içinde Vivaldi çalıyor...
Bir şarkı yükseliyor kıyıdaki tekneden:
“Rüyalarında geleceğim bazen
beklenmedik bir konuk gibi uzaktan.
Sokakta bırakma beni
kapıyı sürgüleme üstümden
............
Usulca gireceğim. Oturacağım ses çıkarmadan,
gözlerimi dikeceğim seni görmek için karanlıkta.
Sana bakmaya doyunca,
bir öpücük konduracak ve çekip gideceğim.”
Yaşamı sakın ola ki sürgülemeyin, kapıyı açık bırakın... Uzayıp giden özlemlerin... Sevincin ve tutkunun... İnsan olmanın onurunun... Demokrasi ve özgürlüklerin geliştirilmesinin...
Yannis Ritsos’un göklerine inanırdım gençliğimde, denizlerin derinliğine...
Kul değil birey olmanın değerine.
Birey olmak göçük altında kaldı, kulluk yaşam biçimi şimdi...
Yazık!
***
Karamsar bir yazı bu, biliyorum...
Soğumuş umutları ısıtmak gerek.
Suat Taşer’in “Umut” şiiri geliyor aklıma o anda:
“Yaşamak ummaktır.
Yeşil yapraklar umar
şu beli bükülmüş ağaç,
yelkenler, rüzgâr umar
bir kız tanırım, sarışın
sevgilisini esmer umar.
........
Aç karnına istiklal umar
Bombay’lı amele, Cava’lı topraksız,
Hamburg’lu anne ekmek umar,
Paris’li çocuk intikam
ben sulh umarım
Ramazan oğlu Recep
kışlanın duvarına vermiş sırtını
memleketten mektup umar
ve her talim dönüşünde,
her nöbete çıkışında tezkere umar.”
Ben toy bir gazeteciyken tanımıştım onu... Ve yukarıdaki şiiri İzmir Kemeraltı’nda “Veysel Çıkmazı”nda bir meyhanede okuyup, şöyle demişti:
“Ummaktır yaşamak.
Zaman bizim dostumuzdur,
unutma en az hürriyet kadar...”
Zamanın sayfaları gibi delik deşik yüreğim... Ahmed Arif gibi hasretinden prangalar eskittim... Can Yücel gibi Akdeniz yaraşıyordu bana...
“Hayatta yattık dün gece
Üstümüzde meltem
Kekik kokuyor ellerim hâlâ
Senle yatmadım sanki
Dağları dolaştım”
***
Lefkoşa ve Magosa yıldızların altındaydı önceki gece.
Akdeniz çiçeklenmiş, pastırma yazı başlamıştı çoktan...
O bulanık ırmaklar, yas kalabalığından arındırılmış çocuklar geldi aklıma. Hayıflanmalar, sevinçlerle, acılarla örülmüş yazgılar.
Katillerin, işkencecilerin aramızda dolaştığı, din bezirgânlığının “demokrasi” sanıldığı unutkan bir toplumduk.
Kaç kişi tanırdı Bedrettin Cömert’i, Doğan Öz’ü, Necdet Güçlü’yü, Orhan Yavuz’u?
Acılarımız o yüzden dağlıyordu yüreğimizi, Ahmed Arif’in dizelerinde olduğu gibi:
“Bir kaçıncı bahara kalmıştır vuslat
Kalbim, bu zulümlü sevda, kar altındadır.”
Sanki Karanfil Sokağı’nda bir camlı bahçedeydim... Belki de İzmir’de Kordon’da... Işık Yenersu, Rutkay Aziz ve Rahmi Saltuk’la rakılarımızı yudumluyorduk bir gece yarısı.
Kaçak düşlerimi yakalamaya çalışıyorum, bakmayın siz benim umutsuz ve hüzünlü olduğuma...
Bir gün işçi sınıfının, devrimcilerin, yurtseverlerin şöleni olacak bu ülkede. O iri yıldızlar parlayacak gökyüzünde. Göcek koylarından selam gönderilecek tüm sevenlere...
Onların diliyle konuşulacak...
***
Ey benim yurdumun güzel insanları...
Sizin için yazılmıştır bu yazı...
Bilmem sesimi duyuyor musunuz, yoksa uyumayı hep böyle sürdürecek misiniz?
Belleğimde hüznün bir şarkısı... Vivaldi çalıyor yine... Suat Taşer, Can Yücel, Ahmed Arif gülümsüyor...
Doğan Öz, Ümit, Bedrettin, Uğur Mumcu, Musa Anter, Ahmet Taner Kışlalı, Orhan ve Onat bakın el sallıyorlar...
Görebiliyor musunuz?

hikmet çetinkaya. politika günlüğü. cumhuriyet. 19.09.2010

Allianoi Gömülürken...

Çığlıkları duymuyor musunuz? Sağır mısınız? Gözleriniz görmüyor mu? Kör müsünüz? Vicdanınız yok mu? Ne biçim insansınız siz?
Göz göre göre katliamı başlattılar. Dev vinçler ve yüzü aşkın işçi harıl harıl antik kentin üzerini örtüyor. Sanki tarihten silinebilirmiş gibi... Sanki yok edilebilirmiş gibi...
12 yıldır Allianoi kazılarını yürüten, her taşı, her taşın her çıkıntısını, her kıvrımını, her zerresini gözünün nuru gibi koruyan Ahmet Yaraş’ın parçalanan yüreğiyle birlikte tarihi de sulara gömecekler.
Antik Anadolu’nun en değerli hazinelerinden biri, İzmir Bergama’daki antik sağlık merkezi, termal sularıyla, termal tedavileriyle, tarih ve coğrafyaya, sanat tarihine, kültüre imza atmış bu merkez AKP’nin kararıyla sulara gömülecek.
Efendim “AKP’nin değil, bilimsel kurulların kararı...” diyecek olursanız... Sakın ha! Birkaç gün önce Cumhuriyet’te yayımlanan Ozan Yayman’ın “Allianoi Beş Kurul Eskitti” yazısını yeniden okuyun.
2005’ten başlayarak, ilk bilim kurulunun hazırladığı “burayı korumanın evrensel bir sorumluluk olduğu”nun bildirildiği ilk rapordan başlayarak kurulların nasıl değiştirildiği; ısrarlı ve azimli çabalar sonucu adım adım istenilen türde raporlar alınıncaya dek nasıl uğraşıldığı açık seçik ortaya konuyor. Beş raporun da özetini okuyun. Mahkemeler, bozulan kararlar, Danıştay’dan dönen kararlar, yetki tartışmaları, yeniden mahkemeler, yeniden değişen raporlar... Ve sonunda geçen ay çıkan üzeri kumla örtülsün, sular altında kalsın, ileride kurtarmaya bakarız kararı...
Bu arada çeşitli sivil toplum kuruluşlarının tepkileri. Başta Tarkan olmak üzere nice sanatçının desteği, sayısız gazetecinin çabası, hiçbiri işe yaramadı! Allianoi Girişim Grubu, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği, CUMOK ve daha nice sivil toplum kuruluşu, üniversiteler, bilim insanları hâlâ çabayı sürdürüyor.
“Herkes kendi işiyle ilgilensin, sanatçı arkadaş sanatıyla ilgilensin” gibi elle tutulur yanı olmayan söylemlerden, “Zaten öyle bir yer yoktur” rezilliğine ulaşan politikalara tanık olduk.
AB kararlarını bile yok sayan AKP’nin bu ısrarı neden?
Nedir bu hırs? Nedir bu inat? Nedir bu tarih, kültür düşmanlığı?
Bu soruların yanıtını da iki gün önce Oktay Ekinci açık seçik veriyordu:
Yanıt şu: “Yöre köylülerine verilen ‘tarlalarını sulama projesi’ sözünün ‘oy’ uğruna yerine getirilmesi hırsı!”
Şimdi dönüyorum baştaki “Çığlıkları duymuyor musunuz? Sağır mısınız? Gözleriniz görmüyor mu? Kör müsünüz? Vicdanınız yok mu? Ne biçim insansınız siz?” çağrıma...
Hayır, bakanlara, hükümetin başındakilere değil bu sesleniş. “Yandaş” diye bildiğimiz gazetecilere... Aylardır hükümetin sözcülüğünü yapan, bizi yönetenlerin ne denli bilgili, aydın, demokrat, liberal, ileri görüşlü olduklarını her gün sütunlarında ve televizyon ekranlarında anlatanlara söylüyorum... Hadi, ha gayret, biraz da sizler çevirsenize gözlerinizi Allianoi’ye... Oradan yükselen çığlıklara biraz kulak versenize!
www.zeyneporal.com
zeynep oral. esintiler. cumhuriyet. 19.09.2010

ÇAĞRILMAYAN YAKUP

          I
          Kurbağalara bakmaktan geliyorum, dedi Yakup
          Bunu kendine üç kere söyledi
          Onlar ki kalabalıktılar, kurbağalar
          O kadar çoktular ki, doğrusu ben şaşırdım
          Ben, yani Yakup, her türlü çagrılmanın olağan şekli
          Daha hiç çağrılmadım
          Biri olsun "Yakup!" diye seslenmedi hiç
          Yakup!
          Diye seslenmedi ki, dönüp arkama bakayım
          Ve içimden durgun ve çürük bir suyu düşüreyim
          Ceplerimdeki eskimiş kağıt parçalarını atayım
          Sonra bir güzel yıkanayım da.
          Ben size demedim mi.

          Evet, kurbağalara bakmaktan geliyorum
          Sanki böyle niye ben oradan geliyorum
          Telaslı, aç gözlü kurbağalara
          Bakmaktan
          Bilmiyorum
          Bilmiyorum, bilmiyorum
          Ben, yani Yusuf, Yusuf mu dedim? Hayır, Yakup
          Bazen karıştırıyorum.

          Bazen karıştırıyorum ya, çok uzun bir gündü
          Sonra bu çok uzun günün sıcak bir günü
          Kediler kırmızı alevler halinde koşuyordu
          Onlar işte hep boyuna koşuyordu
          Birileri çıkıyordu ordan burdan

          Hiç çıkmamak halinde ve olgun
          Birileri çıkıyordu
          Geceden kalma bir lamba yanıyordu, açık
          Bir pencerenin sokağa doğru içinde
          Bu uyum korkunçtur Yakup!
          Yakubun olması korkunçluğudur bu
          Dünyanın insana doğru içinde
          Yakup, Yakup!
          Burdayım, yani ben.. evet, geliyorum
          Lambayı söndürmesinler, geliyorum
          Siz bütün lambaları yakın, evet
          Ben, yani Yusuf, Yusuf mu dedim? hayır, Yakup
          Bazen karıştırıyorum.

          Ve kendine bilinmeyenler yaratan Yakubum ben, iyi ya
          Durduğum bir gündü, diyorum, bütün ilgiler sizin olsun
          Her türlü bir şeyler sizin olsun, ben artık
          Hep böyle istiyorum, ayıp degil ya
          Durduğum bir gündü, diyorum, yüzümü göğe doğurduğum
          Bir gündü ve yaşar gibi kaldığım bir yaşama içinde
          Ve yollarda ölü baykuşlar bulduğum
          Bir ölünün günü boyayan renginde
          Çürük evler bulduğum, içleri sonsuz kayalar
          Kayalardan dondurmalar sorduğum
          Ben, yani Yakup, Yakubun hiç çağrılmamış şekli
          Kim bilir ne diyordum
          (Kim bilir ne diyordu bir baykuş yaratıldığına
          Bir baykuş tarafından
          Ve bütün baykuşlar o bütün baykuşların arasında ne oluyordu
          Ben ne oluyordum.)

          Bütün iskemleler ağır ve hastalıklı
          Bir gidip bir geliyordum kendime aptallaşarak
          Bunu Yakup söyledi
          Dedi ki, çünkü herkes Yakubu yaşıyordu, bense
          Çöllerden ve kızgın güneşlerden icatlar yapıyordum
          Kızgın kağıtların üstüne
          Ve alevler halinde dünya bana dokunuyordu
          Ve ayakta soğuk bir bira içmiş kadar bir anlamım oluyordu bazen
          Ölüyordu ve bir de
          Bir otobüse bindiğim, biletçinin bilet bile kesmek istemediği ben
          Kendimi koruyordum
          Bunu bana Yakup söyledi
          Öyle bir Yakup ki bu, onca din kitaplarının sözünü bile etmediği
          Kimsenin sözünü bile etmediği bir Yakup
          Ben
          Bunu hep biliyorum
          Bunu hep biliyorum ve işte
          Özgürüm, cezasız duruyorum.

          II
          Kurbağalara bakmaktan geliyorum
          Dedi Yakup, bunu kendine üç kere söyledi
          Telaşlı, açgözlü kurbağalara
          Bakmaktan geliyorum. Ben sanki Yusuf
          Ve Yusuf değil
          Her gün bir tahtaboşta asılı duruyorum
          Ve durmuyorum. Ben işte Yakup
          Yok artık karıştırmıyorum.

          Taş merdivenleri ağır ağır çıktım, bunu ben böyle yaptım
          Eski taş merdivenleri. Yanımdan bir sürü adam
          Geçti ve kolayca gittiler
          Müzik aletleri renginde ve pırıl pırıl gittiler
          Yanan güneşin altında
          Onlar ki.. onlara benzer şeyleri ben çok gördüm
          Ve onlar bir zamanı tamamladılar, öyle yaptılar
          Ve sordum
          Yakup daha başka nasıl bir Yakup olsun
          Ve onlar daha başka nasıl bir onlar olsunlar ki
          Yakup ve onlar nasıl olsunlar. İşte ben taş merdivenleri
          Kurbağalara bağlayan taş merdivenleri
          Durmadan kendimle karıştırıyordum
          Kimse beni tutup çıkarmıyordu
          Vıcık vıcık taşlar duyuyordum ayaklarımın altında
          Anlamsız, yapışkan bir yığın taşlar
          Yoruldum! bunu sanki biri söyledi
          Yakubun biri
          Ara katta bir pencerenin önüne ancak gelebildim
          Kendime bir isim düşünerek
          Birden ki bir isim düşünerek kendime. Hayır bu kimse değil
          Ancak gelebildim

          Aşağıda bir luna park kımıldıyordu. Ah kurbağalara bakmam gecikecek
          Luna park kımıldıyordu, hem öyle değil
          Bu uyum korkunçtur Yakup
          Bir yokluğun kımıldamaya doğru içinde
          Ve sen ki böyle tanımlanırsan Yakup
          Yakuup!
          Bir şey ki seni çağırıyor, o şimdi ne olmalı
          Gene bir Yakup olmalı bu, Yakup
          Kurbağalara bakman gecikecek, bunu ben nasılsa söylüyorum
          Nasılsa ben bunu bir kere söylüyorum
          Güneşe kırmızı top taşıyan bir adamın tahta bacağını cök yakıyordu ki
          Adam içinden bağırdıkça dünya
          Ters yonden yaratilıyordu, diyebilirim
          Bir öğle üzeriydi adamın içindeki kalp
          Kan kalp
          Kırmızı top
          Yakıcı dönüşümler çıkaran
          Belli ki susmak yaratılmamış şekliydi dünyanın
          Öyle değil mi Yakup
          Hemen hemen öyleydi, Yakup bunu söyledi
          İyi ki söyledi. Ara katta bir pencerenin önüne ancak gelebildim
          Şimdi bir kurtarabilsem ayaklarımı
          O benim ayaklarimı.. taşlardan
          Bir kurtarabilsem
          Saat on ikiyi gösteriyordu ki, ben nerdeydim
          Bir zamansızliğın Yakuba doğru içinde
          Saat on yediyi ve yirmi biri
          Gösteriyordu ki, ben nerdeydim
          Her saniyedeki ve işte her saniyedeki
          Ben, yani Yakubun o dağılgan şekli
          Nerdeydim.

          Bilmem ki. Bir avukat benim ellerimi tuttu. Gözlüklü bir kadındı bu, iyi mi
          Kim bilir bir çağın neresinden burada. Anlaşılması
          Yoktu ki. Kendine özgü bir duruşu
          Yoktu ki. Pek güçlü kolları vardı yalnız
          Ne diyordum, ben işte Yakup
          Çekiverdi beni taş hamurun içinden
          Pek öyle gürültüyle değil
          Bir başka yapışkanlığın içine
          Çekiverdi beni
          Göğüsleri pek hoştu, ipekli bir giysinin altındaydı onlar
          Sonra elleri ve kalçaları pek hoştu
          Kılların ve bütün oynak yerlerin ölümlere doğru içinde
          Bacaklarıyla bir şeyler bir şeyler bir şeyler yapıyordu artık
          Onu ben çok iyi görüyordum. Ama çarşaflar, öyle bir takım
          kıpırdanmalar
          araya
                  giriyordu
          Engelliyordu bizi
          Ter içindeydik. Ellerimden çekiyordu. Ter içindeydik
          Beni kurtarmak istiyordu, bir isim gibi Ben'i
          Ter içindeydik
          Terlerimiz üstümüzde duruyordu, yıkanmış yeni kaplar gibiydik
          Üstümüzde olgun ve kararsız su tanecikleri bulunan
          Biz Yakup
          Biz gözlükten, taş hamurdan ve beyaz çarşaflardan
          Ve biraz hiç çağrılmamaktan yapılmış
          Kurbağalara geldik.

          III
          Kurbağalara bakmaktan geliyorum
          Dedi Yakup, bunu kendine üç kere söyledi
          Masalarda oturmuşlardı. Ben oradan geliyorum
          Yazı makineleri, kağıt sesleri
          Ben oradan geliyorum.

          Önce bir kenarda durdum, hiç kimse beni çağırmadı
          Sonra bir yer bulup oturdum. Hadi bir sigara iceyim dedim
          Olmaz, dedi mubaşir kıliklı kurbağanın biri
          Belli ki yeni tıraş olmuştu, bana yakasından bir kopça eksik gibi geldi
          Öyleyse peki, dedim, ayağa kalktım, şöyle bir duvara dayandım
          Bu kez de duvarlarda sanki duvarca bir sözdizimi
          Olmaz ki, Yakup!
          Peki Yakup ne yapsın, bu aklımdan bile geçmedi
          Herkesin durduğu bir yere gittim. Ben Yakup
          Ya onlar kimdi
          Aralarına aldılar beni. Artık ben hiçbir şey göremiyordum
          Biri bir şeyler söylüyordu yalnız, yüksekce bir yere oturmuş
          Onu ben duyuyordum
          Duyuyordum, sesi başımın üstünden dünyaya yayılıyordu
          Ve "Yakup" sesini ancak anlıyordum. Yakubun ötesinde
          Birtakım sözler ediliyordu, onları ben anlamıyordum
          Anlamıyordum ama, iyi sözler söylemiyorlardı benim için
          Sonra bir sey daha vardı anlamadığım: yani ben neydim ki, ne yapmış
          olmalıyım
          Ben, yani Yakup
          Dedim ki kendi kendime, insan ne söylerse söylesin
          Ve ne yaparsa yapsın, öyle değil mi
          Bütün bunlar bir bir kalacaktır yaşamanın içinde
          Diye düşündüm ya ben
          Ben, yani Yakup
          Butun gücümle bunu bağırdım
          Ben ki bağırdım işte, bütün kurbağalar bir olup beni dışarı çıkardılar
          Bir odaya aldılar beni, ellerime gözbebeklerime
          Daha başka yerlerime de baktılar
          Sonra bilmiyorum ki, kapıyı gösterdiler bana
          Ben, Yakup, beni hiç kimse çağırmadı
          Sokağa çıktım, bir sürü yerlerden geçtim. Şimdi
          Hatırlıyorum da, bir deniz kıyısında azıcık durabildim
          Yosunlar, kumlar, şeytan minareleri
          Ve kumlarda katılaşmış kıvrımlar
          Bağırdım, bağırdım, bağırdım
          Tanrının ayak izleri!
          Tanrının ayak izleri!

          IV
          Kurbağalara bakmaktan geliyorum. Ben Yakup
          Bunu Yakup söyledi
          Yıkanmış çamaşırlar duruyordu odamın penceresinde
          Gök işte bu beyazlıktan azıcık alıp veriyordu, diyebilirim
          Bir kırlangıç onu kirletmese
          Ki onlar o kadar çok siyahtırlar ki, ben
          Onları hiç sevmem
          Ve demek ki benim odamda hiç kimseler yoktur
          Odamın düşünülmesi halinde bile
          Kimseler yoktur
          Biri sanki çarşıya çıkmıştır sürekli bir biçimde
          Ve biraz da çarşılar
          Ve durmadan satılan o kırık dökükler bitmez ki
          Bitmesin
          Çünkü bir gün bir boy aynası satın almak istiyorum ben
          Kirli ve eski
          Bir at arabasının aynaya doğru büyüyen içinde
          Onu ben taşıtmak istiyorum, caddelerin
          İntiharlara doğru büyüyen içinde
          Ben, yani Yakup
          Kurbağalara bakmaktan geliyorum işte
          Açgözlü, mor kurbağalara
          Akşama doğru bir dilim ekmek yiyeceğim belki
          Bir bardak da süt içeceğim. Sonra
          Bir güzel uyumak istiyorum, bütün gün çok yoruldum
          Ben
          Gözlükten, taş hamurdan ve çarşaflardan
          Ve biraz hiç çağrılmamaktan yapılmış Yakup
          Uyumak istiyorum.

          Ve sabah bunları bir bir kendime anlatacağım
          Yakubun gene bir yokluğa doğru büyüyen içinde.

Edip CANSEVER