29 Nisan 2018 Pazar

birhan keskin/ dize dize...

Birhan Keskin, (d.1963 Kırklareli) Türk şair/yazar.
  • Aşk iki kişi arasında asla eşitlenmeyendir.
    Ben bir Divan şairi değilim ki sevgilim,
    Sana bercesteler düzeyim
    Yine de giderayak gözlerine, ellerine, ayaklarına
    Tutulmuşluğumu herkes bilsin isterim.
    • Y'ol, Metis Yayınları, Nisan 2006.
  • Sevgilim sabahın erkenini seviyor,
    ben geceyi ve esmerliğini onun
  • Dünya soğur, akşam serinlerken,
    benim sensiz sevinecek bir şeyim yok.
    Kılı kırk yardım, altını üstüne getirdim ve işte en geniş cümlem:
    İçimi açtım sana.
    İçini açmak için.
  • Hayatımda ne varsa şiirimde de o var.
  • Günler öylece kendi kendine geçsin diye bir camın arkasında durdum.
    Bana dokunmasın hiçbir şey, hiçbir şey yarama merhem olmasın
    iyileşecekse, hiçbir şeysiz iyileşsin diye bir camın arkasında durup
    akan hayata ve zaman baktım.
  • Dünya yordu bizi.
    Benim de söyleyemediklerim var.
    Hiç söyleyemeyeceğim onları belki de...
  • Bak, bütün tınılar isyan.
    Bütün kemanlar gece.
    Duysana, kopuk ve uzak bir şeyler var aramızda.
    Ya beni bırak,
    ya sarıl bana.
  • Bilme, tanıma beni.
    Merdivenleri üçer beşer çıkmanın sevinci yok içimde.
  • Ben zaten o ilk acıyla ölmediğimde çok gücenmiştim hayata.
    • Y'ol, Metis Yayınları, Nisan 2006.
  • Çocukluğun o uzak, yarı gölgeli bahçesi gibi bir yerdeydim ben. Kimse kimseye, göz göze nasıl bakar bilmezken. O benim gözlerime niye öyle nasıl öyle bakmıştı ki, ben sağ elimle kalbimi yoklamıştım.
    • “Bürokratların dolaplarına hayırrrr” (öykü), Murathan Mungan'ın seçtikleriyle Kadınlar Arasında, Metis Yayınları, Şubat 2014.
  • Dünya ne ki sevgilim
    benim sana yaptığım kubbe yanında?
    Düşsün, olsun, bırak,
    içinde yıldızlar patlıyor.
    Kolaydır inanmak kadar inanmamak da.
    İster sal kendini dünyaya, ister kal yanımda.
    Her şeyden öte öyle sevdim ki ben seni
    Yoluna baş koymak diyoruz
    Biz barbarlar buna.
    • Y'ol, Metis Yayınları, Nisan 2006.
https://tr.wikiquote.org/wiki/Birhan_Keskin

27 Nisan 2018 Cuma

Bir Mayıs günü sana tebrik eylerim

Gazeteci ve Yazar Ercüment Akdeniz, 1 Mayıs’ın Türkiye’deki tarihini Evrensel Pazar'a yazdı.

*

Bir Mayıs günü sana tebrik eylerim

Özünde bir burjuva devrimi olan Fransız devrimi, bütün monark yönetimler gibi Osmanlı İmparatorluğu’nu da sarstı. Dalgalar halinde gelen ve 100 yıla yayılan milliyetçi akımlar karşısında imparatorluğun parçalanması kaçınılmazdı.

1789 Fransız Devrimi’nin 100. yıl dönümünde vuku bulan bir hadise, Osmanlı’da yeni bir dalgalanmanın önünü açacaktı. Zira 1889’da toplanan 2. Enternasyonal 1 Mayıs’ı işçi sınıfının beynelminel birlik, mücadele ve dayanışma günü ilan etmişti. Osmanlı’da güçlü bir sanayi olmamasına karşın; ulaşım, liman, tütün, pamuk, taşımacılık, tersane vb iş kolllarından işçiler bu çağrıya kayıtsız kalmadı. 1889’un 1 Mayıs çağrısı 15-20 yıl içinde etkisini gösterdi ve İzmir’den Üsküp’e uzanan kutlamalar, sınıf mücadelesine yeni bir boyut kazandırdı.

Osmanlı’da işçi sınıfı yapısı çok dilli, çok dinli, çok milliyetli bir yapıydı. Bu nedenle gerek sendikalaşma (ilkel işçi birlikleri) gerekse siyasal örgütlenme (ilkel sosyalist gruplar) bu yapıyı gözetmek zorundaydı. Öyle ki basılan mecmua ve bildiriler bazen üç bazen de dört dilde yazılabiliyordu. Bu tip örgütlenmelerin uç verdiği İzmir, Selanik, Üsküp, İstanbul, Van gibi şehirlerde gayr-i müslim kadroların önemi tartışılmazdı. Ne ki Trablusgarp ve Balkan savaşları ve Ermenilerin yerinden yurdundan edilmesi sonrasında bazı işçi merkezleri Osmanlı toprakları dışında kalacaktı. Üstüne bir de 1. Dünya Emperyalist Savaşı (1914-18) çıkınca Osmanlı’da işçi hareketi hepten geriye çekilecek ve henüz embriyo halindeki 1 Mayıs’lar bir süre nefessiz kalacaktı.

SOVYET ELÇİLİĞİNDE BİR KUTLAMA
İmparatorluk yıkılırken ulusal bağımsızlığını ilan eden cumhuriyet henüz uluslararası statüsünü tam olarak netleştirememişti. Üstelik İstanbul hâlâ işgal alındaydı. Yeni rejimin önünde 1921 Londra Konferansı vardı. Ne var ki Türkiye bu konferansta batı cephesini yanına alamadı. Üstelik İngiliz emperyalizmiyle hareket eden Yunan ordusunun yeni bir taarruza geçeceği konuşuluyordu. Tam da bu süreçte Kemalist yönetim SSCB’ye göz kırptı ve diplomaside pragmatizme kanat açtı. Oraya gelene kadar; her ne kadar Mustafa Suphi ve yoldaşları öldürülmüş (29 Ocak 1920) ve TKP daha kuruluş aşamasında ağır yara almış olsa da rejimin böylesi bir makas değişikliğine gitmesi kaçınılmazdı. Çünkü yeni işgal ve yaptırım tehdidi altında SSCB’nin mutlak desteğine ihtiyaç vardı. SSCB’nin Ankara Büyükelçiliği’ne atanan S.İ Aralov, 26 Ocak 1922’de göreve başladığında Sovyetler Birliği- Türkiye ilişkileri artık zirve yapmıştı. Bu durumda 1 Mayıs’ın, Ankara Sovyet Elçiliği’nde düzenlenmesine kim ne diyebilirdi?

Etkinliğin düzenleyicisi Türkiye Halk İştirakiyun Fırkası (THİF) idi. Elçilikteki törene, Türkiyeli sosyalistlerin yanı sıra Meclis’ten de bazı mebuslar katıldı. Fakat kutlamanın içeriğine, sınıfın taleplerinden daha ziyade savaş koşulları ve işgal tehdidi damga vuracaktı.

Elçilikte yapılan kutlama, Ankara’da düzenlenen ilk 1 Mayıs töreniydi. Fakat yarım asrı aşkın süre Ankara’da 1 Mayıs bir daha kutlanamayacaktı. Zira rejimin SSCB ile olan münasebeti yeniden “batı” çizgisine çekildiği vakit, korkunç bir baskı devreye konacak ve THİF kapatılacaktı. 1 Mayıs da bu vakitten sonra -komünist kışkırtıcılığa yol açtığı gerekçesiyle-yasaklıydı artık.

Bu gelişmelerin hemen akabinde yapılmış olan ve SSCB- Türkiye ilişkilerini temsil eden Taksim’deki “Cumhuriyet Anıtı” ise; genç cumhuriyeti selamlayan nice törenler görmesine karşın 1 Mayıs kutlamalarına tanık olamayacaktı. Mustafa Kemal Atatürk’ün yanında bulunan general Mihail Frunze ve Kliment Voroşilov’un heykelleri ise sadece Sovyet yardımına duyulan minnettarlığın bir simgesi olarak kalacaktı.

YENİ HAYAT
Ankara’daki ilk ve son 1 Mayıs etkinliğine imza atan TİHF, Paris Komünü’nün 51. yılına da çok hızlı giriş yapmıştı. Öyle ki; fırka, kendi yayın organı olan “Yeni Hayat”ın ilk sayısını 18 Mart 1922 tarihine denk getirmişti.

Derginin üstünde ‘Bütün dünyanın emekçileri birleşiniz’ çağrısı yer alıyordu. Yeni Hayat 7. sayıya ulaştığında Türkiye’de ilk kez “1 Mayıs Fevkalade Nüshası” (1 Mayıs özel sayısı) yayınlanıyordu. Türkiye işçi sınıfına “yeni bir hayat” tahayyülü sunan dergi şunları diyordu:

“Amele kardeş, yoldaş, arkadaş!

Bir Mayıs günü sana tebrik eylerim. Bugün mefkûremiz henüz çocuk halindedir. Ati o koca saadet-i beşer sizindir. 1 Mayıs Bayramı ileride göreceksiniz ki umum insanların umum milletlerin bayram günü olacaktır. Çünkü o vakte kadar herkes çalışacak ve bayramlar yalnız çalışanların olacaktır.

Mecmuamız 1 Mayıs Bayramını umum cihan amelesine tebrik etmeyi kendisine en büyük şeref bilir.”


İŞGALE MEYDAN OKUDULAR
1 Mayıs 1922 - İmalat-ı Harbiye işçileri1. Dünya Emperyalist Paylaşım Savaşının ardından İstanbul’da ilk 1 Mayıs 1921’de kutlandı. Ne var ki İstanbul o sıra hâlâ emperyalist işgal ve işbirlikçi yönetim altındaydı. Böylesi bir konjonktürde kentte 1 Mayıs kutlamak “ihanet” ile eş anlamlıydı ve cezası son derece ağırdı. Nitekim Türkiye Sosyalist Fırkası’nca (TSF) gündeme gelen kutlama girişimi de aynı sertlikle karşılandı. Beynelmüttefikin Zabıta Komisyonu Reisi Miralay Ballar, İkdam gazetesinde bir bildiri yayımlayarak işçileri şöyle tehdit etti: “1 Mayıs gösterilerine izin verilmeyecek, emre karşı gelenler şiddetle cezalandırılacak!”

Fakat ne TSF’de, ne de işçilerde bu tehditlere pabuç bırakacak göz vardı. TSF, vakit geçirmeden 1 Mayıs tarihli Vakit gazetesinde komutana meydan okudu. Yayınlanan bildiriye göre 1 Mayıs kutsal bir bayramdı ve bütün işçilerin bu bayrama katılması bir vazifeydi. Şehir karanlıkta kalmasın diye sadece “elektrik aydınlatma ameleleri” 1 Mayıs’ta çalışabilirdi!

Sonuç müthişti! İşçilerin işbırakma ve eylemlere katılımı beklenen sayının üzerindeydi.

Bir yıl sonra, 1 Mayıs 1922’de yapılan kutlamalar hem daha örgütlü hem de bir önceki yıla göre daha görkemliydi. Nitekim fırka, cemiyet ve esnaf birliklerinin kurduğu ‘1 Mayıs Komisyonu’na şu kuruluşlar katılmıştı: Türkiye Sosyalist Fırkası, Türkiye İşçiler Derneği, Beynelmilel İşçiler İttihadı, Sosyal Demokrat Fırkası, Türkiye İşçi Çiftçi Sosyalist Partisi, Ermeni Sosyal Demokrat Fırkası ve Esnaf Cemiyetleri.

Şişli Pangaltı’da toplananan işçiler, kollarında kırmızı pazubentlerle Kâğıthane’ye yürümüşlerdi. En önde bulunan bando ve mızıka takımı “Beynelmilel” (Enternasyonal) marşını çalmıştı. Kağıthane’de yapılan konuşmalarda ise hem işçilerin ekonomik talepleri sıralanmış hem de işgal protesto edilmişti.

YARIM ASIRLIK YASAK
13 Kasım 1918’de işgal edilen İstanbul 6 Ekim 1923’te kurtulmuştu. Ama işin acı yanı; işgal altındayken kutlanan 1 Mayıs’lar, kurtuluştan sonra tam yarım asır boyunca yasaklı kalacaktı! Aynı yıl içinde Meclis tarafından ilan edilen “Amele Bayramı” ise; işyeri, sokak ve meydanlar için uygulanan kutlama yasağının bir perdesiydi artık. 1 Mayıs, işçi bayramı olmaktan çıkmış tipik bir devlet bayramı haline gelmişti.

Devletin böylesi bir makas değişikliğine gitmesinde şüphe yok ki 1922-23 Lozan Konferansı’nın büyük etkisi vardı. Zira Türkiye’nin kapitalist batı dünyasına entegrasyonu esasen bu konferansta karar altına alınmıştı. 17 Şubat-4 Mart 1923 tarihleri arasında gerçekleşen İzmir İktisat Kongresi ise bu yönelime uygun olarak kapitalist kalkınmanın köşe taşlarını döşemişti.

1 Mayıs 1923’te çok ilginç bir gelişme daha yaşanacak ve imzalanan mübadil değişimi anlaşmasıyla işçi sınıfı yapısı daha da parçalanacaktı. Tam 19 maddeden oluşan sözleşmeye göre Türkiye topraklarındaki Rum/Ortodoks nüfus ile Yunanistan topraklarındaki Türk/Müslüman nüfus yer değiştirecekti. Bu karar işçi sınıfı içinde yer alan mücadeleci unsurların da yerinden edilmesi anlamına geliyordu.

1924 yılı, kitlesel 1 Mayıs kutlamalarına resmi yasak mührünün vurulduğu yıldı. 1925’te çıkarılan “Takrir-i Sükun Yasası” ise diğer birçok yasağın yanına “işçi bayramını kutlamayı” da ekledi. Öyle ki bu yasak ancak 1935 yılına gelindiğinde “esnetilebildi” ve 1 Mayıs’a “Bahar ve Çiçek Bayramı” adı verildi! 1936’da yürürlüğe konan “İş kanunu” ise 1 Mayıs’la birlikte grevleri de yasakladı ve işçi sınıfı uzun yıllar grev silahından mahrum kaldı.

BELLEK TAZELENMESİ
En son 1922’de gerçekleşen 1 Mayıs kutlaması ile DİSK’in 1976’da Taksim’de organize ettiği 1 Mayıs mitingi arasında tam 54 yıllık bir zaman farkı vardı.

Şimdi kritik soru şu: Ne olmuştu da yarım asrı aşan bu dönemde, 1 Mayıs neredeyse hiç akıllara gelmemişti?

Oysaki bu zaman aralığında sayısız grev ve hak arama eylemi olmuş, 1952 yılında Türk-İş kurulmuş; işçi hareketinin basıncı ile grev ve toplu sözleşme hakkı yeniden kazanılmış, şanlı 15-16 Haziran direnişi yaşanmış ve sendikal bürokrasiye öfke duyan işçilerin önemli bir bölümü DİSK’e katılmıştı. Yine bu süreçte “Kavel” gibi tarihe adını altın harflerle yazdıran işçi direnişleri vardı. Ve ‘68 gençliğinin eylem dalgası Türkiye’nin siyasi hayatını alt üst etmişti.

O kritik sorunun cevabı aslında tek bir kelimede saklıydı: “Kopukluk”!

Üstelik bu cevap bana değil değerli hocam Aydın Çubukçu’ya ait. Bu önemli saptama dile geldiğinde; işçi sınıfının en önemli kürsülerinden biri olan Hayatın Sesi Televizyonu daha kapatılmamıştı. Bir tarih programı olan Babil Kulesi’nde söylenmişti o söz.

İşin özü şuydu: 1 Mayıs’a vurulan prangalar 50 yıllık bir kesintiyle birlikte toplumsal belleği de zedelemişti. 1977 1 Mayıs’ının kana bulanması da aynı nedenleydi. Çünkü bir yıl önce yapılan 1976 1 Mayıs’ı hem 12 Mart askeri darbesine güçlü bir tokat olmuş hem de sınıfın hafızasında yeni bir tazelenme sağlamıştı.

Sonuç olarak; burjuvazi sadece işçi sınıfına saldırmakla yetinmiyor, onun tarih bilincini de yok etmek istiyor. İşçilerin ve kaderini ona bağlamış aydınların bu boyunduruktan kurtulmaları ise kendi tarihine verdikleri değerle doğrudan orantılı.

Kopuk halkalar birleştikçe hem geçmiş hem de gelecek aydınlanacak.

Yeni Hayat dergisinin o güzel sözüyle okurları selamlayıp bitireyim:

Bir Mayıs günü sana tebrik eylerim.


Ercüment AKDENİZ. Evrensel Pazar.
fotoğraflar için de: https://www.evrensel.net/haber/317799/bir-mayis-gunu-sana-tebrik-eylerim

24 Nisan 2018 Salı

Guernica’yı anımsamak

İspanya’nın Bask bölgesinde küçük antik bir kenttir Guarnica. Castillia Krallığına dek uzanan tarihi geçmişi, çalışkan emekçi bir halkı vardır. İspanyada iç savaşın olanca acımasızlığı ile sürdüğü yıllardır. General Franko’nun, devşirme askerleri de barındıran faşist ordusu, iktidardaki cumhuriyetçileri devirerek iktidarı ele geçirmek için saldırılarını yoğunlaştırmaktadır. Nazi Alman dostları da her türlü askeri yardımla yanı başındadır. Sosyalistlere, komünistlere, cumhuriyetçilere ve onları destekleyen halklara karşı genç, yaşlı, çocuk kadın demeden girişilen ölüm kusan bir temizlik hareketidir bu!.. 1937 yılı 26 Nisan günü ilk yazın güneşinin ısıttığı, kuş cıvıltılarının kulakları okşadığı güzel bir sabaha uyanmıştı Guernicalılar. Ama daha sabahın tadına varamadan gökyüzü bir anda uçaklarla karardı. Ardından kentin üzerine bomba yağmaya başladı. Uçaklar gittiğinde Guernica antik kenti yoktur artık. Kent yakılıp yıkılmış sokaklar caddeler ölü ve yaralılarla dolmuştur. Bu insanlık vahşeti gezegenimizin yüz akı sanatçılarından Pıcasso’nun Guernica tablosu 
sayesinde hiç unutulmadı. Hiroşima, Nagazaki, Auschwitz gibi pek çok insanlık ayıbının yanı sıra tarihteki yarini aldı. Hemen her nisan ayında Guernica’yı hatırlamayı, hatırlatmayı kendime ödev bildim. Bu kez de Guernica’yı bir düşün insanı, Yazar, Tarihçi Eduardo Galeano’nun ‘Guernica’ başlıklı yazısına ayırmak istedim. İspanyolca aslından dilimize aktaran Süleyman Doğru’nun çevirisiyle sunuyorum. Galeano’ya kulak verelim:

“Paris, 1937 İlkbaharı: Pablo Picasso uyanır ve okur. Atölyesinde kahvaltı ederken gazetesini okur. Fincanındaki kahvesi soğur. Alman hava kuvvetlerine bağlı uçaklar Guernica şehrini yerle bir etmiştir. Nazi uçakları üç saat boyunca alevler içindeki şehirden kaçanları takip etmiş ve makineli tüfek ateşi ile öldürmüştür. General Franco, Guernica’nın komünistlerin arasına karışmış olan Asturiaslı bombacılar ve Bask’lı partizanlar tarafından yakıldığını ifade eder. İki yıl sonra İspanya’daki Alman Birliklerinin Komutanı WolframVon Richthofen Madrid’deki zafer kürsüsünde Franco’ya eşlik eder: Hitler ileriki günlerde girişeceği Dünya Savaşının provasını İspanyolları öldürerek yapmıştır. Uzun yıllar sonra, Colin Powell New York’ta, Birleşmiş Milletlerde, Irak’ın muhtemel yok edilişini haber veren bir konuşma yapar. O konuşmasını yaparken salonun uzak tarafı görülmez: Yani Guernica görülmez. Duvarı süsleyen Picasso’nun tablosunun röprodüksiyonunun üzeri kocaman mavi bir kumaşla kapatılmıştır. Birleşmiş Milletler yetkilileri, yeni bir can pazarını ilan ederken onun en uygun dekor olmadığına karar verdiler”

Aslında Guernica Picasso’nun eskizleri ve görkemli tablosunun yanı sıra aralarında bizim de yer aldığımız şairlerin, yazarların yapıtlarında da yer aldı. Günümüze dek hep canlı kaldı. Onlardan biri de yaşamının büyük bölümünü Franco döneminde sürgünde geçiren İspanyol Şair, Yazar ve Sanat Eleştirmeni Rafael Alberti’dir. Onun “İlk Yaz Türküsü” şiirini A. Kadir ve Afşar Timuçin’in ortak çevirilerinden okuyarak sonlayalım yazıyı:

“Sevinç durmasın yeşersin,
sevinç ilkyazın güneşiyle,

Ne çıkar ilkyaz gelse de
kederli olmaya neden var bir sürü.

Bir yerleri kanar dünyanın.
İşte ilkyaz geldi.

Ne çıkar ilkyaz gelse de,
ölüm dolanır durur başıboş.

Aydınlık sevinç nerede, bul onu.
Soğuk rüzgarlarla kararan yerde mi?

İlkyaz nasıl kök salar?
İlla ki ölüm mü gerekli?
NOT: Bu yazı 23.04.2012 tarihinde yayımlanmıştır.

Turgay OLCAYTO. evrensel. 24 Nisan 2018

23 Nisan 2018 Pazartesi

Ülkü Tamer’in mektubu*

Genç bir yazara ne gibi önerilerim olur, dergimiz uzun süredir bunu istiyor benden.

Öğüt vermekten hep kaçındım. Onun için bu satırları öğüt değil, öneri olarak düşünmeni isterim.

Önce Nicanor Parra’nın bir şiirini aktarayım:

GENÇ ŞAİRLER
Nasıl isterseniz öyle yazın
Nasıl anlatırsanız anlatın
Öyle çok kan aktı ki köprülerin altından
İnanmak yerinde değil
Tek yolun doğru yol olduğuna.
Şiirde her şeye izin var.
Ama unutmayın temel koşulu
Bir şeylerle dolmalı boş sayfalar.

Parra’ya katılıyorum. Benim de ilk önerim bu olacak. Yazacaksın. Boş sayfalarını dolduracaksın. ABD’li romancı Thomas Wolfe, sokak duvarlarına bile kömürle yazarmış. Yaz. Sonradan çöpe atacağını bilsen bile. ‘Boşa yazmak’ bile sana öyle şeyler kazandırır ki…

Etkilenmekten korkma. O etkiler, kişiliğini bulma yolunda yardımcı olacaktır sana. Kim ilk adımlarını etkilenmeden atmış ki! Etkilenmeler ufkunu açar, görüş alanını genişletir.
Öğütlere değil, eleştirilere kulak ver. Yapılan eleştirileri benimsemiyorsan hiç önemseme, fırlat gitsin. Ama yazdıklarını sıcağı sıcağına değil, bir süre sonra gözden geçir. Kendi kendini eleştirme alışkanlığını edin.

‘Elimden tutan yok ki,’ gibi bahanelere ise hiç sığınma, ‘Elinden tutularak’ kim yazar yapılmış ki! Melih Cevdet’in elinden tutan mı oldu? Yaşar Kemal kapıları kendisine sunulan altın anahtarla mı açtı?

Yazmayı düşündüğün ya da yazmakta olduğun şeyler üstüne konuşmaktan kaçın. Onları sözle atarsın içinden. Yazıyla, daha önce harcamadan, atmaya çalış.

Başka ne diyeyim… Söylemiştim, öğüt vermekten kaçınırım. Sözü uzatmak, gereksiz ayrıntılarla süslemek, uzun uzun nutuk atmak bana göre değil.

Bu satırları alçakgönüllü öneriler olarak düşün sadece.”

⃰Mektupta Şiir Var –Hazırlayan: Gülümser Çankaya, Hayal Yayınları, 1.basım, Nisan 2018

17 Nisan 2018 Salı

köy enstitüleri...


köy enstitülerinde dil ve yazın/ ali dündar
http://www.tdk.gov.tr/images/css/TDD/1980s343/1980s343__14_A_DUNDAR.pdf





51 yıl sonra büyük eğitim hamlesine bakış: köy enstitüleri/ uysal, hayrettin
http://earsiv.sehir.edu.tr:8080/xmlui/bitstream/handle/11498/6718/001504786006.pdf?sequence=1&isAllowed=y

köy enstitülerinin tarifi/ gövsa, ibrahim alaettin

insanlık yolu.../ erhat, azra

dünya öğretmeni hasan ali yücel/ türkoğlu, pakize

Bir eğitim adamının ölümü?/ atay, falih rıfkı

hocam hasan - ali yücel/ [solok], cevdet kudret

tonguç baba'nın yaşam öyküsü/ başaran, mehmet

Behçet Necatigil/ KIR ŞARKISI/ şiir

KIR ŞARKISI

Tam otların sarardığı zamanlar,
Yere yüzükoyun uzanıyorum
Toprakta bir telâş, bir telâş...
Karıncalar öteden beri dostum.

Ellerime hanımböcekleri konuyor
Ne şeker şey onlar!
Uç böcek, uç böcek diyorum
Uçuyorlar...

Pan'ın teneffüsü bile
Ilık, okşamakta yüzü.
Devedikenleri, çalılık vesâire
Bir âlem bu toprakların üstü.

Tabiatla haşır neşir
Kırlarda geçen ikindi vakti.
Sakin - dinlenmiş - rahat
Bir gün daha bitti...

Behçet Necatigil

11 Nisan 2018 Çarşamba

gençliğinde beethoven/ ahmet say/ yörüngemiz (evrensel, 10.04.2018)

Küçük yaşta babası tarafından müziğe başlatılan Ludwig, dokuz yaşında saray bestecisi Neefe’den dersler almaya başlamış, on üç yaşında bestelediği ilk eser basılmıştır. 1787’de Viyana’ya giderek Mozart’tan dersler alan Beethoven için Mozart şöyle demiştir:
“Bu çocuğa dikkat edin, onun önünde bütün dünya ayağa kalkacak!”
 Beethoven, Viyana’daki öğretmenini seçerken Mozart’ın saraydan ayrılarak feodal aristokrasiye rest çeken ilk müzikçi olduğunu biliyordu.
Burada, ünlü Alman şairi Goethe’nin Beethoven hakkındaki görüşünü de aktaralım:
“Beethoven gibi içtenliğini enerjisiyle birleştirebilmiş sanatçı görmedim. Dünyanın karşısında onun neden dikilip durduğunu şimdi iyi anlıyorum.”
 Beethoven 1792 yılında Joseph Haydn’dan bestecilik dersleri almak üzere Viyana’ya yerleşmiş ve yaşamı boyunca bu kentte kalmıştır. Ancak, Fransız Devrimi’nin ve gelişen siyasal olayların onu durmaksızın düşündürdüğü açıktır. Fransız Devrimi, öncelikle İnsan Hakları Bildirisi’ni, erkekler için genel oy hakkını ve kilise işlerinin devletten ayrılması ilkelerini esas kabul eden uygulamalara yönelmişti. Devrimin patlamasına neden olan Fransız köylüleri ve kent emekçileri, gerici feodal orduları püskürtmüştü. Üstelik burjuvazi, iktidara geçtikten sonra demokratik kazanımların çoğunu uygulamamış, böylece “Napolyon Diktatörlüğü”nün temellerini hazırlamıştı. Şu da var ki, Napolyon Diktatörlüğü, eskisi gibi soyluları değil, büyük banker ve sanayicilerin egemenliğini temsil ediyordu. Sonradan olma bu yeni egemen sınıf, fabrika, mal, hisse senedi ve parasal sermaye sahiplerinden oluşmuştu. Köylü yığınları, artık emek ve becerilerini pazar yerinde satışa sunmakta “özgür”düler!
 Avrupa’daki siyasal gelişmeleri iyi izleyen Beethoven, Napolyon’un kendisini imparator ilân etmesi üzerine, öğrencisi Reis’in şaşkın bakışları karşısında şöyle bağırmıştır:
“Artık o da insan haklarını çiğneyecek! Kendini herkesin üstünde görecek ve zorbanın teki olup çıkacak!”
BİR ŞİİR KİTABI İÇİN NOT: Çeviri şiirler bana çoğunlukla tatsız gelir. Ama Arthur Rimbaud’nun çok sayıda şairimiz tarafından çevrilen OFELYA adlı kitabına hayran kaldım. Şiirsever dostlarıma öneririm. (Islık Yayınları).