6 Ocak 2021 Çarşamba

Anahtarın Kapısı (Öykü)/ Fadime Uslu

Caro Antonio, diye başlıyordu mektup, çalışma masasındaki tek kitap – Per Isabel: Un Mandala’nın arasından önüme düşüvermişti; Biliyor musun, diye devam ediyordu, senin 2. Napolyon, buna en az iki isim daha bulmalıyız dediğin frankofon kedi ölüverdi. Bir gün hastalandı ve üç ay sonra son nefesini verdi. Tam da hayvanlara yakışır mezar taşı yazısı olurdu bu, değil mi. Toprağına taştan değil tahtadan bir mezar başlığı diktim. Üstüne de tebeşirle 2. Napolyon buradaydı, diye yazdım.


Yazacağım öykünün ilk cümlesi böylece uçup gitti aklımdan. Bilgisayarı henüz açmıştım ki gözüm ekrandan masanın sağına doğru kaydı. Çevirisini birkaç yıl önce okuduğum kitabın aslı karşımdaydı. Heyecanla ilk sayfasını çevirdim. Altı yıl önce Münir’e imzalayıp göndermişti Antonio. Münir’in uzmanlık alanıydı onun metinleri. Bu kitabı neden çevirmediğini bilmiyordum. Yaşamındaki pek çok şeyi bilmiyordum Münir’in. Merak da etmiyordum. Mektup, kitabı kaldırınca düştü masaya. Önce kararsızdım, okumaya hakkım var mıydı? Yoktu elbette. Başlamıştım bir defa. Başlamak sürdürmek için gerekçe olabilir miydi, gerekçenin geçerliliği için yeterli miydi başlamak? Bunları sonradan düşüneceğimi o anda da hissetmiştim. İlk satırından yeniden başladım. Ne Münir’in aksak el yazısı ne yazdığı mürekkebi azalmış dolmakalem ucunun sekmeleri okumamı durduruyordu. Sandalyenin sırt minderine iyice yaslanmıştım.

Arka bahçede duvara oturup köşedeki kedi mezarlığına bakarak sigara tellendirdim. Ağırdı. Ağır gelmişti işte. Gömdüğüm üçüncü kediydi Napolyon. Ondan mı, yoksa kulağımda çınlamaya başlayan tükenişle ilgili makamın vurgusundan mı? Havanın yapış yapışlığı, belki de iflahsız bir yalnızlığın köklerine kadar inmemden, her neyse işte sıcak dışarıda toprağın dumanını attırıyordu. Nasıl abandıysam merete, izmarite inen minicik ateş işaretparmağımda bir noktayla dudağımın kıyısını yaktı. İnadına bir sigara daha yaktım. Kiminle ya da neyle inatlaşıyorsun dedim. Siktiri çektim, sonra da sustum. Başım döndü biraz. Uyandığımdan beri boğazımdan lokma geçmemişti ki. Dilimin ucunda dolaşan sunturlu bir küfür daha vardı, hani bir zamanlar sana anlattığım bizim Adalının da yazdığı – Kumkapılı Ermeni balıkçılarınkinden de beter. Susmaya devam ettim. Anlayacağın küfürle çalkaladığım ağzımı bıçak açmadı. Görkemli güzellikten kendine pay çıkarıp bunu çevresine kabullendiren zavallı kediciğime iki ismi de o anda buldum. 2. Napolyon Kendigelen Maquereau. Senin frankofon gerçekten de kendi gelmişti bana, bir gece meyhane dönüşü – sokağa nereden düştüyse – peşime takılmış, eve usulca sokulmuştu. Yabancılık nedir bilmiyordu. Olaydaki orospu ben oluyordum. Gülme. Şimdi dikkatini tamamen bana ver olur mu, her şeyi bir bir anlatacağım çünkü. Evde sevgilim bekliyordu – evde sevgili beklerken meyhaneye gidilir mi, dediğini duyar gibiyim. Arkadaşlarla bir şeyi kutlayacaktık, ne olduğunu unuttum. Her neyse, dönmüştüm işte. Berjerde kitap okurken uyuyakalmış sevgilim. Boynu yana bükülmüş. Ayaklı lamba yüzünün bir bölümünü ve yuvarlak omuzlarını aydınlatıyordu. Geride kalan eşyalara hafifçe ilerliyordu karanlık. Köşedeki boş sepetteyse barok bir resmin derin karanlığı vardı; sepetin içini derin bir kuyu gibi gösteriyordu. Işık sevgilimi, çevresindeki eşyaları, kediyi yumuşatıyor, gördüğüm her şeyi kadifemsi bir dokuya bürüyor yetmezmiş gibi hepimize ayrıcalıklı bir hava veriyordu.

Bize ayrıcalık veren şey, kimlerden ve neden ayırıyordu? O şey bizdik belki de. Karşısındaki koltuğa oturmuş onu izlerken bu soruyla bir fikre varmak için yol açmaya çalışıyordu hafif pelteleşmiş beynim. Kedicik o soru imini siliverdi. Gidip kızcağızın çıplak bacağına sürtündü, miyavladı ve onu uyandırdı. Bana gülümsedikten sonra kedicikle ilgilenmeye başladı. Kalktım, mutfağa kahve hazırlamaya geçtim. Bir süre sonra seninki önde kasıla kasıla sevgilimi bana getirdi. Beni sanki ona satacaktı pezevenk. Erkekliğini erkekçe yaşayan bana orospuluğun nasıl bir şey olduğunu hissettirmeyi başarmıştı. Nasıl mı, bu nasıl anlatılır ki. Orospuluk orospuluktur işte.

Bir sözcük insanı nereden nereye götürüyor, değil mi. Sana yazarken hep böyle oluyor Antonio. İmzalayıp gönderdiğin Per Isabel: Un Mandala’yı okudum, bitti, bir daha okudum. Kurguda çizdiğin o mandalayı ben de zihnimde çizdim, okur için şahane bir deneyim bu. Kahramanın Isabel’i numaraladığın, sonra isimlerle işaretlediğin çemberlerde arama buluşuna her zamanki gibi şapka çıkardım. Hele, Dördüncü çembere; Tom Amca. Reboleira. Yeniden Bütünleşmek, diyorsun ya, orada aşırı ölçüsüzlüğe ulaşan zamanın yabanıllığını yaşattın bana. Kahramanın gibi ben de cam yutmuştum biliyor musun, iri bir cam parçasını kıyır kıyır yemiştim. Kazayla. Satırlarını okurken günlerce geçmeyen o acı takıldı boğazıma. Şimdi mektubuma niye kitabınla değil de ölüm ilanı gibi başladığımı anlatacağım. Seninki, bir gece önce kendine ölecek yer aranıyordu. Kedilerin başına gelecek şeyi başına geleceği zamandan çok önce yaşamaya başladığını bilirsin. Ölümünü görmenin azizliği; onların güçlü sezgilerindeki kaynak buydu belki de, bilgeliğin ölümle teyidi. Yasını tutmaya başlamıştım ben de.

Yeniden durdum. Münir’e birkaç gün önce yazacağımı söylediğim karakter de bir orospuydu. Henry Miller’ın "Madmazel Claude” öyküsündeki hiç görünmeyen ama gölgesi hissedilen teyzeyi başkişi yapacaktım. Âşığına evinde teyzem var diyerek onu oyalayan Claude’un yaşantısını devam ettireceğim Münirciğim, demiştim. Dikkatle dinlemişti. Yüzüme dökülen saçımı kulaklarımın arkasına sıkıştırıp, Karakterin sendeki büyüsü bozulmasın canım – anlatma istersen diyerek konuyu kapatmıştı. Sesinde gizli bir hiddet vardı. Beklemediğim zamanlarda duyduğum beni mutsuz kılan şeydi bu.

Öyküne hiç dış ses karıştırma rahat rahat çalış, ben arkadaşıma gidiyorum. Kelimesi kelimesine böyle söylemişti. Geç kahvaltıdan sonra çalışma odasına kurulmuştum ben de. Masa her zamanki düzenindeydi. Kitap masaya yeniydi. Bu evin, onun hayatının yenisiydim ben de.

Mektubu Anahtar romanında olduğu gibi – okumam için mi yerleştirmişti? Münir’in bir mektubu en az iki defa yazdığını; gönderdiğinin bir kopyasını da kendisine sakladığını söylediğini hatırlıyorum. Yazdıkları Antonio’nun kitabıyla bir konuşma mıydı, sakladığı taslak mektup muydu gerçekte? Belki hepsiydi de bana da bir işaret gönderiyordu bu mektupla. Çünkü orospuluğu, orospuluğun etrafında oluşan sistemi bilmiyordum. Bu defa bilmeden yazmayı deneyecektim. Kibarca – deneme lütfen mi diyordu Münir?

Bir gece önce kafayı iyice çektim. Karanlık çöktükten sonra Kör Selim geldi. Sevgilimden ayrıldıktan sonra kucak açtım ona. Akşamları tabii. Hatırladın onu, değil mi? Hani şu erik dalından bastonuyla dolaşan peygamber bozuntusu. Gelir gelmez seyyar radyosunu verdi, şarja taktım. Barakasında ne elektrik ne su var. Öğleye kadar uyur Selim. Erikten budadığım dalı değnek yapıp onunla yolu yoklaya yoklaya köyde geziniyor. Kahveye, bir iki eve uğrar her gün. Dedikoducunun allahı, ama benimle işi başka Selim’in. Gene hikâyeyi uzatmaya başladım, söz – sonra gene anlatacağım bizim körü. Son durak bana uğramıştı. Yemekledim, şarapladım Selim’i. Şarapla iyice süslendi. Benim yanımda süslenirken dedikoduya girmez. Yeri gelince gerektiği kadar konuşur. İkramımın hakkını verir. Belindeki cep telefonu da çalmaz. Hemen kapatır makinesini. Nasıl görüyor tuşları, bu da soru işareti bende.

O akşam dolunay çıkmıştı ve ışıl ışıldı gece. Onun susarak içmesini izledim. Gömleğinin yakasındaki düğmeleri iliklemişti. Nasıl becerdi bunu, dedim kendi kendime. Boynunu içine çekmiş, iyice garibanlaşmıştı. Boynu büküklüğü öfkelendirdi beni. Dayanamadım. Bütün köyü körlüğünle kafaya alıp hayatı bedavaya mı getiriyorsun lan pezevenk, dedim sesimi yükselterek. Bir şey demedi. Su bardağında kalan şarabı anında yuvarladı. Bahçede keçiboynuzu ağacının altında oturduk. Yapraktan çok meyvesi vardı körolasıcanın. Yapraklar başımızdan aşağı dökülüyordu tek tek. Bu bozuyordu beni. Elimde süpürge dökülen yaprakları süpürürdüm gündüzleri.

Konuyu değiştirmek için yaprak yağmuru başladı demiştim de, oralı olmamıştı. İçerlemişti söylediğime. İyi susuyor, iyi içiyor, beni de gaza getiriyordu. Sabah ezanına kadar oturduk. Dut olmuştuk. Ezanı duyunca zıpkın yemiş kalkana döndü, anında sandalyeden kalktı namussuz. Masaya dayadığı değneğini kaptı, heceleri eze eze "Eyvallah abime,” dedikten sonra çekip gitti. Şarjdaki radyosu bende kalmıştı. Değneğine dayansa da yalpalıyordu. Bu adamın yolunu nasıl bulduğunu merak ederdim hep. Konunun kedilerin yön bulma becerisiyle ilgili olabileceğini düşündüm. Gözden uzaklaşınca camide alacak soluğu, dedim içimden. Cemaati Selim’den ibaret caminin imamı onun sarhoşluğunu umursamayacaktı. Kucak açmanın azizliğini yaşayacaktı. Düşkünlerin, ayyaşların ermişliğinden yararlanacaktı kulak tırmalayan bet sesli herif. Cehennemin dibine dedim, gidip yattım. Ancak öğleden sonra ayıldım. Ev fena halde sessizdi.

Sen buraya gelip de bende kaldığın zamanlar balkondan mutfağa, çalışma odasına seyyar gezdirdiğim, çok sevdiğin tornet sandalyenin altına uzanmıştı Napolyon, ölmek için senin buradaki makamını seçmişti anlayacağın. Sonunda ne olacağını bildiğin halde sonla ilgili hiçbir şey bilmediğini görmek, işte bu şaşırtıcıydı dostum. Öylece baktım; Napolyon virgül gibi kıvrılıp ölmüştü. Dokunmaya korktum. Oysa daha birkaç gün öncesine kadar karnımın üstünde yatıyordu. Sevilmeye, okşanmaya, okşamaya ayarlıyken şimdi kaskatıydı. Bedeninde huzursuzluk sezmeye başladığım anda derhal harekete geçtim. Onu bir havluya sarıp arka bahçeye çıkardım. Ağırlaşmış gövdesi bir bebek gibiydi kucağımda. Depodan bulduğum kürekle açtım mezarını. Toprak kupkuruydu. Dikenli kurumuş otların kökleriyle cebelleştim. Sen yanımda olsaydın yakalım, derdin, küllerini savuralım denize. İkna ederdin beni, kesin. Yoktun. Kıyamadım onu yakmaya.

Napolyon’u gömdüm. Tek başıma. Çünkü yalnızdım. Yalnız olmasam da gene tek başıma hallederdim, karıştırmazdım kimseyi bu işe. Antonio karar verdim, ne insanın ne hayvanın resmini yapacağım artık. Niye diyeceksin. Resmini yaptıklarım küt diye ayrılıyor hayatımdan. Oradan sevdiğin sergilerin afişlerini gönder bana, ya da en iyisi sen getir.

Dostum, ahbaplık ettiğimiz herkes teker teker ölüyor. Kimi eceliyle kimi başka türlü ve soframa genellikle ölüler konuk oluyor. Yaşayanların yüzlerinde ölümü görmek daha da feci. Açık bir mezarlığın havası var burada, biz de bu tuhaf çöplükte eşelenip duruyoruz.

Bir fırsat yarat ve gel tamam mı, çok sevdiğin palamutlar iyice yağlandı; şu aralar çingenesi de var, yani palamutun tam zamanı, benden söylemesi.

M.G.
N.S.G. (Napolyon’dan Sonraki Gün)

Sözcükleri kafamda evire çevire bulduğum o ilk cümle neydi? Öyküye hangi sahneyle başlayacaktım? Bilgisayar ekranına baktım, temiz bir dosya bile açamamıştım. Mektup kilitlemişti beni, asıl meşgul edense bu satırları yazarken Münir’in yaşadığı duygulardı. Onu üzebilecek her şeyi çevresinden uzaklaştırmayı öyle çok istiyordum ki. Keşke ona koruyucu bir kalkan olabilseydim derdim sık sık. Korumaya çalışmamla ilgili davranışlarımda belirtiyi fark ettiğinde rahatsız olurdu ama. Mektubunda kimi sözcüğün üstünü çizmiş, yerine bir başka sözcük yazmıştı. Çizginin bittiği noktada kalem hareketini sürdürmüştü. Napolyon’un ölüsünü anlatırken kâğıdın yüzünde kayıvermişti kalemin ucu, palamutlardaysa kalındı. Dolmakalem böyleydi işte, onunla yazılan yazı ayna gibiydi. Mürekkebi, ucu, hatta elde tutuşuluşu, kavranışıyla bir bütün olarak yazıyı yazanı yansıtıyordu.

İnsan kendini ne kadar saklamaya çalışırsa çalışsın kalp ritmindeki, damarlarındaki, hormonlarındaki değişimi ele veren şey minicik bir mimiği, jesti, mesela gözünün kısılıvermesi değil miydi? Mekânda üç kişi varsa iki kişinin kendi arasında bir işaretle kurduğu dil, diğerini dışarıda bırakma – o cemaatleşme hareketi; aşağı yukarı benimle aynı yaştaki kişilerden tüm bunlara aşinaydım. Onun için Münir’in yazdıklarını elimde olmadan bu bilgiyle okumuştum. Mutfağa geçmek için sandalyeden kalktım. Ben de kahve yapacaktım. Aklım hâlâ mektupta, Münir’deydi.

Dolmakalem, onu tutan elin nasıl hareket ettiğinin resmini gösterebilirdi sana. Bunun için onun ritmini bilmek yeterliydi. Münir durmuş, düşünmüş ama yazdığı yer neresiyse oradan hiç kalkmamıştı. Harflerinin kıvrımı, birbiriyle bağlantısı – yani Münir’in zamandan açtığı alandaki kesintisiz düşüncesi; öz denetimindeki disiplini, hatta yıllar öncesindeki kurallara isyan eden, örgütlü okul yaşantısı, sonuçta bu mektup her şeyiyle bir bütün olarak onun tarihini anlatıyordu.

Tanizaki’nin Anahtar romanını anımsadım kahvenin ilk yudumunu alırken. Karı koca habersizlermiş gibi birbirlerinin günlüklerini okuyorlardı. Defterleri özellikle el altına bırakarak biri, diğerine davetiye gönderiyordu. Dikizlemeyle dikizlenmenin tuhaf hazzı olduğunu o kitapla keşfetmiştim; birinin yaşantısına, hatta bütün hücrelerine nüfuz edip onu ele geçirmek gibi bir şeydi ve hiç adil değildi bu. Kışkırtıp karşı tarafı tahrik ederek kendisine daha çok bağlıyordu. Defterdeki mahremiyete sığınan kişi cinselliğindeki haz noktalarını, örümceğin ağına benzeyen duygu örgüsündeki bağlantıları, düşünme yöntemini yazdıklarıyla aktarırken okunacağını biliyordu ve her ikisinin bundan duyduğu büyük tatmin beni ürkütmüştü.

Keşke her şeyi bir ağaç gibi okuyabilseydik. Bulutun, rüzgârın, kuşun söylediklerini, bir ağaç gibi dinleyebilseydik, dedim kendi kendime. Biz enformasyon çağının kara cahilleri olarak birbirimizi sürekli izliyor, dikizliyor, ama birbirimizi gerçekten anlamak için ne kadar çaba harcıyorduk? Kimsenin bir başkası için harcayacak varlığı kalmamıştı belki de.

Fincanı alıp bahçeye çıktım. Evde yalnızdım. Münir bir arkadaşına briçe gitmişti. Kahveden bir yudum içtim. Ankara’da çalışırken tayinim uzak bir kentteki şehir hastanesine çıkınca istifa edip ara sıra geldiğim Münir’in evine yerleşmiştim. Hekimlik mesaimdeki zamanı okumaya, yazmaya ayıracak kadar birikimim vardı. Evimi de öylece bırakmıştım, şimdilik durum buydu. Bana uzak olan gerçekte neydi? Hiçbir şeyden emin değildim. Mektupta anlattığı sevgilisi şimdi Münir’e ne kadar uzaktaydı mesela? Bilmiyordum. Önemi de yoktu. Münir’le aramızda otuz yıla yakın yaş farkı vardı, umursamıyordum, ona âşıktım çünkü.

Kendi kuşağımdakilerle ruhumu doyurabileceğim sohbeti edemiyorduk. Ne bir masada oturup doğru düzgün içmeyi, ne arkadaşlığın hakkını vermeyi beceriyorduk. Bir diğerini dışarıda bırakan yakınlıklara yaslanılıyordu hep. Sürü, cemaat ilişkileri. Bir süre sonra dışarıda kalan ben olurdum genellikle. Beni dostluğuyla besleyen katıksız sevdiğim iki yaşıtım vardı, ikisi de ülke dışında yaşıyordu.

Oysa aklımda dönüp duran öyküye başlayacaktım. Ama şimdi başka türlü bir yerdeydim. Hiçlikle her şeyin çakıştığı bir noktada; Münir’in anlattığı herhangi bir barok resimdeki gibi – hayalimde ışıkla karşı ışık üstümdeydi ve hareket edemiyordum. Patlayan ışığın nesnesi bendim. Ve yine hayalimdeki Madmazel Cloude’la teyzesiyse yanı başımda – gölgemdeydi. Onları resmin merkezine yerleştirecektim.

Bahçe duvarının ardında, yolun öte yanında havanın saçını tarar gibi uzuyordu yapraksız ağaç. Bir kuşun ıslığa benzer sesini duydum. Başka bir ağaçtaydı ve sık yapraklar ıslığını perdeliyordu. Yaprakları koyu yeşil değil de kurumuş olsaydı sesin tınısı değişebilirdi. Münir’e sorsaydım bu ağacın da kuşun da türünü, ona göreyse adını söylerdi hemen, bense öğrendiklerimin hepsini unutmuştum.

Bir gün her şey silinip gidecekti, elbette böyle olacaktı. Peki, bunları bilmeme rağmen yüreğim neden gene kavrulmaya başlamıştı? Bu halden çıkmak için hareket etmem gerekiyordu. Bunca zaman okuduğum tıp bilimine Münir gibi küfretmek istedim. Onu da beceremedim. Eve gelince, Beni küfür terapisine alır mısın, diyecektim sevgilime. Kumkapılı Ermeni balıkçıların küfürlerini söylet bana tamam mı? Gülümsemek ya da bir espri yapmak yerine birdenbire yüzünün ifadesi değişebilir, Benim kelimelerimle konuşma, diye itiraz edebilirdi. O zaman kendini tutamayıp sesini yükseltirdi. Öfkesinin nedenini anlayamayıp kuyruğunu kısmış kedi gibi köyde yürüyüşe çıkardım. Nedenini sorduğunda da hava alacağım biraz hayatım, derdim. Kavrulan yürek böylece biraz daha soğurdu.

Kedi mezarlığının oraya geçtim. Napolyon’un yazısı silinmiş mezar başlığının bulunduğu noktadan keçiboynuzu ağacının altındaki masaya, karşılıklı konmuş iki sandalyeye baktım. Güz ikindisinin sıcağı çökmüştü, keçiboynuzunun gölgesi koyuydu ve havada yağmuru önceleyen rüzgârın kokusu vardı.

Onu canlandırıyordum karşımda. Münir oturmuş, ayaklarını da öteki sandalyeye uzatmış. Yüzünü kapatan kitapta ne yazıyor, göremiyorum, o kadar uzakta. Okuyor mu, uyukluyor mu, onu da bilmiyorum. Masada buzlu viski, defter, birkaç kurşunkalem… şimdi bunların hiçbiri yok. Ama Münir gelince olacak. Önce onu yanaklarından öpeceğim. Sevgilim diyeceğim, öykünün ilk cümlesini buldum.
 
Hadi git başla, diyecek. Gerisi gelir nasıl olsa. Masaya oturunca bilgisayarı kapatacağım. Deftere ben de dolmakalemimle yazacağım:

Bu öyküyü ilk yazmaya başladığımda orospulukla geçimini sağlayan Madmazel Claude’un bir teyzesi olduğunu söyleyerek söze girmiştim. Teyze işlevseldi. Âşığının eve kadar eşlik etme teklifinin kibarca reddi için gerekiyordu. Evde teyzem bekliyor, derdi doğrudan, mekanik bir sesle. Evde bekleyen bir pezevenk olabilirdi, Claude’a ait asıl büyük lokmayı yiyen bu herifin düşüncesi bile müşterisini azdırırdı.

Oysa biz biliyorduk, evde teyzenin yaşadığına dair hiçbir iz yoktu. Evde sadece evin kendisi vardı. Eşyaların sarmaladığı dinginliğe hafifçe açtığı klimanın ağırdan akan sesi eşlik ederdi. Dairesinin dış kapısını kapattıktan sonra – neredeyse eşikte tamamen soyunur, doğruca banyoya geçerdi. Duştan sonra bornozunu çıkarmadan dakikalarca uzanarak dinlenirdi Madmazel Claude. Sonra ev kıyafetlerini giyer, çıplak ayaklarına terliğini geçirir, yazı masasına oturup kimseye göndermeyeceği mektuplar yazardı. Kuşkusuz sadece kendisi için. Caro Luna, diye başlardı hep. Yarım yamalak bildiği İtalyancasıyla anadilinden ve adından azıcık uzaklaşırdı böylece.

(Sözcükler, s.82)

5 Ocak 2021 Salı

Yaşar Kemal/ Tahir Şilkan

Romancılığımızın ustası, şiir, öykü, dene­me, röportaj ve düşünce yazılarıyla edebiya­tımızı zenginleştiren evrensel yazarımız Yaşar Kemal’i uzun bir ömrün ardından yitirdik. Cenaze törenine katılan binlerce kişi “Yaşar Kemal Onurumuzdur” sloganını haykırarak, kilometrelerce yürüyüp görkemli bir biçimde son yolculuğuna uğurladı.

Çocukluğundan itibaren bütün düşleri ak bulutlu ve renkliydi, doğayla olan dostluğu ustalık düzeyindeydi; doğadaki bütün otları, çiçekleri, böcekleri, kuşları, pamuk tarlalarını, bostanı, çayırları, ırmakları, dağları, ovaları, kayalıkları, denizi ve gökyüzünü biliyordu. Yaşar Kemal’e göre doğa, yalnız dışarıdan bakılan bir şey değil yaşamın anlamlı bir parçasıdır. Anlattıklarında ve yazdıklarında çocukluğundan itibaren dinlediği, gözlemledi­ği, okuduğu, öğrendiği her şeyden izler var­dı; köylerine gelen dengbejlerden, aşıklardan dinledikleri, büyük bir merakla seyrettikleri ile büyüdü; öğrendi, dinledi, anlattı ve yazdı...

“...Köyde her gece yaşlı köylüler sohbete otururlardı. Ben de onlara gider katılır, susa­rak durmadan onları, bazı günler sabahlara kadar dinlerdim. Türkmenin eski günlerini, büyük aşık Dadaloğlu’nu, Kozanoğlu başkal­dırısını, toprağın verimliliği ya da verimsizliği­ni, Kurtuluş Savaşını anlatırlardı... Benim bir merakım da; bir şeye gözümü dikip günlerce seyretmektir. Örneğin evimize getirilmiş bir kilimi aylarca bıkmadan usanmadan seyrett­tiğimi anımsıyorum. Çocukluğumda demircile­rin ocakları, marangozların uğraşları, arıların karpuz kabuklarını didiklemesi, yılanların se­vişmesi, civcivleri kapmak için köyün üzerine seyirten kartalları günlerce seyrederdim. San­ki dünyayı, hiçbir şey yapmadan seyretmeye gelmiştim...”

Yaşar Kemal, Çukurova’da binlerce yıllık bir antik kentin Anavarza’nın yanı başında, kayalıklarında yüzlerce kartalın uçtuğu, ba­taklıklarında flamingoların, büyüklü küçüklü kuşların, kelebeklerin uçtuğu, Kadirli ve Cey­han’ın tam ortasında, Ceyhan ırmağının kıyı­sındaki bir köyde doğdu. Tarihi değeri gün ışı­ğına çıkartılmamış saklı bir hazine gibi öylece durmakta olan, dünyadaki diğer antik kentler­den farklı bir değer taşıyan Anavarza toprak altında keşfedilmeyi beklerken, Yaşar Kemal bu anıt kentin, Hitit yerleşim merkezi olan Ka­ratepe’de mezar taşlarının, Hitit kabartmala­rının bulunduğu taşların arasında oynayarak büyüdü.

Yaşar Kemal kendini hem ovalı, hem dağlı hem de denizli bir adam olarak tanımlamıştır. “...Çukurova tam bir Akdenizdir. Benim ülkemi Toroslar, yeni doğmuş bir ay gibi çevirmiştir. Önümüz de Akdenizdir. Bu Çukurova toprağı benim kendi ülkem olduğu kadar, benim ro­manlarım için yarattığım bir ülkedir. Roman­larımdaki insanları, otları, böcekleri, çiçekle­ri, atları, kuşları ne biçim yarattımsa, Çukuro­vamın dilini yeniden yoğurarak nasıl bir yazı, roman diline çevirmişsem, kendi Çukurovamı da öylesine yarattım. Yeniden yaratarak bir düşsel ülke kurmaya çalıştım. Çukurova beni ne kadar ilgilendiriyorsa, kurmaya çalıştığım, yaratmaya çalıştığım düşsel Çukurova toprağı beni ondan da daha çok ilgilendiriyor...”

Romanlarında, öykülerinde, yazılarında neden hep Çukurovayı anlattığı sorulduğunda verdiği yanıt, yukarıda alıntılanan paragrafta­ki gerçekliğin yinelenmesi olmuştur. “...Ben mi yalnız Çukurovayı yazdım, öyle mi sanıyorsu­nuz, bakın size söyleyeyim, şu dünya yazarları arasında Çukurovayı yazan tek kişi ben deği­lim ki, Kafka da, Joyce de, Tolstoy da, Dosto­yevski de, Çehov da, Balzac da Stendal da ... Herkes herkes Çukurovayı yazdı...”

O Çukurova’da insanlar cehennem sıcağın­da, “Sarı Sıcak”ta, günde 15-16 saat aç-susuz, yaban arısı kadar büyük sivrisineklerin sal­dırısı altında, sıtmadan kırılarak karın toklu­ğuna çalıştırılıyordu. Çukurova’ya makineler, traktörler, harman makinaları, biçerdöverler girmiş, insanlar işsizlikten, topraksızlıktan, parasızlıktan bir lokma ekmeğe muhtaç du­rumda bulunuyordu. Yaşar Kemal bütün bun­ları görerek, çeltik (pirinç) tarlalarında su bekçiliği, traktör şoförlüğü, pamuk çapalama işçiliği, pamuk toplayıcılığı, bostan bekçiliği, batöz ırgatlığı, biçerdöver sürücülüğü, vekil öğretmenlik, tabelacılık, arzuhalcilik gibi iş­lerde çalışarak, Çukurova’daki tarım emekçi­leri ile birlikte yaşadı, gözlemledi, biriktirdi, biriktirdiklerini işleyerek hep düşlediği işi yapmaya başladı: yazmak...

Onlarca romanında anlatmasına karşın bi­tiremediği çocukluğunun bir yanında dinledi­ği düşsel masallar, bir yanında çangal bıyıklı kanlı eşkıyalar, bir yanında at hırsızları, bir yanında büyük destancılar, Karacaoğlanlar, bir yanında Kozanoğlu başkaldırısının şiirini söyleyen en büyük başkaldırı şairi Dadaloğlu vardı. Dadaloğlu’nun şiirinde yalnız başkaldırı yoktu; sıtmadan sivrisinekten, hastalıklardan kırılan Türkmenler vardı. “Hakkımızda devlet vermiş fermanı / Ferman Padişahın dağlar bi­zimdir” diyen Dadaloğlu’nun onurunu taşıdı­ğını söyleyen Yaşar Kemal, ünlü romanı İnce Memed’i bu biriktirdikleri üzerinden yazdı.

Yaşar Kemal anlatıcılığa ve yazmaya ağıt­larla başlamıştır. Yaşar Kemal, henüz Aşık Kemal’ken, yani Toros eteklerinde, Gavurda­ğı’nda, ormanlarda, bataklıklarda, çeltik tar­lalarında, nadaslarda, felhanlarda yayan ya­pıldak, günlerce, haftalarca dolaşıp, Çukurova ağıtlarını toplarken hep yazmayı düşünmüştür.

Çukurova’nın sarı sıcaklarında kilometre­lerce yürüyüp, dağ bayır koşturup, ağıtları, türküleri, koşmaları, destanları, uyaklı uyak­sız söz çeşitlerini, tekerlemeleri, küfürleri top­larken, kafasında hep yazmak vardı. Sürgün geldiği Adana’da gazete yazı işleri müdürlüğü yapan Abidin Dino, Arif Dino ve Güzin Dino, Yaşar Kemal’in bu çabasını canı gönülden des­tekliyor, el veriyorlardı. Yaşar Kemal’e Türkü­ler Müfettişi’adını vermişlerdi.

1943 yılında ilk kitabı, Ağıtlar Adana Halke­vi tarafından yayınlandı. Ağıtlar kitabındaki ilk ağıt Yemen Ağıdı’dır. Yaşar Kemal Ağıtlar kita­bının sonraki baskılarından birinde; derlediği ağıdın ilk dizelerindeki “Gara çadır is mi dutar / Martin tüfek pas mı dutar / Ağlayalım anam bacım/ Elin gızı yas mı dutar” biçimindeki sözlerin derlediği varyantta, “Ağlayalım anam bacım kahpe Osmanlı yas mı tutar” olduğunu ancak kendisinin bu sözleri ilk baskıda “Elin kızı yas mı tutar” olarak yazdığını söyler.

Ağıtlar kitabı, yaşamın ayrıntıları, trajik durumlar, ölümler üstüne, dünya, acılar, se­vinçler üstüne, geçmiş gelecek üstüne, lirik, söyleyiş güzelliğine sahip, dil zenginliği olan, çok etkileyici görüntüleri, insanları, olayları, doğayı anlatan yalın gerçeklerle dolu bir ki­taptır. Yaşar Kemal ilk kitaptan kazandığı pa­rayı yeni folklor derlemeleri için harcar, ancak topladığı söz ürünleri jandarma baskınında yitip gidecektir.

Yaşar Kemal 1946 yılında gittiği İstanbul’da, Fransızlara ait hava gazı şirketinde kontrol memuru olarak çalıştıktan sonra askerliğini yapıp Kadirli’ye döner. Orada komünizm pro­pagandası yaptığı iddiasıyla tutuklanacak, ağır işkencelerden geçirildikten sonra konulduğu cezaevinde bıçaklanacaktır. Tutuklanırken, jan­darma tarafından evi basılmış, derlediği folklor ürünleri ile birlikte yazdığı bir roman ve anlatı notları talan edilerek yok edilmiştir. Gerçekte talan edilen, değişen zaman sürecinde yok ola­bilecek, halkın söz dağarcığının yazıya aktarı­lan hali olmuştur. Yaşar Kemal, bütün yazdık­larında; halktaki bu anlatış, söyleyiş güzelliğini, yaratıcılığı, destansı anlatıyı kendi yaratıcılığıy­la birleştirmeyi başarmıştır.

“...Kendimi bildim bileli hep yazmak iste­dim. Her şey onun üstünde döndü. En büyük düşüm bir bilim adamı olmak, doğu dünyası­nın folklorunu, etnografyasını araştırmaktı. Bu­nun için liseyi,üniversiteyi bitirmek, bir batı dili öğrenmek istiyordum. Okula devam edebileyim diye çok uğraştım ya, buna bir türlü olanak bu­lamadım. Kendimi Çukurova tarlalarında bul­dum. Yaşamımı kazanmak için çok çeşitli işlere girdim çıktım, ama tek amacım yazmaktı. Hep onun için hazırlanıyor, yaşamla, kitapla kendi­mi zenginleştirmeye çalışıyordum...”

Bir yıl kaldığı cezaevinden çıktıktan sonra İstanbul’a gitmek için Ankara’ya uğrayacaktır. Orada Abidin-Güzin Dino’ların evinde Oktay Rifat da vardır. Onlara neler yaşadığını, neler yaptığını, neler yapacağını bir çırpıda anlatır.

Oktay Rifat şaşırır ve sorar:

Kemal, bu dediklerini bir ömürde mi ya­pacaksın?

Yanıtı nettir: “Bir ömürde yapacağım!. İki ömrüm yok ki...”

Oktay Rifat, daha sonraki karşılaşmaların­da da Yaşar Kemal’e hep soracaktır: “Sen bu anlatıklarını bir ömürde mi yazacaksın?..”

Yaşar Kemal, bütün o anlattıklarını, roman konularını, yıllar içinde yeni biriktirdikleri da­hil hepsini bir ömürde yazacaktır.

“... Bütün yaşamım boyunca bir tek düşüm oldu, bundan sonra biraz daha, biraz daha gü­zel yazabilmek. Hikayeden, şiirden, romandan başka şey düşünmedim, diyebilirim. Politik yaşamım bile edebiyat ilişkisinden dolayıyıdı. Dünyayı doğru algılayabilmek, gerçeğe daha derinlemesine inebilmek, anlatımımı gerçekle bütünleştirebilmek...”

Yaşar Kemal’in düşlerini gerçekleştirmek için yaptığı; yaşamla, kitaplarla kendini zen­ginleştirmektir. Adana’da çalıştığı Ramazanoğ­lu Kütüphanesi, tanıştığı, arkadaş-dost olduğu Orhan Kemal, Abidin-Güzin-Arif Dino ve diğer­leri hem okuması gereken kitaplar konusunda onu yönlendiriyorlar, hem de yazdıklarını oku­yup değerlendiriyor, yol gösteriyorlardı. Or­han Kemal’in Adana’daki çevresindeki sosya­listler aydınlanma ve bilinçlenmesinde önemli bir katkı saplıyor, askerliğini yaptığı yerde tanıştığı Mehmet Ali Aybar ile askeri doktor Yusuf Balkan sayesinde iki yıl boyunca Kay­seri Talas’ta kitaplıkta Türk ve dünya edebi­yatının önde gelen yazarlarının kitaplarıyla haşır neşir olmak, bilgilenmek, bilinçlenmek ve kitaplar ve yazarlar üzerine düşünmek, araştırmak anlamak, yazmak...

Bir merakı doğayı yaşamak, gözlemlemek, ikinci merakı ise insanları yaşamak, insanları gözlemlemekti. “Bir de sosyalizmdi en büyük tutkum. İnsanların sömürülmesi, açlığı, çalış­tıkları halde kazanamamaları, beni derinden yaralıyor, insanlığın bu kötü, adaletsiz duru­muna baş kaldıramıyordum... İnsanın eşitliği, ezilmemesi, aşağılanmaması benim için kut­saldı. Bunun için bütün zulümlere, ölümlerle karşı karşıya gelmelere aldırmıyordum....”

Yaşar Kemal dilin büyüsüne, sonsuz gücü­ne inancını yaşamının sonuna kadar yitirmedi. Dilin, bütün insanlığı kurtaracağına inandı. Di­lin bu dünyada bütün politik, ekonomik, top­lumsal her sorunu çözeceğine inandığını ifade etti. “...Dil benim için sonsuz gücü olan, büyük bir evrendi. Dilin gelişerek, insanlığı, evreni­mizi yenileyeceğine, geliştireceğine, güzelleş­tireceğine, evrenler kurup evrenler yıkacağına inanıyorum. Bu yüzden de, söz sanatçılarına, kendim de içinde, büyük sorumluluklar yüklü­yorum, çağımız için...”

Yaşar Kemal kendini, “... ben sosyalist mi­litanım ve Marksistim” diye tanımlar. Kendini hiçbir zaman dar kalıpların içinde hissetmedi­ğini, Marksizmin kurallarını özümsediğini ifade eder. “Marksizmin insan özgürlüğüne, birey ve düşünce özgürlüğüne bir tuzak olduğunu hiç sanmıyorum. Tam aksine, Marksizme bireyin kurtuluşu, insanın özgürleşmesi diye bakıyo­rum. 1844 El Yazması benim için Kapital kadar önemli bir kitaptır... Marksizm bana dünyaya bakmak için açılan en aydınlık kapı oldu. Ya­şamım boyunca bu düşünceyi yaşamla ölçtüm, yanıldığını görmedim...”

Yaşar Kemal, İstanbul Menekşe’de geçen Deniz Küstü romanında, insanın insanı sömür­mediği, çocukların çalıştırılmadığı, çocukların ve kadınların dövülmediği, zulmün, kötülüğün olmadığı, herkesin, herkesin derdine, sevinci­ne ortak olduğu bir ada düşünü anlatır. Genç­lerin kızlı erkekli denize açılıp balık tuttuğu, sevdiğiyle denizin ortasında güneşe karışarak seviştiği, kimsenin onlara bakmadığı, adada dikilen zeytin ağaçlarından herkesin canı is­tediği kadar zeytin yediği, zeytin ağaçlarının kimsenin olmadığı, kimsenin kimseye düşman olmadığı, herkesin emeğinin karşılığını aldığı bir ada düşüdür. “Menekşe düş ülkemiz, Me­nekşe gerçeğimiz, Menekşe’deki adamız ger­çek yaşamımız, diyebilelim mi?” diye sorar. Ki­tap, 12 Eylül Danışma Meclisi’nde “Komünizm propagandası” yaptığı gerekçesiyle ihbara konu olacaktır.

Düşüncelerinden, davranışlarından dolayı bir insanın başına gelebilecek bütün kötü şey­lerin başına geldiğini söyleyen Yaşar Kemal, “İşkence gördüm, aç, işsiz kaldım. Ailemden birçok kişi yoksulluk içinde öldü.” diye anlatır. Yoksulluğun dünyadaki zenginlikle birlikte dü­şünüldüğünde insanlığın yüz karası olduğunu söyleyen Yaşar Kemal, “bir insanın başka bir insanı aşağılaması, bir ülkenin, bir toplumun başka bir toplumu aşağılaması bütün insanlı­ğın aşağılanması değil de nedir?” diye söyle­dikten sonra, inanmış bir Marksist olarak “an­gaje” bir yazar olduğunu söylemiş, bir insanın yaşamı angajeyse, onun yapıtları da başka tür­lü olamaz demiştir.

Yaşar Kemal angaje olduğu düşüncenin ge­reklerini yerine getiren bir edebiyat insanıdır. Yapıtlarında, anlattığı yerlerin, hikayesine me­kan kıldığı çevrelerin ekonomik ve toplumsal yapısını en ince ayrıntısına kadar bildiğini du­yumsatan, okuyucusunu hem roman gerçekli­ğiyle hem de toplumsal bilgi birikimiyle sarıp sarmalayan bir anlatısı vardır. Roman okuyu­cusu kadar, sosyologlar ve araştırmacılar için de anlattıklarıyla geniş bir malzeme sunar. Ya­şar Kemal yapıtlarında toplumsal gerçekliğe, kendi yaşamından ve yaşamına tanık olduğu insanlar ve olaylar üzerinden yaklaşmaktadır. Angaje olduğu sağlam dünya görüşü, süreç içe­risinde kazandığı edebiyat birikimi, okuyucuyu kitaba bağlayan bir romancılık tekniği, Yaşar Kemal’in gücünü ortaya çıkaran olgulardır.

Çalışan insanların yoksulluğuna, çalışmak için, ekmek parasını kazanmak için en ağır koşullarda çalışmaya razı olmasına karşın iş bulamayan işsize, doğanın yok edildiğine ne­redeyse her gün tanık olunan bir dönemde, insanlık değerlerinin çürüdüğüne tanıklık eden bir edebiyatçı, tüm bu olgulara göz yumarak, sırt çevirerek bambaşka şeyler anlatamaz. Yaşar Kemal, insanın en büyük değerinin ya­ratıcılık olduğunu, en büyük korkusunun da insandaki yaratıcılığın yok olması olduğunu söylemiştir. Ancak umutlu bir insan olarak in­sandaki bu yaratıcılığın yok olmayacağını ifa­de etmiştir.

Yaşar Kemal’da korku, önemli bir olgu ola­rak pek çok romanda romanın çatısını oluştu­rur. 1960’lı yıllarda yazdığı halde ölümünden önce yayınlanan Tek Kanatlı Kuş romanında korkuyu anlatmıştır.

“Ben hep korkudan korktum. Korkudan çok korktum. Roman yazdığım zaman içimde bir korku istemezdim. O yüzden bu kitapta da kor­kuyu anlattım. Kayseri’de askerlik yaptığım ka­sabanın üzerinde büyük bir taş vardı ve bütün kasaba bu taşın üzerlerine düşeceğinden kor­kuyor, taşı üzerlerine düşmesin diye demir zin­cirlerle bağlıyorlardı. Madem korkuyorsunuz o zaman çekin gidin diyordum. Seneler senesi bu korkuyu yazmak istedim.”

Yaşar Kemal, Kale Kapısı romanında da korkuyu anlatmıştır. Babası öldürülen çocu­ğun (Mustafa’nın) korkusunu, köylülerin baba­yı öldüren Salman’dan korkusunu, Salman’ın korkusunu, köylülerin devletten, jandarmadan korkusunu...

Yaşar Kemal, 1978 yılında basılan Deniz Küs­tü romanında korkuyu şöyle anlatmıştı:

“...Ama o korkak’ diye bağırdı.

Herkes korkak, dedim. Sen de, ben de...

Sen de, ben de mi..?

Sen de ben de... Hepimiz de...

O kendi içine yumulmuşken, ben de içimden veryansın ettim.

İnsanlar bu kadar korkmasalar, bu kadar za­lim olurlar mı, bu kadar birbirlerine düşmanlık eder, birbirlerinin kuyusunu kazarlar mı, insan öldürürler mi, birbirlerine böylesine kıyar, köle eder sömürürler mi, birbirlerinin sırtına biner­ler mi, aşağılarlar mı, delirirler mi, sevmeyi, sevişmeyi böylesine unuturlar mı, uzattıkları el bu kadar buz gibi olur mu, düşünebilme yeteneklerini böylesine yitirirler mi, bastıkları yeri görmeyecek kadar üstümüzdeki gökten, altımızdaki topraktan, yıldızlardan, sulardan, çiçeklerden, dağ başlarından, ışıktan böylesi­ne bihaber kalırlar mı, sevgisiz, sevisiz, dost­luksuz yürekleri sıcacık, bir sevgili, bir dost yüzü için, bir kuş gibi çırpınarak çırpmadan olur mu?”

Yaşar Kemal de 1952’den 2013’e yazdığı bütün öykü ve romanlarında kendi yaşamın­dan, tanıklıklarından yola çıkarak anlatılarını kurdu.

Çeltik-pirinç tarlalarında sulama bekçili­ği yaptığı günlerin birikiminden yola çıkarak Teneke romanını yazarken, bostan bekçiliği günlerini Hüyükteki Nar Ağacı romanında an­lattı. Sıcakta yanmış, bunalmış, iş bulamamış,aç-susuz köylülere, Bostan’ın çaykarasında so­ğuttuğu serin kavun-karpuzu cömertçe ikram etmiş olduğunu...

Sıcaktan, sivrisinekten, hastalıklardan, salgınlardan, harplerden, devletin, ağaların-beylerin baskısından bunalan Yörüklerin öy­küsünü Binboğalar Efsanesi’nde yazarken, çocukluğunda özgürlüğe düşkünlükten sık sık evden kaçıp üç gün, beş gün, bir hafta evden uzaklaştığını anlatmıştır.

Babasının ölümünden sonraki günleri, köy­lerinin üstünde dönüp duran kartalları, köy­lerindeki evlerdeki yılanları, Yılanı Öldürseler romanında anlattı.

Yaşar Kemal, görkemli nehir romanlar yaz­dı, ilki 1955’te yayınlanan ünlü romanı İnce Memet, Akçasazın Ağaları, Ortadirek, Bir Ada Hikayesi gibi ciltler dolusu romanlar yazdı. Çu­kurova’da köylülerin yaşadığı yoksulluğu ve zulmü, devletin, jandarması, zalimden yana bürokrasisi ile beylerin yanında saf tutmasını, yoksul köylünün başını ezmesini, insanların al­çaltılmasına, ezilmesine, aşağılanmasına karşı başkaldırısını anlattı. İnsan soyunun başkaldır­mayı; yemek içmek, yaşamak, uyumak, çocuk yapmak gibi yaşama biçimi yapmalıdır, diye­rek zulme karşı başkaldırının gerekli ve hak olduğunu yazdı. Üç Anadolu Efsanesi, Binbo­ğalar Efsanesi, Çakırcalı Efe, Ağrı Dağı Efsane­si gibi destansı romanlar yazdı. Çok başarılı bir dille, etkileyici, sürükleyici bir anlatımla düşsel destanlar anlattı.

Röportajları, romancılığının yanında büyük bir gazeteci, röportaj ustası olduğunun kanı­tıdır. Denemeleri, düşünce yazılarıyla da yol gösterici aydınlatıcı, ufuk açıcı oldu.

Kürt Sorunu, Ermeni Sorunu, demokrasi ve özgürlük gibi ülkenin temel sorunlarında, çağı­nın tanığı olmanın yanında sanığı da olmaktan çekinmeyerek cesurca gerçeğin, haklının, maz­lumun yanında, ezilenden, sömürülenden, kı­rımlara uğrayanın, dili, kültürü yasaklananın, tehcir edilenin, öldürülenin, sürgüne gönderi­lenin, devletin sopası başından eksik edilme­yenin yanında safını belirledi.

Yaşar Kemal’in, Van’dan ailesini toplayıp Çukurova’ya göçen babasıyla Kadirli’de İskan Komisyonu Başkanı Arif Bey arasındaki diya­log, Ermeni Soykırımının 100. yılında ortaya çıkan güçlü sesi büyütecek içeriktedir.

Pazarcık Beyi Hurşit Beyin mektubuyla karşısına çıkan Yaşar Kemal’in babasına ilgi gösteren Arif Bey, “Bak Kürdoğlu, sana bir ko­nak veriyorum ki, kasabanın en güzel konağı, sana tarlalar veriyorum ki, kasabanın en be­reketli toprakları... Sana Semailin konağını, talalarını veriyorum.

– İstemem

– Öyleyse niçin geldin bana, bu mektup niye?

– Beni bir yere yerleştir diye

– Yerleştiriyorum işte, Kasabanın en güzel konağı...

– İstemem, çünkü anam dedi ki, yuvasından atılmış kuşun yuvası başka kuşa hayretmez

– Onlar kuş değil, Ermeni

– Kuş

– Ermeni

Bu diyalog sonrasında mektup yırtılacak, çiğ­nenecek ve Yaşar Kemal’in ailesi Kadirli’nin en dağlık köyüne yerleştirilecektir.

Zulmün Artsın diyerek zalime karşı durdu, susmadı, yılmadı, sözünü hep söyledi.

Örgütlü mücadelenin içinde yer aldı. Türki­ye Yazarlar Sendikası’nın kurucusu ve ilk genel başkanı oldu. PEN Yazarlar Derneği’nin ilk ge­nel başkanı oldu. 1960’lı yıllarda TİP’nin Genel Yönetim ve Merkez Yönetim Kurulu üyesi oldu. Radyoda parti sözcüsü olarak konuştu. Mahalle mahalle, kahve kahve dolaşıp Türkiye İşçi Parti­si’ni anlattı, oy istedi.

Uzun bir ömrü oldu. Yazacağı şeyleri yazma­sına yetecek kadar uzun. Sevgili eşi Thilda’ya hasta yatağında söylediği sözlerle bitirelim. “...Biz namuslu bir hayat yaşadık, iyi insanlar ola­rak namuslu bir hayat sürdük...”

Edebiyatımızın evrensel sesi Yaşar Kemal yazdıklarıyla hep yaşayacaktır.

(Yeni e, 265)

4 Ocak 2021 Pazartesi

Köy Hayatı: Meyhane

Korkunç bir anne arkamdaki masada
Oğlu pişman meyhaneye getirdiğine
Doğduğuna da belki


Umudu yitmiş kara bir kedi
Sırtını vermiş müşterilere
Sarı yazın solan ak ışığında

Tek başına içiyor biri donuk bakışlı
Götür şişeyi diyor başka içmeyeceğim
Kötü bir haber almış belli

Turist masasında çocuklar bağrışıyor
Kötü bir Yunan müziği gürültülü
Yalnız adam hesap ödemeden kalkıyor

Anne şekersiz kola istiyor oğlu
Rakı diyor ama tek olsun aman
Burun damarları tan çatlaklığında

Birkaç saat çalışayım her gün sporumu yapayım
Mutlu olayım diyor başka şey istemiyorum hayatta
Aah ah diyor ana baban olsaydı sıçardı ağzına

Gün batıyor ışıklar tek tek yanıyor
Garsonlar gülüşerek masa taşıyor
Kedi güz kuşlarının uçuşuna hayran

Mesafeyi koruyun 1.5 metre yazılı
Tabelayı saran begonvillere bakıyorum
Benimkiler neden böyle açmıyor

Yorgunum da ondandır diyorum
Çiçekler yorgunluk sevmiyor

Sen de sevmezsin gerçi ama gel
Yorgun yerlerimden öp beni

Ahmet Telli