Muğla'nın Akyaka’sına çağrılıydım.Çağıran TMMOB Şehir Plancıları Odası idi.
“Planlama Öğrencileri Yaz Eğitim Kampı 2015” etkinliğinde bir konuşma yapmamı istiyorlardı.Benden istenen konu,
KÜLTÜR BAĞLAMINDA KENT KİMLİĞİ /
KORUMA POLİTİKALARI
idi.
Bunu bir de siz okuyucularımla paylaşmayı
istedim. İçinde kimi yinelemeler olsa da bu konuyu bir de böyle derli toplu, resimleriyle size sunmak doğru olabilir diye düşündüm.
Felsefecimiz Nusret Hızır, kısaca
“Kültür, yaşamı olanaklandırmaktır.”
diyordu.
Bedri Rahmi Eyüboğlu soruyordu önce,
“Paris’tesin… Cebinde elli frangın var. Karnın aç. Sinemaya mı gidersin, müzeye mi, küçük bir tıpkı basım mı alırsın, karnını mı doyurursun ?"
Ardından eklerdi,
“İşte bu yaptığın senin kültüründür.”
Sinan’ın Selimiye Camisinin koruma duvarının kuzey
doğu köşesine (başlığıyla birlikte) özenle yerleştirdiği eskil kolon, Sinan'ın yaşam kültürüdür. Onun bunu yapmasına izin verenlerin de…
Düşünün, Sinan böylece nelere sahip çıkıyor.
Bu kolonun 50 cm. önüne elektrik direği yerleştiren, yirminci yüzyılın elektrik mühendisinin kültürünü de bu davranışı göstermiyor mu?
Sinan’ın davranışı rastlantı değildir. Bu gerçek birçok kez kanıtlanmıştır. Ayasofya'yı güçlendirmenin dayanak duvarlarıyla korumaya alırken II. Teodosyos döneminden bir duvar parçasını çerçeveleyip bırakmıştır.
Bu onun bugünkü anlamda bile “kültür” anlayışıdır. Üstelik buradaki koruma örneği yalnız Sinan'ın dünya görüşü değildir. Bunun böyle olması, önde gelenlerin onayıyla ancak yapılabilirdi.
Şu yazılı belgeye de bakın:
“İstanbul kadısına ve Ayasofya vakıf mütevellisine hüküm ki, mescitlerin ve mabetlerin onarımı için emir verilmiştir. Topkapı Sarayı önünde olan Ayasofya camisinin de onarıma gereksinimi olduğu haber alınmıştır.İncelemek için bizzat hassa mimarbaşı
Sinan istek ve mutlulukla, bilirkişilerle birlikte camiye gitmiştir. Mimarbaşı ile bilirkişiler camide yaptıkları toplantıda, caminin sağında ve solunda 35 er arşın (26,60 m.) yer boşluk kalmasına, Medresenin çevresinde ise 3 zira (2,70 m.) boşluk bırakılmasına karar vermişler. Ayrıca miri (devlete ait) ambarın yıkılmasına karar vermişlerdir. Ve yarım kubbe üzerindeki minarenin yıkılarak önündeki payenin üstüne yeni bir minare yapılmasına karar vermişlerdir.
Yine caminin 35 er arşın boş bırakılan yanlarına payeler ve karizler yapılması gerektiği ile, binanın iç ve dış bölümlerinde gerek duyulan yerlerin onarılması kararlaştırılmıştır.Bunun için camiye bitişik olan binaların yıkılıp taş ve tuğla ile yıkılan yerlerin onarımı yapılıp çatılarının kurşun ile örtülmesi gerektiğini belirtmişlerdir. Bu konuda gerekli uyarı ve tahminleri yapmışlardır.”
Kimileri, bitişik yapıların yıkılmasına karşı çıkmışlar, “Bir Hıristiyan yapısı için Müslümanlara eziyet caiz mi?” demişlerdir. Sorun Şeyhülislama götürüldüğünde,
“Bu mabede kimki Hıristiyan yapısı der boynu vurulsa caizdir.” yanıtı alınmıştır.
Bir başka kanıt:
İstanbul’dan 1000 km. uzaklıkta, bir eskil
taşın yerinden sökülüp, söktürenin evinin
merdiveninin ilk basamağı olarak yerleştirildiği
haber alınmış hemen taşın eski yerine
yerleştirilmesine hüküm verilmiştir.
Bütün bu örneklerle 20. yy. da Sabahattin Eyüboğlu’nun şu sözleri doğrulanır:
“Eriten de biziz eriyen de … Biz bu toprakları
yoğurmuşuz bu topraklar da bizi. Onun için en
eskiden en yeniye ne varsa yurdumuzda öz
malımız bizim. Halkımızın tarihi Anadolu’nun
tarihidir.”
2
1930’ların başlarında Mustafa Kemal bir yurt gezisinde, Konya’ dadır. Oradan Başbakan İnönü’ye bir telgraf çeker. Bu telgraf anlamca şöyledir:
Atalarımızın yapıtlarını örene dönmüş gördüm.
Avrupa’ya yollayacağımız öğrencilerden kimilerini arkeolojiye yönlendirelim. Dönünce onları doçent yapalım. ders versinler. Öğrenci yetiştirsinler. Tarihsel alanlarımızın kazılarını kendi arkeologlarımız yapsınlar.
Bugün benim kuşağımın arkeologları o günün doçentlerinin, Mustafa Kemal’in sözünü ettiği kişilerin öğrencileridir.
Hititlerle ilgili kazılar da onun isteğiyle başlar. Bir anlamda Anadolu’nun Hitit döneminin arşivine ulaşırız. Bu güne dek gelen kimi yiyeceklerimizin, alışkanlıklarımızın kökenlerini de öğreniriz böylece…
Kısacası 1930’ların ortalarında Hititleri tanımağa başladık. 1960 ların ortalarında da “Göbeklitepe’yi biz ve tüm dünya ancak öğrendik. Oysa Göbeklitepe günümüzden 12 000 yıl öncesindendi.
Gene 1960’ların başlarında yeryüzündeki (bugünkü bilgilerimize göre) ilk yerleşmeyi, on bin yıl öncesinin Çayönü’ nü Prof. Halet Çambel ortaya çıkardı.
Bugün örneğin Konya’nın (kırsal kesimde) evlerinin yarısı kerpiçle yapılıyor ya… İşte kerpicin, analı kuzulu örülmesini en azından Çayönü’nden beri biliyoruz. Kapı serenini, çörteni, evin modelinin yapılmasını, döşemede bir tür örgü örtüyü de…
9400 yıl öncesine dek inen Çatalhöyük’ü de 1960’larda tanıdık. Bana göre ilk mimarlık örneklerini Çatalhöyük’de buluyoruz. Neredeyse Çatalhöyük yaşında olan Burdur’daki Hacılar da bize birçok ipucu verdi.
Beycesultan kazılarında Mükerrem Anabol’un bulduğu Megaronlar bir gerçeği kanıtladı. Bize batının yutturmağa çalıştığı gibi uygarlık, kültür, Anadolu’ya batıdan gelmedi. Buradan oraya gitti, Halikarnas Balıkçısı’nın savladığı gibi… Girit’te ortaya çıkarılan Megaron İsa’dan 1400-1500 yıl öncesinden.Oysa Beycesultan Megaronları 3000-3500 yıl öncesinden.
Troya’daki Megaronlar İsa’dan 2300-2400 yıl öncesindendir. Troya’ya İsa’dan önce 12.yy.da saldıranların (Aka’lar) abc leri bile yoktu. Anadolu’yu savunmaya koşanların, karşıdan 800 yıl önce abc leri vardı. “Mustafa Kemal Anadolu’dan çıkan alfabe’yi Anadolu’ya döndürdü.” diyor Alman prof. Nolle…
Troya’da bulunan bir Megaron’ un, tapınak olarak kullanıldığı içinde bulunan sunulardan anlaşıldı.
Troya’daki bu Megaron bize “Yunan tapınağı” olarak öğretilen yapının kökeninin nereye dayandığını gösteriyor.
Kısacası, Avusturyalı Uhlig’ in savladığı gibi, Avrupa’nın anası Anadolu’dur. Kimliğimiz Anadolu’lu olmaktır!
3
Bundan önceki iki yazımda anlattıklarımın özeti, bizi birbirimize bağlayanın Anadolu kültürü, kimliği olduğudur. Bunun böyle olduğunu Güre köylülerimle yaşadığım iki deney gösterdi bana. O günlerin belediye başkanı sayın Kamil Saka'nın anlayışı, yardımıyla Bergama'ya götürdüm köylülerimi. Tepedeki eskil kenti (Akropol) sonra da müzeyi gezdirdikten sonra yetmişlik bir köylümü duvarın dibine oturmuş başını döverken gördüm:
- Ne oldu, bir şey mi var?
- Nah bu kafa… Bize bunları anlatmalılardı… Bilisiz
Kaldık…
Asos'a da götürdüm onları.
Agorayı (çarşı) senatoyu, tiyatroyu, bütün öteki donanımları gösterdikten sonra sordum, bu kentte kaç kişi yaşamış olabilir?
30-40.000 dediler. Yalnızca 3500 kişi olduğunu öğrendiklerinde, dönüşte köyde bir tiyatro yapmaya usları yattı. Hep birlikte yaptık tiyatroyu, belediyenin bahçesine.
Bütün düğünler tiyatroda yapıldı daha sonra.
Genco Erkal, Haldun Dormen, Altan Erkekli, Nejat Uygur, Timur Selçuk, Arif Sağ, Tolga Çandar… Daha kimler kimler geldiler etkinlikleriyle tiyatromuza…
Çine/ Aydın'da bir Hitit yerleşmesi bulundu. Bulanlar bile şaşırdılar. (Efes'in Hititçe adının Apasa, Milet'in
Milevanna olduğunu öğreneli de çok olmadı.)
Çine'de belediye başkanın isteği olan bir arkeoloji müzesi tasarladım.
Boşaltılmış, tek sınıflı bir ilkokulu onardık. Bahçesine bir de arıcılık müzesi yaptık. Arıcılık öğretiliyor orada.
Bahçenin geri kalan bölümündeki zeytinlerin arasına, ülkemizde en azından iki bin yıldır oynanan çocuk oyunlarını mermer masalara çizdirip yerleştirdim. Üçtaş, dokuztaş, değirmen vb…
Önce yetişkinler oynadılar, sevinçle, mutlulukla… Oysa oynadıkları oyunların Anadolu'da en azından iki bin yıldır oynandığını bilmiyorlardı.
İnsanlığın geçirdiği bütün aşamaların kanıtlarını buluyoruz Anadolu'da. Hem de kesintisiz…
Yeryüzünde yoktan var edilen ilk kent de Anadolu'da. Aydın'ın Söke'sinden az ötesindeki Prien, günümüzden iki buçuk bin yıl önce, vatandaşımız Hippodamos'un tasarına göre kurulmuştur. Hippodamos bununla çağının kent tanımını da yapmıştır. Bir yerleşmede Agora, tapınak, odeon (müzik dinletisi yapılan yer, senato) stoa (arasta) okul, hamam gibi kültürel, sosyal donanımlar yoksa oraya kent denemezdi.
O çağın inancına göre, insanı böyle bir kent yaratır.
Lewis Mumford (ABD li düşünür, sosyolog) da 1934 de derki,
Uygarlığın en önemli aracı kenttir.
Uygarlık, kentlerde yaşanan, yazılan kültür tarihidir.
Bu gün gözlemlediğimiz de budur.
George Basalla' da diyor ki,
Uygarlık, teknolojik araçlarla, sosyal- kültürel-insancıl değerlerle gelişir.
4
İnsan kentte oturup kalkmayı öğrenir. Orada da öğrenemeyene,
“Bundan başka İstanbul yok!”
denir.
Denizli deyimiyle, “pazarda adam ağzı” görür.
Kentli gibi davranmayana,
“Sen pazarda adam ağzı görmedin mi?”
denir.
Bütün bunlar için insanın insan içinde olması
gerekir.
İnsanın insan içinde olabilmesi, iklime bağlıdır.
Kent kurulacak yerin ikliminin seçilmesi bu nedenle önemlidir.
Büyük uygarlıkların Akdeniz çevresinde yaratılmış olması elbette rastlantı değildir. Burada insanlar, yılın en azından on ayı, açık havada bir araya gelebilirlerdi.
Ayrıca, çağımızın kenti, her çağdakinden daha çok buluşturmalı insanı insanla. Merhabalaştırmalı!
(Merhabanın anlamı,
“Benden sana zarar gelmez!”
demekmiş.)
Her çağdakinden daha çok demokrasi, özgürlük, denge getirmeli kent…
İkiyüzlü Batı, “teknoloji” ile bunu sağlayamıyor.
Prien' de tasarda, adalarda (imar adalarında) parseller eşitti, eş konumluydular. Doğru yönlendirilmişlerdi…
Prien bir Apollon kentiydi.
Anadolulu bu tanrı, usun tanrısıydı. Ama kentli sayılanlar için… Bunlar da toplumun ancak yüzde kırkıydı. Geri kalanlar kentli sayılmayan hizmetlilerdi.
Gelişme kentliliği artırmak olmalıydı.
Bunun için sosyal- kültürel değerler bütün kentliler için eş paylaşılmalıydı.
Ne demek istediğim, eskil çağın Bergama'sına bakıldığında daha iyi anlaşılır. Bergama'nın alan büyüklüğü, oturanlarının çoğalmasıyla, yetmez olunca; önce sosyal kültürel merkezin çekirdeği olarak yeni bir agora yapılmış. Sonra da onun çevresinde yeni konutlar yerleşmiş. Böylece, kentlilerin sosyal- kültürel özeğe yaya uzaklığı belli bir ölçüyü aşmamış.
Eş anlayışı Bodrum'da da görürüz. Burada da ikincil özekler büyümedeki sosyal- kültürel dengenin bozulmamasına özeni gösterirler.
Bursa'da da bunu saptayabiliriz. Hüdavendigar' dan sonra Muradiye gelir. Daha sonra da Yeşil… Bu böyle sürdürülmüştür Osmanlıda da…
Her gelişmenin adımı, bir öncekinden doğduğunu bilerek saygılı olmalıdır ona.
Buna en güzel örnek Muğla kentidir.
Saburhane, Osmanlı dönemidir.
Bozulmadan bu güne gelebilmiştir.
Eski Belediye ile bu günkü Büyük Kent Belediyesi çevresi İttihad-ı Terakki döneminidir.
Atatürk Anıtı çevresi Cumhuriyet dönemidir.
Hiçbiri ötekini yok saymamıştır.
(Burada koruma ile ilgili bir iki söz söylemek gerekiyor. Çünkü, Muğla korumada da örnek olmuştur. Buradaki koruma, yukarıda sözünü ettiğim saygıyı gösterir. Yoksa geçmişi bu güne taşımayı değil…
Gelenek sözcüğü gelmekten gelir. Demek ki ,
1. Bugüne gelememiş olan gelenek olamaz.
2. Demek ki, gelenek çağdaş, yaşayan bir şeydir.
Yaşanılıp geçmişse, geriye getirilemez.
3. Geriye bakarak ileriye yürünemez. (A.Haşim) Düşersiniz. (Örnek, bugün bunu yapmak isteyenlerdir.)
4. Çağdaş değilseniz geleneği anlayıp
değerlendiremediğiniz gibi ona eklenemezsiniz de.
Bugünkü camiler Sinan'a eklenebilir mi?)
5
Son yazım şu soruyla bitmişti:
“Bu günkü camiler Sinan’ a eklenebilir mi?”
Bundan on- on beş yıl önce, belki daha da önce, bir TV kanalı bana sormuştu:
“Bu gün yapılan camiler üzerine ne düşünüyorsunuz?
Sorularını bir soru ile yanıtlamıştım:
“Sinan uyansa, bu yapıları görse, bire zındıklar dört yüz yıl önce bıraktığım yerde mi otluyorsunuz hâlâ; bir milimetre ilerlemediniz mi? Diyerek bir Osmanlı tokadı aşk etse haksız olur mu?”
Yayınladılar… Hem de birkaç kez yanılmıyorsam…
Buraya dek gelince bir özet daha yapmalıyım:
· Troya, bize, Anadolu’yu hep birlikte savunanları doğru anlamamızı söylüyor.
· Etnik kökenler yeterli doğrulukta olmayabilirler (Bugün Anadolu’da genleri Orta Asya’ya bağlananlar yüzde 3, Balkanlara bağlananlar yüzde 30-40 imiş. (Cumhuriyet Bilim Teknik)
· Homer, Troya savaşından 400 yıl sonra yazdığı İlyada- Odise ile insanlığın ortak dilini oluşturmuştur. Bu bir kırılma noktasıdır.
· 400 yıl sonra Helence’ye aktaranların bu yapıtları sansürlediklerine inanıyor, Halikarnas Balıkçısı
· Tarihi doğru okumalıyız. Bize anlatılanlara değil, kendi araştırmalarımıza inanmalıyız.
· Geçmişi doğru anlayarak gerçek kimliğimiz üzerine, kültürümüz üzerine düşünüp yeni ‘’kent’’ için radikal kararlar almayı bilmeliyiz.
Özetle yeni kent,
· Eş paylaşımlı olmalı ( Demokrasi- Uygarlık- Özgürlük-Denge)
· Doğayı kirletmeden yaşamayı bilmeliyiz. (Almanya nükleer santralı yasakladı.)
Erke tüketmeyen, erke üreten kentler yaratmalıyız. (Çin böyle bir kenti tasarlıyor.)
· Karşılaşmalara elden geldiğince çok yer sunan bir kent olmalıdır yeni kentimiz.
KORUMA
Bu konuyu “Koruma” üzerine düşündüklerimi de ekleyerek bitirmek istiyorum.
Bizim için değerli olanı koruruz. Bu da kültür yorumumuza bağlıdır.
Yenikapı kazılarında bulunanları üç-beş çanak kırığı olarak yorumlayanlar bizim kültür yorumumuzu anlayamazlar.
Kültür de, kimlik de durağan değildirler.
Canlı birer organizmadırlar.
Canlı tutulup, gelişmelerinin sürmesi sağlanmalıdır. Yoksa kururlar.
Korumayla sonuçlanacak yol önce tanıma sonra da sevmeyle başlar. Demek ki kendi kendimize soracağımız ilk soru şudur:
Ülkemizi yeterince tanıyor muyuz?
Bu günkü eğitim dizgemize baktığımızda bunun böyle olmadığını görüyoruz.
Bunu kimi örneklerle anlatabilirim:
Ünlü bir üniversitemize çağrılıydım bundan yıllar önce. İnşaat Fakültesi öğrencilerine Mimar Sinan’ı anlatmamı istiyorlardı.
Gittim.
Büyük bir sınıfı tıklım tıkış doldurmuşlardı öğrenciler. Ayakta olanlar vardı. Önce bir saydamı (slayt) yansıttım ak perdeye:
Sonra sordum: Bu yapı nedir, nerdedir, kim yapmıştır, kim yaptırmıştır?
Kimselerden ses çıkmadı.
Yalnızca bir öğrenci el kaldırıp yanıtladı sorumu: Mağlova Su Kemeri, İstanbul'da… Sinan'ın bir yapıtıdır. Kanuni Sultan Süleyman yaptırmıştır.
Bu öğrenci su kemerinin bulunduğu köydenmiş…
Osmanlının, 19.yy.ın sanırım ikinci yarısında Viyana Dünya Sergisi için düzenlettiği büyük boyutlu bir betikde de (kitapta) bu kemerin görselinin altında Justinyan Kemeri yazıyor. Kime kimden yakınacaksınız?

gazetesinin 3, 10, 17, 24 ve 31 ağustos 2015 tarihli nüshalarından alınmıştır.