6 Ocak 2021 Çarşamba

Anahtarın Kapısı (Öykü)/ Fadime Uslu

Caro Antonio, diye başlıyordu mektup, çalışma masasındaki tek kitap – Per Isabel: Un Mandala’nın arasından önüme düşüvermişti; Biliyor musun, diye devam ediyordu, senin 2. Napolyon, buna en az iki isim daha bulmalıyız dediğin frankofon kedi ölüverdi. Bir gün hastalandı ve üç ay sonra son nefesini verdi. Tam da hayvanlara yakışır mezar taşı yazısı olurdu bu, değil mi. Toprağına taştan değil tahtadan bir mezar başlığı diktim. Üstüne de tebeşirle 2. Napolyon buradaydı, diye yazdım.


Yazacağım öykünün ilk cümlesi böylece uçup gitti aklımdan. Bilgisayarı henüz açmıştım ki gözüm ekrandan masanın sağına doğru kaydı. Çevirisini birkaç yıl önce okuduğum kitabın aslı karşımdaydı. Heyecanla ilk sayfasını çevirdim. Altı yıl önce Münir’e imzalayıp göndermişti Antonio. Münir’in uzmanlık alanıydı onun metinleri. Bu kitabı neden çevirmediğini bilmiyordum. Yaşamındaki pek çok şeyi bilmiyordum Münir’in. Merak da etmiyordum. Mektup, kitabı kaldırınca düştü masaya. Önce kararsızdım, okumaya hakkım var mıydı? Yoktu elbette. Başlamıştım bir defa. Başlamak sürdürmek için gerekçe olabilir miydi, gerekçenin geçerliliği için yeterli miydi başlamak? Bunları sonradan düşüneceğimi o anda da hissetmiştim. İlk satırından yeniden başladım. Ne Münir’in aksak el yazısı ne yazdığı mürekkebi azalmış dolmakalem ucunun sekmeleri okumamı durduruyordu. Sandalyenin sırt minderine iyice yaslanmıştım.

Arka bahçede duvara oturup köşedeki kedi mezarlığına bakarak sigara tellendirdim. Ağırdı. Ağır gelmişti işte. Gömdüğüm üçüncü kediydi Napolyon. Ondan mı, yoksa kulağımda çınlamaya başlayan tükenişle ilgili makamın vurgusundan mı? Havanın yapış yapışlığı, belki de iflahsız bir yalnızlığın köklerine kadar inmemden, her neyse işte sıcak dışarıda toprağın dumanını attırıyordu. Nasıl abandıysam merete, izmarite inen minicik ateş işaretparmağımda bir noktayla dudağımın kıyısını yaktı. İnadına bir sigara daha yaktım. Kiminle ya da neyle inatlaşıyorsun dedim. Siktiri çektim, sonra da sustum. Başım döndü biraz. Uyandığımdan beri boğazımdan lokma geçmemişti ki. Dilimin ucunda dolaşan sunturlu bir küfür daha vardı, hani bir zamanlar sana anlattığım bizim Adalının da yazdığı – Kumkapılı Ermeni balıkçılarınkinden de beter. Susmaya devam ettim. Anlayacağın küfürle çalkaladığım ağzımı bıçak açmadı. Görkemli güzellikten kendine pay çıkarıp bunu çevresine kabullendiren zavallı kediciğime iki ismi de o anda buldum. 2. Napolyon Kendigelen Maquereau. Senin frankofon gerçekten de kendi gelmişti bana, bir gece meyhane dönüşü – sokağa nereden düştüyse – peşime takılmış, eve usulca sokulmuştu. Yabancılık nedir bilmiyordu. Olaydaki orospu ben oluyordum. Gülme. Şimdi dikkatini tamamen bana ver olur mu, her şeyi bir bir anlatacağım çünkü. Evde sevgilim bekliyordu – evde sevgili beklerken meyhaneye gidilir mi, dediğini duyar gibiyim. Arkadaşlarla bir şeyi kutlayacaktık, ne olduğunu unuttum. Her neyse, dönmüştüm işte. Berjerde kitap okurken uyuyakalmış sevgilim. Boynu yana bükülmüş. Ayaklı lamba yüzünün bir bölümünü ve yuvarlak omuzlarını aydınlatıyordu. Geride kalan eşyalara hafifçe ilerliyordu karanlık. Köşedeki boş sepetteyse barok bir resmin derin karanlığı vardı; sepetin içini derin bir kuyu gibi gösteriyordu. Işık sevgilimi, çevresindeki eşyaları, kediyi yumuşatıyor, gördüğüm her şeyi kadifemsi bir dokuya bürüyor yetmezmiş gibi hepimize ayrıcalıklı bir hava veriyordu.

Bize ayrıcalık veren şey, kimlerden ve neden ayırıyordu? O şey bizdik belki de. Karşısındaki koltuğa oturmuş onu izlerken bu soruyla bir fikre varmak için yol açmaya çalışıyordu hafif pelteleşmiş beynim. Kedicik o soru imini siliverdi. Gidip kızcağızın çıplak bacağına sürtündü, miyavladı ve onu uyandırdı. Bana gülümsedikten sonra kedicikle ilgilenmeye başladı. Kalktım, mutfağa kahve hazırlamaya geçtim. Bir süre sonra seninki önde kasıla kasıla sevgilimi bana getirdi. Beni sanki ona satacaktı pezevenk. Erkekliğini erkekçe yaşayan bana orospuluğun nasıl bir şey olduğunu hissettirmeyi başarmıştı. Nasıl mı, bu nasıl anlatılır ki. Orospuluk orospuluktur işte.

Bir sözcük insanı nereden nereye götürüyor, değil mi. Sana yazarken hep böyle oluyor Antonio. İmzalayıp gönderdiğin Per Isabel: Un Mandala’yı okudum, bitti, bir daha okudum. Kurguda çizdiğin o mandalayı ben de zihnimde çizdim, okur için şahane bir deneyim bu. Kahramanın Isabel’i numaraladığın, sonra isimlerle işaretlediğin çemberlerde arama buluşuna her zamanki gibi şapka çıkardım. Hele, Dördüncü çembere; Tom Amca. Reboleira. Yeniden Bütünleşmek, diyorsun ya, orada aşırı ölçüsüzlüğe ulaşan zamanın yabanıllığını yaşattın bana. Kahramanın gibi ben de cam yutmuştum biliyor musun, iri bir cam parçasını kıyır kıyır yemiştim. Kazayla. Satırlarını okurken günlerce geçmeyen o acı takıldı boğazıma. Şimdi mektubuma niye kitabınla değil de ölüm ilanı gibi başladığımı anlatacağım. Seninki, bir gece önce kendine ölecek yer aranıyordu. Kedilerin başına gelecek şeyi başına geleceği zamandan çok önce yaşamaya başladığını bilirsin. Ölümünü görmenin azizliği; onların güçlü sezgilerindeki kaynak buydu belki de, bilgeliğin ölümle teyidi. Yasını tutmaya başlamıştım ben de.

Yeniden durdum. Münir’e birkaç gün önce yazacağımı söylediğim karakter de bir orospuydu. Henry Miller’ın "Madmazel Claude” öyküsündeki hiç görünmeyen ama gölgesi hissedilen teyzeyi başkişi yapacaktım. Âşığına evinde teyzem var diyerek onu oyalayan Claude’un yaşantısını devam ettireceğim Münirciğim, demiştim. Dikkatle dinlemişti. Yüzüme dökülen saçımı kulaklarımın arkasına sıkıştırıp, Karakterin sendeki büyüsü bozulmasın canım – anlatma istersen diyerek konuyu kapatmıştı. Sesinde gizli bir hiddet vardı. Beklemediğim zamanlarda duyduğum beni mutsuz kılan şeydi bu.

Öyküne hiç dış ses karıştırma rahat rahat çalış, ben arkadaşıma gidiyorum. Kelimesi kelimesine böyle söylemişti. Geç kahvaltıdan sonra çalışma odasına kurulmuştum ben de. Masa her zamanki düzenindeydi. Kitap masaya yeniydi. Bu evin, onun hayatının yenisiydim ben de.

Mektubu Anahtar romanında olduğu gibi – okumam için mi yerleştirmişti? Münir’in bir mektubu en az iki defa yazdığını; gönderdiğinin bir kopyasını da kendisine sakladığını söylediğini hatırlıyorum. Yazdıkları Antonio’nun kitabıyla bir konuşma mıydı, sakladığı taslak mektup muydu gerçekte? Belki hepsiydi de bana da bir işaret gönderiyordu bu mektupla. Çünkü orospuluğu, orospuluğun etrafında oluşan sistemi bilmiyordum. Bu defa bilmeden yazmayı deneyecektim. Kibarca – deneme lütfen mi diyordu Münir?

Bir gece önce kafayı iyice çektim. Karanlık çöktükten sonra Kör Selim geldi. Sevgilimden ayrıldıktan sonra kucak açtım ona. Akşamları tabii. Hatırladın onu, değil mi? Hani şu erik dalından bastonuyla dolaşan peygamber bozuntusu. Gelir gelmez seyyar radyosunu verdi, şarja taktım. Barakasında ne elektrik ne su var. Öğleye kadar uyur Selim. Erikten budadığım dalı değnek yapıp onunla yolu yoklaya yoklaya köyde geziniyor. Kahveye, bir iki eve uğrar her gün. Dedikoducunun allahı, ama benimle işi başka Selim’in. Gene hikâyeyi uzatmaya başladım, söz – sonra gene anlatacağım bizim körü. Son durak bana uğramıştı. Yemekledim, şarapladım Selim’i. Şarapla iyice süslendi. Benim yanımda süslenirken dedikoduya girmez. Yeri gelince gerektiği kadar konuşur. İkramımın hakkını verir. Belindeki cep telefonu da çalmaz. Hemen kapatır makinesini. Nasıl görüyor tuşları, bu da soru işareti bende.

O akşam dolunay çıkmıştı ve ışıl ışıldı gece. Onun susarak içmesini izledim. Gömleğinin yakasındaki düğmeleri iliklemişti. Nasıl becerdi bunu, dedim kendi kendime. Boynunu içine çekmiş, iyice garibanlaşmıştı. Boynu büküklüğü öfkelendirdi beni. Dayanamadım. Bütün köyü körlüğünle kafaya alıp hayatı bedavaya mı getiriyorsun lan pezevenk, dedim sesimi yükselterek. Bir şey demedi. Su bardağında kalan şarabı anında yuvarladı. Bahçede keçiboynuzu ağacının altında oturduk. Yapraktan çok meyvesi vardı körolasıcanın. Yapraklar başımızdan aşağı dökülüyordu tek tek. Bu bozuyordu beni. Elimde süpürge dökülen yaprakları süpürürdüm gündüzleri.

Konuyu değiştirmek için yaprak yağmuru başladı demiştim de, oralı olmamıştı. İçerlemişti söylediğime. İyi susuyor, iyi içiyor, beni de gaza getiriyordu. Sabah ezanına kadar oturduk. Dut olmuştuk. Ezanı duyunca zıpkın yemiş kalkana döndü, anında sandalyeden kalktı namussuz. Masaya dayadığı değneğini kaptı, heceleri eze eze "Eyvallah abime,” dedikten sonra çekip gitti. Şarjdaki radyosu bende kalmıştı. Değneğine dayansa da yalpalıyordu. Bu adamın yolunu nasıl bulduğunu merak ederdim hep. Konunun kedilerin yön bulma becerisiyle ilgili olabileceğini düşündüm. Gözden uzaklaşınca camide alacak soluğu, dedim içimden. Cemaati Selim’den ibaret caminin imamı onun sarhoşluğunu umursamayacaktı. Kucak açmanın azizliğini yaşayacaktı. Düşkünlerin, ayyaşların ermişliğinden yararlanacaktı kulak tırmalayan bet sesli herif. Cehennemin dibine dedim, gidip yattım. Ancak öğleden sonra ayıldım. Ev fena halde sessizdi.

Sen buraya gelip de bende kaldığın zamanlar balkondan mutfağa, çalışma odasına seyyar gezdirdiğim, çok sevdiğin tornet sandalyenin altına uzanmıştı Napolyon, ölmek için senin buradaki makamını seçmişti anlayacağın. Sonunda ne olacağını bildiğin halde sonla ilgili hiçbir şey bilmediğini görmek, işte bu şaşırtıcıydı dostum. Öylece baktım; Napolyon virgül gibi kıvrılıp ölmüştü. Dokunmaya korktum. Oysa daha birkaç gün öncesine kadar karnımın üstünde yatıyordu. Sevilmeye, okşanmaya, okşamaya ayarlıyken şimdi kaskatıydı. Bedeninde huzursuzluk sezmeye başladığım anda derhal harekete geçtim. Onu bir havluya sarıp arka bahçeye çıkardım. Ağırlaşmış gövdesi bir bebek gibiydi kucağımda. Depodan bulduğum kürekle açtım mezarını. Toprak kupkuruydu. Dikenli kurumuş otların kökleriyle cebelleştim. Sen yanımda olsaydın yakalım, derdin, küllerini savuralım denize. İkna ederdin beni, kesin. Yoktun. Kıyamadım onu yakmaya.

Napolyon’u gömdüm. Tek başıma. Çünkü yalnızdım. Yalnız olmasam da gene tek başıma hallederdim, karıştırmazdım kimseyi bu işe. Antonio karar verdim, ne insanın ne hayvanın resmini yapacağım artık. Niye diyeceksin. Resmini yaptıklarım küt diye ayrılıyor hayatımdan. Oradan sevdiğin sergilerin afişlerini gönder bana, ya da en iyisi sen getir.

Dostum, ahbaplık ettiğimiz herkes teker teker ölüyor. Kimi eceliyle kimi başka türlü ve soframa genellikle ölüler konuk oluyor. Yaşayanların yüzlerinde ölümü görmek daha da feci. Açık bir mezarlığın havası var burada, biz de bu tuhaf çöplükte eşelenip duruyoruz.

Bir fırsat yarat ve gel tamam mı, çok sevdiğin palamutlar iyice yağlandı; şu aralar çingenesi de var, yani palamutun tam zamanı, benden söylemesi.

M.G.
N.S.G. (Napolyon’dan Sonraki Gün)

Sözcükleri kafamda evire çevire bulduğum o ilk cümle neydi? Öyküye hangi sahneyle başlayacaktım? Bilgisayar ekranına baktım, temiz bir dosya bile açamamıştım. Mektup kilitlemişti beni, asıl meşgul edense bu satırları yazarken Münir’in yaşadığı duygulardı. Onu üzebilecek her şeyi çevresinden uzaklaştırmayı öyle çok istiyordum ki. Keşke ona koruyucu bir kalkan olabilseydim derdim sık sık. Korumaya çalışmamla ilgili davranışlarımda belirtiyi fark ettiğinde rahatsız olurdu ama. Mektubunda kimi sözcüğün üstünü çizmiş, yerine bir başka sözcük yazmıştı. Çizginin bittiği noktada kalem hareketini sürdürmüştü. Napolyon’un ölüsünü anlatırken kâğıdın yüzünde kayıvermişti kalemin ucu, palamutlardaysa kalındı. Dolmakalem böyleydi işte, onunla yazılan yazı ayna gibiydi. Mürekkebi, ucu, hatta elde tutuşuluşu, kavranışıyla bir bütün olarak yazıyı yazanı yansıtıyordu.

İnsan kendini ne kadar saklamaya çalışırsa çalışsın kalp ritmindeki, damarlarındaki, hormonlarındaki değişimi ele veren şey minicik bir mimiği, jesti, mesela gözünün kısılıvermesi değil miydi? Mekânda üç kişi varsa iki kişinin kendi arasında bir işaretle kurduğu dil, diğerini dışarıda bırakma – o cemaatleşme hareketi; aşağı yukarı benimle aynı yaştaki kişilerden tüm bunlara aşinaydım. Onun için Münir’in yazdıklarını elimde olmadan bu bilgiyle okumuştum. Mutfağa geçmek için sandalyeden kalktım. Ben de kahve yapacaktım. Aklım hâlâ mektupta, Münir’deydi.

Dolmakalem, onu tutan elin nasıl hareket ettiğinin resmini gösterebilirdi sana. Bunun için onun ritmini bilmek yeterliydi. Münir durmuş, düşünmüş ama yazdığı yer neresiyse oradan hiç kalkmamıştı. Harflerinin kıvrımı, birbiriyle bağlantısı – yani Münir’in zamandan açtığı alandaki kesintisiz düşüncesi; öz denetimindeki disiplini, hatta yıllar öncesindeki kurallara isyan eden, örgütlü okul yaşantısı, sonuçta bu mektup her şeyiyle bir bütün olarak onun tarihini anlatıyordu.

Tanizaki’nin Anahtar romanını anımsadım kahvenin ilk yudumunu alırken. Karı koca habersizlermiş gibi birbirlerinin günlüklerini okuyorlardı. Defterleri özellikle el altına bırakarak biri, diğerine davetiye gönderiyordu. Dikizlemeyle dikizlenmenin tuhaf hazzı olduğunu o kitapla keşfetmiştim; birinin yaşantısına, hatta bütün hücrelerine nüfuz edip onu ele geçirmek gibi bir şeydi ve hiç adil değildi bu. Kışkırtıp karşı tarafı tahrik ederek kendisine daha çok bağlıyordu. Defterdeki mahremiyete sığınan kişi cinselliğindeki haz noktalarını, örümceğin ağına benzeyen duygu örgüsündeki bağlantıları, düşünme yöntemini yazdıklarıyla aktarırken okunacağını biliyordu ve her ikisinin bundan duyduğu büyük tatmin beni ürkütmüştü.

Keşke her şeyi bir ağaç gibi okuyabilseydik. Bulutun, rüzgârın, kuşun söylediklerini, bir ağaç gibi dinleyebilseydik, dedim kendi kendime. Biz enformasyon çağının kara cahilleri olarak birbirimizi sürekli izliyor, dikizliyor, ama birbirimizi gerçekten anlamak için ne kadar çaba harcıyorduk? Kimsenin bir başkası için harcayacak varlığı kalmamıştı belki de.

Fincanı alıp bahçeye çıktım. Evde yalnızdım. Münir bir arkadaşına briçe gitmişti. Kahveden bir yudum içtim. Ankara’da çalışırken tayinim uzak bir kentteki şehir hastanesine çıkınca istifa edip ara sıra geldiğim Münir’in evine yerleşmiştim. Hekimlik mesaimdeki zamanı okumaya, yazmaya ayıracak kadar birikimim vardı. Evimi de öylece bırakmıştım, şimdilik durum buydu. Bana uzak olan gerçekte neydi? Hiçbir şeyden emin değildim. Mektupta anlattığı sevgilisi şimdi Münir’e ne kadar uzaktaydı mesela? Bilmiyordum. Önemi de yoktu. Münir’le aramızda otuz yıla yakın yaş farkı vardı, umursamıyordum, ona âşıktım çünkü.

Kendi kuşağımdakilerle ruhumu doyurabileceğim sohbeti edemiyorduk. Ne bir masada oturup doğru düzgün içmeyi, ne arkadaşlığın hakkını vermeyi beceriyorduk. Bir diğerini dışarıda bırakan yakınlıklara yaslanılıyordu hep. Sürü, cemaat ilişkileri. Bir süre sonra dışarıda kalan ben olurdum genellikle. Beni dostluğuyla besleyen katıksız sevdiğim iki yaşıtım vardı, ikisi de ülke dışında yaşıyordu.

Oysa aklımda dönüp duran öyküye başlayacaktım. Ama şimdi başka türlü bir yerdeydim. Hiçlikle her şeyin çakıştığı bir noktada; Münir’in anlattığı herhangi bir barok resimdeki gibi – hayalimde ışıkla karşı ışık üstümdeydi ve hareket edemiyordum. Patlayan ışığın nesnesi bendim. Ve yine hayalimdeki Madmazel Cloude’la teyzesiyse yanı başımda – gölgemdeydi. Onları resmin merkezine yerleştirecektim.

Bahçe duvarının ardında, yolun öte yanında havanın saçını tarar gibi uzuyordu yapraksız ağaç. Bir kuşun ıslığa benzer sesini duydum. Başka bir ağaçtaydı ve sık yapraklar ıslığını perdeliyordu. Yaprakları koyu yeşil değil de kurumuş olsaydı sesin tınısı değişebilirdi. Münir’e sorsaydım bu ağacın da kuşun da türünü, ona göreyse adını söylerdi hemen, bense öğrendiklerimin hepsini unutmuştum.

Bir gün her şey silinip gidecekti, elbette böyle olacaktı. Peki, bunları bilmeme rağmen yüreğim neden gene kavrulmaya başlamıştı? Bu halden çıkmak için hareket etmem gerekiyordu. Bunca zaman okuduğum tıp bilimine Münir gibi küfretmek istedim. Onu da beceremedim. Eve gelince, Beni küfür terapisine alır mısın, diyecektim sevgilime. Kumkapılı Ermeni balıkçıların küfürlerini söylet bana tamam mı? Gülümsemek ya da bir espri yapmak yerine birdenbire yüzünün ifadesi değişebilir, Benim kelimelerimle konuşma, diye itiraz edebilirdi. O zaman kendini tutamayıp sesini yükseltirdi. Öfkesinin nedenini anlayamayıp kuyruğunu kısmış kedi gibi köyde yürüyüşe çıkardım. Nedenini sorduğunda da hava alacağım biraz hayatım, derdim. Kavrulan yürek böylece biraz daha soğurdu.

Kedi mezarlığının oraya geçtim. Napolyon’un yazısı silinmiş mezar başlığının bulunduğu noktadan keçiboynuzu ağacının altındaki masaya, karşılıklı konmuş iki sandalyeye baktım. Güz ikindisinin sıcağı çökmüştü, keçiboynuzunun gölgesi koyuydu ve havada yağmuru önceleyen rüzgârın kokusu vardı.

Onu canlandırıyordum karşımda. Münir oturmuş, ayaklarını da öteki sandalyeye uzatmış. Yüzünü kapatan kitapta ne yazıyor, göremiyorum, o kadar uzakta. Okuyor mu, uyukluyor mu, onu da bilmiyorum. Masada buzlu viski, defter, birkaç kurşunkalem… şimdi bunların hiçbiri yok. Ama Münir gelince olacak. Önce onu yanaklarından öpeceğim. Sevgilim diyeceğim, öykünün ilk cümlesini buldum.
 
Hadi git başla, diyecek. Gerisi gelir nasıl olsa. Masaya oturunca bilgisayarı kapatacağım. Deftere ben de dolmakalemimle yazacağım:

Bu öyküyü ilk yazmaya başladığımda orospulukla geçimini sağlayan Madmazel Claude’un bir teyzesi olduğunu söyleyerek söze girmiştim. Teyze işlevseldi. Âşığının eve kadar eşlik etme teklifinin kibarca reddi için gerekiyordu. Evde teyzem bekliyor, derdi doğrudan, mekanik bir sesle. Evde bekleyen bir pezevenk olabilirdi, Claude’a ait asıl büyük lokmayı yiyen bu herifin düşüncesi bile müşterisini azdırırdı.

Oysa biz biliyorduk, evde teyzenin yaşadığına dair hiçbir iz yoktu. Evde sadece evin kendisi vardı. Eşyaların sarmaladığı dinginliğe hafifçe açtığı klimanın ağırdan akan sesi eşlik ederdi. Dairesinin dış kapısını kapattıktan sonra – neredeyse eşikte tamamen soyunur, doğruca banyoya geçerdi. Duştan sonra bornozunu çıkarmadan dakikalarca uzanarak dinlenirdi Madmazel Claude. Sonra ev kıyafetlerini giyer, çıplak ayaklarına terliğini geçirir, yazı masasına oturup kimseye göndermeyeceği mektuplar yazardı. Kuşkusuz sadece kendisi için. Caro Luna, diye başlardı hep. Yarım yamalak bildiği İtalyancasıyla anadilinden ve adından azıcık uzaklaşırdı böylece.

(Sözcükler, s.82)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder