ÖZÜR
Masalarının başlarında ya da orada burada dolaşarak şiirlerini kafalarında
oluştururken öteki şairleri uğraştıran sorunlara hiç değinmeden, burada nasıl şiir
yazdığımı anlatmaya kalkmam, kolay kolay bağışlanacak bir şey değil. Kendi yaşantılarımı
genel bir kuralmış gibi göstermekten korkuyorum; oysa her şairin şiir
yazışı, şairliğini duyuşu başka başkadır; benim şiirlerimse örnek gösterilecek ölçüde
iyi olmayabilir.
Gene de şiir yazmak, şairden bazı özel dikkatler isteyen, belli bazı kulak,
göz, imgelem, bellek nitelikleri vb. gerektiren bir eylemdir. Şair, imgelerle düşünebilmelidir;
kullandığı dilin anlatım alanı çok sınırlı olsa da bir ressamın paletindeki
boyaları kullanışındaki ustalıkla kullanabilmelidir bu dili. Bütün bu
nitelikler, sıradan bir toplumda, şairin, kendisini az çok bilinçli olarak işine hazırlamasını
gerektirir; şairlerin acaipliklerine, esinlenme anlarındaki davranışlarına
delilik gözüyle bakma eğilimi de buradan gelir. Şairin yapması gereken
şey, kişiliğini şiirin gereklerine göre ayarlamasıdır; bunun ne demek olduğunu
açıklayabilirsek öteki şairleri giderek şiiri daha iyi anlayabiliriz belki.
Çok yönlü şiir görüşü diye bir şey kalmadı bugün; onun yerini, şiire belli
açılardan bakan birçok tekyönlü şiir görüşü aldı; bunlar, şairlerin ulaşması gereken
başlıca amaçlarmış gibi gösteriliyor. Serbest ölçü, imgecilik, gerçeküstücülük,
anlatımcılık, kişisellik, vb. gibi akımlar, herkesin şiire yalnızca ölçüsüz, uyaksız
yazmak ya da serbest çağrışımlarla yazmak, imgelerle düşünmek ya da salon komünizmi
demek olan bir çeşit salon çılgınlığı (gerçeküstücülük) gözüyle bakmasına
yol açıyor. İşte bir dizi düşünce: Gece, karanlık, yıldızlar, sonsuzluk, mavi,
şişkin, tutunan, sütunlar, bulutlar, ay, orak, hasat, büyük bir kır ateşi, cehennem.
Şiir midir bu? Mantıksızlığı şiir sanan bir yığın genç özendi yukarıdakiler gibi
bir sürü yalın sözcüğü zarf arkalarına dizip yayıncılara ya da şairlere, o safdil soruyla
birlikte gönderiyorlar. İşte bu yüzden, öyle umuyorum ki, burada şairlerin
nasıl çalıştığını tartışmak birçok şairi daha iyi anlamamıza yardım edecektir.
YOĞUNLAŞMA
Yaratıcı yazarların en büyük sorunu her şeyden önce yoğunlaşabilmektir;
şairlerin acayip denen davranışları da çoğu zaman yoğunlaşmak için edindikleri
alışkanlıklardan başka bir şey değildir. Şiir yazmak üzere yoğunlaşmak, bir toplama işlemi yapmak için gerekli olan yoğunlaşmadan çok başkadır elbette. Bu,
dikkatin özel bir biçimde toplanması demektir; öyle ki bu dikkat toplanması
anında şair düşüncelerinin getirebileceği her şeyi, geçirebileceği bütün gelişme
evrelerini görür; tıpkı bitkilerin aynı anda var güçleriyle, yapraklarıyla sıcaklığa
ve ışığa, kökleriyle de suya doğru, bir tek yönde değil de bütün yönlerde gelişmeye
çalışmaları gibi.
Schiller şiir yazarken, burnunun dibinden, masasının çekmecesinden çürük
elma kokusu gelsin istermiş. Walter de la Mare bana, yazarken sigara içmeden
duramadığını söyledi. Auden bardaklar dolusu çay içermiş. Benim alışkanlığım
da, bir sürü sigarayla birlikte kahve içmektir; yazdığım zamanların dışında hemen
hemen hiç yapmadığım bir şey. Yoğunlaşmam koyulaştıkça, ağzımdaki sigaranın
tadını unutuyorum; dışardan gelen duyular, çevremde ördüğüm kalın yoğunlaşma
duvarından içeri giremesin diye aynı anda iki ya da üç sigarayı birden içmek istiyorum.
Ama sakın çürük elmaların, sigaraların ya da çayın Schiller’in, de la
Mare’ın ya da Auden’in yapıtlarının niteliğiyle bir ilgisi olduğunu sanmayın.
Bunlar yoğunlaşmayı sağlayan nedenler değil, ulaşılmış olan yoğunlaşmanın
birer parçasıdırlar. Bir zamanlar de la Mare bana, şiir yazarken sigara içme isteğinin
bir iç dürtüden değil, yazdıklarından uzaklara kaymakta olan dikkatini
her zaman çevresinde bulunan bir şeye yöneltme gereksinmesinden doğduğunu
söylemişti. Sokaktan gelen bir ıslık sesi ya da bir saatin tiktakları bozabilir yoğunlaşmayı.
Bedende her zaman zihnin dikkatini herhangi bir biçimde çelmeye
doğru hafif bir eğilim vardır. Bu eğilim bir tek kanala – çürük elma kokusu, tütünün
ya da çayın tadı gibi – yöneltilirse, dışardan gelen bazı şeylerin dikkati
çelmesi önlenir.
Başka bir açıklama da şu olabilir: yoğunlaşarak girişilen şiir yazma çabası,
insana bedenini bütün bütün unutturan bir eylemdir. Beden-ruh dengesinin
bozulmasıdır; bu yüzden insan kendini fiziksel evrene bağlayacak sağlam
bir bağ bulunsun ister. İşte kokulara, tatlara, giderek cinsel birleşmeye karşı
güçlü bir istek duymanın nedeni budur. Şairler şiir yazma isteğinden çok, şiir
yazma zorunluluğundan söz ederler. Ruhsal bir itilmedir bu; zihnin uçurumlarla
çevrili bir tepeye tırmanma çabasıdır; eksiksiz bir mutluluk getiremez
çünkü bu çabanın karşılığı olan armağan hiçbir zaman geçmez şairin eline;
kendine ne denli güvenirse güvensin, şair, bütün güçlerini en iyi yolda ortaya
döktüğünden, yazdıklarının büyük şiir olduğundan hiçbir zaman emin olamaz.
Sanat doruğa eriştiği zaman, sözcük, boya, ses gibi araçların ötesine geçer;
geçer geçmez de bu araçların, anlatmak istediği şeyin ruhunu vermekte yetersiz
kaldığını görür.
Her şair, kendine göre başka bir yolda yoğunlaşır. Ben kendi kafamda iki
tür yoğunlaşma arasında kesin bir ayrım yapıyorum: Birisi birdenbire ve tam olan yoğunlaşma, öteki ağır ağır ve evre evre tamamlanan yoğunlaşma. Bazı şairler,
bittikten sonra hiç düzeltme gerektirmeyen yapıtları bir çırpıda yazıverirler. Bazılarıysa
şiirlerini, evre evre yazarlar; karalamadan karalamaya yavaş yavaş ilerlerler;
birçok düzeltmeden sonra, ilk yazdıklarıyla hiç ilgisi yokmuş gibi görünen
bambaşka bir şey çıkar ortaya.
Bu iki aşırı yola müzikten çok canlı iki örnek bulabiliriz: Mozart ve Beethoven.
Mozart senfonilerini, dörtlülerini, giderek opera sahnelerini kafasında yazarmış
– çoğu zaman yolculuk sırasında ya da gündelik sorunlarla uğraşırken – ;
sonra oturur, baştan sona yazar, notaya geçirirmiş bunları. Beethoven’se – yanında
taşıdığı bir deftere temlerden parçacıklar yazarmış; bunları yıllar boyu işler, geliştirirmiş.
İlk yazdıkları öylesine kötü şeylermiş ki, sonunda bunlardan o inanılmaz
yapıtları nasıl çıkardığına bilginler akıl erdiremiyorlar.
Görülüyor ki dâhiler amaçlarına ulaşmak için değişik yollar seçiyor. En parlak,
en göz kamaştırıcı dehalar Mozart’ınkine benzeyen dehalardır kuşkusuz; ama
deha, ortaya konan yapıtın büyüklüğüyle ölçülüyor, virtüözlük gibi, çalınıştaki
ustalıkla değil. Ortaya konan şey, yepyeni bir sezişin, yeni bulunan bir estetik
biçim içinde geliştirilmesi olmalıdır: yapıt ölümsüz olsun da dâhi bu uğurda isterse
bir ömür versin, hiçbir önemi yoktur bunun. Bu iki tip deha arasındaki ayrım
şudur: birisi (Mozart’ınki) bir anlık, başdöndürücü bir çabayla yaşantılarının taa
dibine dek inebilir; öteki (Beethoven’inki) bilincinin derinliklerine, tabaka tabaka
eşeleyerek dalar. Bunların ikisinde de önemli olan şey, sonucu gören, izleyen, sonunda
yakalayan sezgi ve sanatın ardında yatan düşüncedir.
Tanrı tarafından canlı, yoğun, ne istediğini bilir bir zekâyla donatılmış ya
da beceriksiz ve yavaş çalışır olmak değildir önemli olan; önemli olan amacı
bütün olarak görebilmek, kendini yitirmeden bu amacı gerçekleştirebilmektir.
Bana gelince, benim şiir yazmak üzere yoğunlaşmam hemen hemen hiç denecek
ölçüde az oluyor. Kafamdakiler açık seçik değil, istemim zayıf, aşırı bir düşünce
kalabalığı ve zayıf bir biçim anlayışı içinde bocalıyorum. Yazmaya başladığım
her şiir için en azından on şiir yazıyorum kafamda; hiçbirini kâğıda geçirmiyorum.
Kâğıda geçirdiğim her şiire karşılık da bitirmediğim yedi sekiz şiir kalıyor elimde.
Bu yüzden şöyle bir yol tuttum; ne denli kabataslak ve belirsiz olursa olsun,
yazılabilecek bütün düşünceleri deftere geçiriyorum. (On beş yıldan beri kullanageldiğim
en az yirmi defter var böyle; masamın yanındaki rafta duruyorlar.)
Sonra bu taslaklardan bazılarını kullanıyor, bazılarını atıyorum.
Bir düşünce taslağını nasıl kullandığımı göstermenin en iyi yolu bir örnek
vermek. İşte 1944’de başladığım bir defter: hemen hemen yüz sayfası yazıyla
dolu; bu yazılardan şimdiye dek aşağı yukarı altı şiir çıkmış. İlk aklıma geldiği
zaman, her düşünceye bir numara veriyorum. Bazan bu düşünceler bir dizeden
öteye geçmiyor. Örneğin 3. numara (hiç işlenmemiş) bir tek dize olarak kalmış:
A language of flesh and roses.1
Birkaç sayfa ötede, esinden söz ederken bu dizeye gene döneceğim. Şimdi
13. numaraya bakıyorum, çünkü bu sonuna dek geliştirilmiş bir düşünce. İlk taslak
şöyle başlıyor:
a) There are some days when the sea like a harpStretched flat beneath the cliffs. The wavesLike wires burn with the sun’s copper glow
(all the murmuring blue
every silent)
Between whose spaces every imageOf sky (field and) hedge and field and boatDwells like the huge face of the afternoon.(Lies)Out of the land may breathe a sigh(Across these wires like a hand. They vibrateWith)Which moves across those ıvires like a soft hand(Then the vibration)Between whose spaces the vibration holdsEvery bird-cry, dog’s bark, man-shoutAnd creak of rollock from the land and skyWith all the music of the afternoon.2(1) Etten, güllerden bir dil.(2) Gün olur, uzanır deniz bir harp gibiUçurumların altında. DalgalarTeller gibi yanar güneşin bakır ışıklarıyla
(o mırıldanan mavilik
her sessiz)
Aralarında bu tellerin türlü imgesiGöğün (tarlaların ve) çitlerin ve tarlaların, kayıklarınDurur kocaman yüzü gibi öğleden sonranın.(Uzanır)Sıcak yorulunca, iç çekerKarada öğleden sonra(Tellerin üstünde gezinen bir el gibiTitreşirler bir)Yumuşak bir el gezinir üstünde tellerin(Sonra bu titreşimler)Aralarında bu titreşimlerinKuş cıvıltıları, köpek havlamaları, insan bağırışlarıKaradan, denizden yükselenTüm müziğiyle öğleden sonranın.
Açıkça görülüyor ki bu dizeler zihnin belli bir düzeyinde oldukça açık seçik
bir biçimde var olan ama gene de tam olarak yakalanamayan, düşünceleri yazıya
geçirme çabasından başka bir şey değil. Bu evresinde şiir, insanın gözünde iyice
canlandırılabileceğini sandığı ama adamakıllı incelemek ya da çizgi çizgi hatırlamak
isterse silinip gidiveren bir yüze benzer.
Bu şiirde anlatılmak istenen şey, denizin gözdeki imgesidir. İyi anlatabilirse
şair, gördüklerinin anlamla yüklü olacağına inanmaktadır. Bir uçurumun altında
uzanan deniz. Uçurumun üstünde tarlalar, çitler, evler. Yollarda arabaları çeken
atlar, taa içerlerde havlayan köpekler, uzaktan uzağa duyulan çan sesleri. Denizin
kıyıyı yansıttığı, içine aldığı güzel bir yaz gününde kara, çitler, güller, atlar ve insanlarla
yüklü. Uçurumun dibinde uzanan denizin gerilmiş, pırıl pırıl küçük dalgacıkları
güneş ışığında parlayan bir harpın tellerine benziyor. Kıyı denizde, bu
teller arasında yansıyor. Dalgaların üzerinde kelebekler uçuşuyor; kireçli tarlaların
devamı sanıyorlar köpükleri, çiçek arıyorlar. Böyle bir günde, denizde yansıyan
kara, sular altında kalan Atlantis gibi görünüyor insana. Harpın telleri,
karayla denizi birbirine kaynaştıran müzik.
Başka bir açıdan bütün bunların simgesel bir değeri var. Deniz, ölümü ve
sonsuzluğu gösteriyor; kara, yazın sonunda, sonsuz denize katılan bir insan kuşağının
kısa ömrünü. Şimdi, hemen şunu söylemeliyim burda; şair gördüklerinin
bu yanını bilinçli olarak bilse de açıkça söylemek ya da bunun üstünde çok fazla
durmak istemez. Asıl yapmak istediği şey, gördüklerini yeniden canlandırmaktır;
ne demek istediği buradan anlaşılsın ister. Şair kendi kafasında, söylenmesi gerekenlerle,
söylenmemesi gerekenler arasında kesin bir ayrım yapmalıdır. Açıkça
söylenmeyen gizli anlam, şiirin müziğinden ve tonundan anlaşılır; şair bunu bilir,
çünkü şiire belli bir ses tonu ya da ritm verme zorunluluğunu duyar.
Bu şiirin, bundan sonraki yirmi değişik biçiminde, gördüklerimi daha seçik
görebilmek, müziği ve iç duyuşları bulabilmek için uğraştım. Şiirin yukarıda verdiğim
ilk biçiminde, ikinci ve üçüncü dizelerde bir tümce var:
The waves
Like wires burn with the sun’s copper glow3
Bu tümce deniz imgesini müzikle birleştiriyor; bu yüzden anahtar tümce sayılır,
çünkü şiirin ana konusu karayla denizin kaynaştırılmasıdır. Bu iki dizenin
aldığı değişik biçimleri, yazılış sırasına göre, buraya aktarıyorum:
b) The waves ar e wiresBurning as with the secret song of fires4(3) DalgalarTeller gibi yanar güneşin bakır ışıklarıyla.(4) Dalgalar, teller gibiYanar gizli şarkısıyla, ateşlerin
c) The day burns in the trembling wiresWith a vast music golden in the eyes5d) The day glows on its trembling wiresSinging a golden music in the eyes6e) The day glows on its buming wiresLike waves of music golden to the eyes7f) Afternoon burns upon its wiresLines of music dazzling the eyes8g) Afternoon gilds its tingling wiresTo a visual silent music of the eyes9Şiirin en son durumunda, bu iki dize şu kıtadaki biçimi aldı:h) There are some days the happy ocean liesLike an unfingered harp, below the land.Afternoon gilds all the silent wiresInto a buming music of the eyes.On mirroring paths beetween those fine-strung firesThe shore, laden with roses, horses, spires,Wanders in water, imaged abone ribbed sand.10(5) Gün yanar titreşen tellerdeGözlerde altınlaşan derin bir musikiyle(6) Gün parıldar titreşen tellerdeAltın bir şarkı olur gözlerde.(7) Gün parıldar yanan tellerindeGözlerde altınlaşan dalgaların müziğiyle(8) Öğlesonu tutuşur tellerdeGöz kamaştıran müzikten dizelerle(9) Öğlesonu yaldızlar titreşen telleriniAncak gözle görülen sessiz bir müzik gibi(10) Gün olur, uzanır mutlu denizÇalınmayan bir harp gibi, karanın ucunda.Yaldızlar öğlesonu tellerini, sessiz,Tutuşan bir müzikle dolar gözlerimiz.Bu ince alevler arasında, sayısız aynadan izYansıtır kıyıyı, gülleri, atları, kuleleriyle,Dolaşır suda kıyı, kaburgalaşmış kumlarda.
ESİN
Yukarıdaki örneklerin üzerinde bu denli uğraşıldığına bakıp – ki bu şiirin
bütününe verilen emeğin ancak küçük bir parçasıdır – okur, esin diye bir şey yok
mu, yoksa Spender mi esinsiz şiir yazıyor, diye düşünebilir. Buna verilecek karşılık
şiirde esinden başka her şeyin çalışma ürünü olduğudur; bu çalışma ister
Mozart’ınki gibi bir çırpıda ortaya çıksın, isterse evreden evreye ağır bir gelişme
göstersin. "Yoğunlaşma” sözcüğünü tanımladığım gibi, burada "çalışma” sözcüğünü
de tanımlamam gerekiyor. Bir şiir dizesi üzerinde, bu dizeyi birkaç gün ya
da haftalarca, yıllarca bir yana bıraktıktan sonra onu yeniden ele alarak çalışabilirsiniz;
yeniden ele aldığınız zaman bir de bakarsınız ki, geçen zaman aralığı
içinde, dize gizli bir el tarafından nerdeyse yeniden yazılmış.
Esin, bir şiirin başlangıcı, aynı zamanda son amacıdır. Esin, şairin kafasında
beliriveren ilk düşünce, aynı zamanda sonunda başarıyla sözcüklere geçirdiği son
düşüncedir. Başlangıçla son arasında yorucu, ter döktürücü, zor bir koşu vardır.
Paul Valéry, her şiirin "une ligne donnée”si11 olduğunu söyler. Şaire, Tanrı
ya da doğa tarafından tek bir dize gönderilir; şair geri kalan dizeleri kendisi bulmak
zorundadır.
Benim kendi esin yaşantıma gelince, bu, bir sözcük sağnağı biçiminde yoğunlaştırmak
istediğim bir dizenin, bir tümcenin, bir sözcüğün ya da bazen belli
belirsiz, sisli bir düşünce bulutunun aklıma gelmesi biçiminde oluyor. Tuhaf olan
şu ki, anahtar sözcük ya da anahtar dize, örneğin "braggadocio”, sözcüğünün insanı
çektiği gibi, dikkati çekmekle kalmıyor. Bu anahtar sözcük ya da dize, bir
başlangıcı ve bir sonu olması gereken bir bildirinin çekirdeğiymiş ya da belli bir
yönde ilerlemek isteyen bir itkiymiş gibi canlı, erkeklik dolu bir tohum biçiminde
çıkıyor ortaya, işte örnekleri:
A language of flesh and roses.12
Bu dize (bu durumuyla hiç de iyi değil) bana, bir dizi yaşantıyı ve belki birkaç
yıl sonra yazacağım bir şiiri düşündürüyor. Kömür havzasından geçen bir trenin
koridorunda duruyordum. Kömür ocakları, ocakların ağızları, yığma tepeler,
toprakta kazılarak açılmış sarı oyuklarla dolu bir görünü uzanıyordu önümde; her
şey, av ya da gömü arayan kocaman bir hayvanın ya da bir devin pençeleriyle
oyularak biçim değiştirmiş gibiydi. Tuhaf ama o sırada, yanımda duran bir yabancı,
içimden geçen düşünceleri yankıladı sanki: "Bütün bunları insanlar yapmış,”
dedi. O anda, şimşek gibi şu dize geçti kafamdan:
A language of flesh and roses.13(11) "gökten inen dize”(12 - 13) Etten, güllerden bir dil.
Düşüncelerim şu sırayla akmıştı: artık alıştığımız, içinde çalışan ve ondan
yararlanan işverenleri, işçileri kendine tutsak eden şu baş belası sanayi görünüleri,
aslında insan isteminin bir sonucuydu. Bunları insanlar istemişlerdi; kömür
ocakları, curuf yığınları, zenginlikten başka hiçbir şeye aldırmama tutumu, modern
insanın zihnini yansıtan imgelerdi. Başka bir deyişle, yarattığımız bu dünya
– gecekonduların, telgrafların, gazetelerin dünyası – bir bakıma iç isteklerimizin,
düşüncelerimizin diliydi. Bu doğruysa eğer, açıkça görülüyordu ki bu dil denetimimizin
dışındaydı. Karmakarışık bir dildi bu, kendini bilmez, yaşlı, anlaşılmaz
bir dil. Bu düşünceler bana üzüntü verdi; insanların yarattığı bu şeyler, gerçekten
bir dildeki sözcüklere benziyorsa eğer, ulaşmak istediğimiz nasıl bir dil olacak
acaba, diye düşündüm. Daha sorumu bitirmeden, bütün bu düşünce zinciri, yanıtıyla
birlikte çınladı kafamda: A language of flesh and roses.
Umarım ki bu örnek, okurlarıma esinle neyi anlatmak istediğimi açıklar. Bu
dize, (artık tekrarlamayacağım) bir bakıma imgelerle düşünmedir. Bu dize, yukarıda
sıraladığım düşüncelerden bazılarını veriyorsa, bu düşüncelerin öteki dizelerde
daha da geliştirilmesi gerekir, İşte şiirde insanın gözünü korkutan şey
budur. İmgeler arasında bir mantık bağı bulup çıkarabilir miyim? Yazmak istediğim
şiiri burada anlatmak ne kolay! Yazmaksa ne güç! Çünkü şiiri yazmak, bütün
bu düşüncelerin imgeli yaşantılarını yeni baştan geçirmek demektir; oysa burada
soyutlamalardan başka bir şey değildir bunlar; böylesi bir yaşantı imgeciliğine
girişmek için ömür boyu sürecek bir sabır ve gözlem gerekir.
İşte kafamda haç sözcüğüyle doğan sisli bir düşünce; haç zihnimde daha
biçimini bulamayan bir şiirin anahtar sözcüğü. Geçenlerde karım bir erkek çocuk
dünyaya getirdi. Oğlumuz doğduktan sonra, karımı görmeye, hastaneye otobüsle
gittim. Otobüsün üst katında oturarak caddelerden geçerken her yer bana tertemiz
göründü; çocuğumuz için her şeyin hazırlanmış olduğunu düşündüm. Bugün
doğan her çocuk, kendi kuşağıyla birlikte bu kentleri, bu caddeleri, bu düzeni ve
yaşam için gerekli olan bütün araçları hazır bulsun diye çalışmıştı geçen kuşaklar.
Oğlum doğmadan çok önce ölüp giden insanlar her şeyi hazırlamışlardı onun için.
Sonra, tabii, kötü düşünceler kararttı bu tabloyu; eski kuşakların oğluma aynı zamanda
bir sürü aksaklık ve kötülük de bıraktığım düşündüm. Sonra çocuğumu,
içinde bulunduğumuz âna, tek bir âna benzettim; bütün geçmiş ve bütün gelecekler
birleşip bir haç meydana getiriyorlardı bu noktada. Bu haç sözcüğü nedense
bana, yeni dünyaya gelen çocuğun durumunu, aynı zamanda bu durumu
dile getirecek şiirin biçimini çok iyi belirliyor gibi geldi. Şiirde haç sözcüğü geçtiği
zaman geçmiş düşüncesi, yerini geleceğe bırakmalı, geçmişle geleceğin kesişmesini
gösteren haçın tek bir insan yaşamının gizi olduğu anlaşılmalıydı.
Burada gene, açıkça söylenemeyen ama şiirin ardında yatan o gizli anlam – "haç”
sözcüğünün öteki anlamlarının taşıdığı moral – hiçbir zaman açıklanmaması, gene
de şiirin her imgesinde pırıl pırıl ışıldaması gereken bir erdemle ortaya çıkıyor.
Esini bu türlü tanımlamak, öteki şairlerin anlatacakları esin yaşantılarının
yanında pek güçsüz kalır belki de. Ben kendi yaşantılarımı yazıyorum; benim
esinlenişim, düşünebildiğim öteki şairlerin esinlenişleri yanında, esinin ne olduğunu
pek az aydınlatıyor gibi geliyor bana. Ama ne denli az aydınlatırsa aydınlatsın,
benim burada anlattıklarım, Aldous Huxley’in, Time Must Have a Stop adlı
romanındaki genç şairin şiir yazma yaşantılarından çok daha yakındır gerçeğe.
Mr. Huxley’in genç şairi ölçüsünde kendinden kopamayan ya da onunki gibi şiirsel
olmayan başka bir yazış biçimi düşünülemez.
BELLEK
Belli bir biçimde yoğunlaşabilme sanatı, şiirin ortaya çıkması için gerekli
bir disiplinse, belleğin belli bir biçimde çalıştırılabilmesi de şiir dehasının doğal
bir özelliğidir. Şair, her şeyden önce yaşadığı bazı duygu izlenimlerini unutmayan,
bunları ilk canlılıklarıyla gene gene yaşayabilen kişidir.
Şairlerin belleği, gelişmiş bir araç gibidir; çok küçük yaşlarında başlarından
geçen ve yaşam boyunca önemlerini yitirmeyen yaşantıları hiç unutmazlar. Daha
dokuz yaşındayken Beatrice’le karşılaşması, Dante’nin, kafasında İlahi Komedya’yı
ördüğü imge olmuştur. Wordsworth’ın şiirlerinin konusu, doğa yaşantılarının,
çocukluk yıllarını dolduran "doğa”da çocuk gözüyle gördüklerinin
geliştirilmesinden başka bir şey değildir. Yaşamının son yıllarını Göller Bölgesi’nde
geçirmek istemesi, şiirlerindeki en önemli yaşantılara, çocukluk anılarının
geçtiği yerlere dönmek istemesindendir. Bütün yaratıcı sanat dallarında bellek,
her çeşidiyle, çok önemlidir; aynı şey yaratıcı düzyazı için de söylenebilir. Sir
Osbert Sitwell bana, savaştan önce ve savaş sırasında Scarborough’daki toplumsal
yaşamı anlatan Before the Bombardment adlı kitabının, bu kasabada, on iki yaşına
girmeden önce, başından geçenler üzerine kurulduğunu söylemişti.
Bu yüzden, telefon numaralarını, adresleri, yüzleri, mektupları nereye koyduğumu
hatırlayamasam da, belli çağrışımların çevresinde örülmüş belli yaşantıları
kafamda yeniden kolaylıkla canlandırabiliyorum. Bunu, kendi yaşamımdan
bir örnekle gösterebilirim; birdenbire kafama doluveren bir sürü çağırışımın beni
alıp geçmişe, özellikle çocukluk yıllarına sürüklediği, içinde bulunduğum yeri,
zamanı bütünüyle unutturduğu çok olmuştur ama bu bellek gücünün en iyi kanıtları,
defterlere on beş yıl önce geçirdiğim tek tük dizelerdir.
. . . Knowledge of a full sunThat runs up his big sky, aboveThe hill, then in those trees and throwsHis smiling on the turf.14(14) ... Tanıyorum, kocaman gökyüzündeDolaşan tepeye tırmanan, ağaçların arasındanYeşil çimenlere gülümseyen / Yuvarlak yüzlü güneşi.
Bu, on beş yıl önce yazılmış, tamamlanmamış bir düşünce; şimdi, yola bakan
bir evin balkonu, yolun karşı yakasında çam ağaçları ve onların arkasında uzanan
deniz geliyor gözlerimin önüne. Her sabah, her şeyden önce, denizden, ufuk çizgisinden
yükselirdi güneş; sonra ağaçların tepesine tırmanır, pencerelerime vururdu.
Bu anı, kafamda şimdi ilkbaharda ve yaz başlarında Londra’daki evimin
penceresinden giren güneşle birleşiyor. Öyle ki tam bir anı değil bu. Daha çok,
yıllar boyu geçiregeldiğim benzer yaşantıların üzerine dizildiği, toplandığı bir
takvim. Bir anı, açıkça söze döküldü mü bir kez, anı olmaktan çıkıyor artık; sürekli
bir varoluşa kavuşuyor; çünkü ne zaman onu anımsatan bir şey yaşasak, o
açık seçik ilk yaşantı biçimsel güzelliğinin damgasını vuruyor yeni yaşantılarımıza.
Böylece, bir anı değil, gene gene yaşadığımız bir şey oluyor.
Eski defterlerin yapraklarını çevirirken gözüm bazı dizelere takılıyor; bir
şiir çıkarmayı tasarlamışım bu dizelerden; şimdi hemen şu kısa kadın portresi
biçiminde diziliveriyorlar:
Her eyes are gleaming fishCaught in her nervous face, as if in a net.Her hair is wild and fair, haloing her cheeksLike a fantastic flare of Southern sun.There is madness in her cherishing her children.Sometimes, perhaps a single time in years,Her wandering fingers stoop to arrange some flowers —Then in her hands her whole life stops and weeps.15
Belki de belleğin, şiir yetisinin ta kendisi olduğunu söylemek yanlış olmaz;
çünkü imgelem belleğin çalışmasından başka bir şey değildir. Daha önceden bilmediğimiz
hiçbir şeyi imgeleyemeyiz. İmgeleme gücümüz, bir zamanlar yaşadığımız
bir şeyi anımsama ve başka bir duruma uygulayabilme yetisidir. Bu yüzden,
en büyük şairler, bellekleri, en güçlü yaşantılarından, kendi benlikleri dışındaki
en ince insan ve nesne gözlemlerine dek uzanabilecek ölçüde gelişmiş olan kişilerdir
(benim belleğimin zayıf yanı, hep kendisiyle uğraşmasıdır: şairlerin çoğunun
kendine tutkun olması da bu yüzden).
(15) Gözleri ağa takılmışIslak balıklar gibi, sinirli yüzündeSaçları dağınık, sarı, inanılmaz parlaklığıylaGüney güneşinin, çevreliyor yanaklarını.Bazen, belki de kırk yılda bir,Çiçek düzenlemek için duruyor parmakları -İşte o zaman, tüm yaşamı durup ağlıyor ellerinde.
Şimdi kendimdeki en zayıf yanı daha iyi görüyor gibiyim. Benim belleğimin
de eksik bir yanı var; hep kendine dönük olması. Belleğimi, kendimin dışında
bazı durumlar yaratmak için kullanabileceğime güvenim yok; oysa, kuramsal olarak
şuna inanıyorum ki bir şairin imgeleyemeyeceği durum yoktur; çünkü şairlerin
hayatta, hemen hemen her türlü yaşantıyı geçirdikleri doğrudur. Bununla,
Kutup Yolculuğu üzerine şiir yazan bir şairin gerçekten Kuzey Kutbu’na gitmiş
olduğunu söylemek istemiyorum. Söylemek istediğim, şairin açlık, soğuk vb. gibi
durumları yaşadığı, bu yüzden geçirdiği yaşantıları imgeleminden canlandırarak
Kuzey Kutbu’na yolculuğun nasıl bir şey olacağını bilebilmesi. İşte ben bunu yapamıyorum;
Kuzey Kutbu Yolculuğu üzerine şiir yazamam ben.
İNAN
Şairleri ayakta tutan şeyin, sanatlarına duydukları gizemli, yoğun bir inan
olduğu kuşku götürmez bir gerçektir. Şairlerin yaşamlarında bunu doğrulayan sayısız
örnek vardır; Shakespeare’in soneleri, dizelerinin ölümsüzlüğüne inanan
sözlerle doludur.
Bu inanın nasıl bir şey olduğunu ben, kendi yaşantılarıma dayanarak açıklamaya
çalışayım. Dokuz yaşımdayken Göller Bölgesi’ne gitmiştik; annem, babam
orada bana Wordsworth’den bazı şiirler okudular. Şiirin kutsal bir şey olduğu duygusu
o zaman uyandı bende ve ondan sonra hep şairin yapacağı şeyin, bir azizinki
gibi, kutsal bir görev olduğuna inandım. Dokuz yaşımdan beri birçok şey, örneğin
(on iki yaşındayken) başbakan olmak istedim. Bazı şairler gibi güç dolu, eylem
dolu bir yaşam beni de çekmiyor değil ama çekildiğim ölçüde iğreniyorum da
bunlardan. Güç insanı önemli işler yaparak ya da önemli yerleri doldurarak tarihçilerin
gözüne girmeye zorluyor; öyle ki sonunda güçlü ya da önemli denen
şey, insanın ruhu değil de doldurduğu yer ya da yaptıkları oluyor. Aynı biçimde,
çok olumlu gibi görünen "eylem” dolu yaşam da, aslında ayırıcı, giderek olumsuz
bir yaşamdır. Eylem adamı bir ya da birçok şeyi, başka bir şey yapamadığı için
yapmaktadır. Çoğu zaman, göz kamaştıran işler yapan insanlar, birçok sıradan insanın
yaşamını dolduran ve belki de birçok işi birden yapması çok daha kahramanca,
çok daha büyük görünecek olan şeylerin hiçbirini yapamazlar. Bu yüzden,
yaşamda eylem, bana her zaman insanın kendini gerçek yaşamdan koparması gibi
gelmiştir.
Şairlerin kendini beğenmiş, tutkulu kişiler olduğu doğrudur; ama şairlerinki
bu dünyada erişilebilecek kendini beğenmişliğin, tutkululuğun en arısıdır;
çünkü aziz, aziz olmakla kaldırır tutkululuğu ortadan. Şairlerin tutkuyla istedikleri,
en derin yaşantıları, en ince algıları, en derin duyguları ve en üstün gerçek
anlayışlarıyla, kendilerini ortaya koydukları gibi, kabul edilmektedir. Bütün bunlar
hakkında yalan söyleyemez şairler; çünkü kendi öz varlıklarının niteliği, şiirlerinde
anlatılan soylu duygularda değil, duygululukta, dili kullanmada, ritmde ve müzikte belli eder kendini; bunlar da insanın seçimlerde güven oyu alarak,
ya da Saray Şairliğine atanmasıyla erişilecek şeyler değildir. Çalışma çok çok
önemlidir elbette, ama çalışma ne denli çok olursa olsun, şairdeki gizli ruh özelliklerini
ortaya çıkarmaktan başka bir işe yaramaz.
Yalancılık söz konusu olmadığına göre, aziz gibi şair de, yaptıklarıyla birlikte,
süresiz yargı gününü bekler. Başarıya ulaşmak benliğini okşar elbette ama
bazen da ona, herkes tarafından tutulmanın, çok istediği, yüzyıllara geçme üstünlüğünü
getiremeyeceğini gösterir. Çünkü suçluluklar, aptallıklarla dolu olan
kendi çağında övülmenin ne anlamı vardır; olsa olsa bizim aptallıklarımızdan
ders alacak gelecek yüzyılların tipik bir örneği diye görürler onu ilerde, öyle olduğuna
inanmak isteyenler olsa da, başarısızlık da değildir büyük şiirin kanıtı.
Belli bir teknik yargı sınırının ötesinde eleştirmenlere de güvenilemez.
İşte bunun için, şairin inanı her şeyden önce, gizemli bir görevdir; sonra da
kendi doğrusuna inanmak ve kendini görevine adamaktır. İnsanın, en yüksek amacını
gerçekleştirmek için elinden geleni yaptığına inanması kadar büyük başka
bir inan düşünülemez; büyük şairleri esinleyen de bu inançtır. Aynı zamanda
büyük bir alçakgönüllülükle el eledir bu inan; çünkü insan, yargısının, sonunda
değişmez bir şey olmadığını bilir. Yapılacak şey, kendini her şeyden arıtabilmek;
bütün yetenekleri ve algılarını kullanarak yapabileceklerini yapmak, bütün bunlara
geliştirdiği ustalığıyla güç katmak ve sonra zamanın yargısını beklemektir.
Defterlerimde, bu düşünceleri anlatan, şu düzyazı şiiri buldum:
Bring me peace bring me power bring me assurance. Let me reach the brightday, the high chair, the plain desk, where my hand at last controls the words, whereanxiety no longer undermines me. If I don’t reach these l’m thrown to the wolves,I’m a restless animal wandering from place to place, from experience to experience.Give me the humility and the judgement to live alone with the deep and richsatisfaction of my own creating: not to be thrown into doubt by a word of spite ordisapproval.In the last analysis don’t mind whether your work is good or bad as long asit has the completeness, the enormity of the whole world which you love.16(16) Barış getir bana güç getir güvenlik getir. Parlak güne erişeyim, yüksek yere, düz masaya;ellerim denetlemesin orada sözlerimi, kuşku artık yerinden oynatamasın beni. Erişemezsembunlara, kurtlara bırakılmışım demektir; oradan oraya, yaşantıdan yaşantıya koşan huzursuz bir hayvan.
Yaratıcılığımın bana verdiği derin, zengin doygunlukla baş başa yaşayabilmek için alçakgönüllülük ver bana, hak ver; bir garaz, bir yadsıma yüzünden kuşkulara kanmayayım.En son çözümlemede yapıtlarının iyi çıkıp çıkmaması üzmesin seni; tümüyle sevdiğim buevrenin eksiksizliğini, bütün kötülüklerini anlatıyorlarsa.
ŞARKI
Esinle şarkı, şairin görevini bütün öteki görevlerden ayıran temel niteliklerdir.
Esin insana bir dize ya da bir düşünce kazandıran bir yaşantı ve belki de
kafanın en iyi şiirlerini yazdığı andır. Şarkıyı tanımlamak çok daha zordur. Şarkı,
daha düşünülmemiş bir şiirin müziği, şairin kafasında, dölleyici tohumu bekleyip
duran boş şiir rahmidir.
Bazan, yarı uyur yarı uyanık yatarken kafamdan anlamları olmayan bir dizi
sözcüğün geçtiğini fark ederim; ama belli bir sesi vardır bunların, bir tutku sesi
ya da bildiğim bir şiiri anımsatan bir ses. Bazen de yazarken bir araya getirdiğim
sözcüklerin ötesine sürüklenir, daha sözleri olmayan bir ritm, bir dans, bir tepinme
duyarım.
Bütün bunlarla birlikte, şairlerin hayat yolculuğundaki duraklarından, çekilen
baş ağrılarından, çalışmayla geçen uykusuz gecelerden, içilen biralardan,
şaraplardan, aşklardan söz etmiyorum. Şiir yazmak, hele başarılı bir şiirse bu,
çok büyük bir fiziksel heyecan, bir boşalma, bir kendinden geçme duygusu veriyor
insana. Beri yanda şiir yazmak ürkütüyor da beni, belki de şu yüzden: Şiir, korkunç
bir yolculuk, imgeleri yoğunlaştırma yolunda acı veren bir çabaya girişmektir;
sözcükler kullanılmaları zor araçlardır, bazen insan bir şeyi açık seçik
söyleyebilmek için günlerce uğraşır, sonra bir de bakar ki çok kuru olmuş söyledikleri;
en önemlisi, şiir yazmanın insanı kendi kişiliğiyle, kişiliğinin tüm beceriksiz
yanlarıyla yüz yüze getirmesidir. Öteki varoluş evrelerinin hepsinde insan
alışılmış, doğru sayılan şeyleri yapar, arkadaşlarına iyi davranır, iş yerinde gününü
dolu geçirir, herkesi şaşırtabilir, toplumda dikkati üzerine çekebilir – kısaca – insanlarla
uğraşır. Şiirdeyse tanrıyla güreşmektedir.
Bir şiiri bitirdikten sonra, çoğu zaman, bu en iyi şiirim oldu diye düşünürüm,
hemen yayımlatmak isterim. Bu, biraz, ancak söylenecek yepyeni bir şeyim, daha
önce söylediklerimden daha değerli bir şeyim olduğu zaman yazmamdan, biraz
da o âna ve geleceğe umutla bağlanmamdan, geçmişi aşağılamamdandır. Şiiri tamamladıktan
birkaç gün sonra, onu bütün öteki boşa gitmiş çabalarımın, açmak
istemediğim kitapların arasına katarım.
Yazdığım şiirlerden en büyük zevki, belki de, kimin olduğunu fark etmediğim
birkaç dizemi duyduğum zaman alıyorum; bu dizeleri, benim olduklarını fark
etmeden "ne güzel, ne ilginç” diye dinlediğim zaman.
Öteki yaratıcı yazarlar gibi ben de hoş olmayan eleştirilere aldırmıyormuş
gibi davranıyorum ama aldırıyorum; oysa övgü çoğu zaman beni, eleştirmenin
neden söz ettiğini bilip bilmediğinden kuşkulandırıyor. Yazarlar eleştiriye karşı
neden bu denli duygulu? Belki biraz duygulu olmaları gerektiği için; başka her
şeye karşı nasıl duyguluysalar buna da öyle. Belki de biraz, her ciddi yazarın gerçekte,
taa içinde başarıya değil de üne önem vermesinden (tanıdığım en başarılı yazar olan Sir Hugh Walpole, ün bakımından en mutsuz kişiydi, çünkü bilgin taslakları
tutmuyorlardı kendisini). Bundan başka, her yazarın gizliden gizliye birisi,
belki de çocukluğunda değerlerine inanmayan annesi, babası ya da bir öğretmeni
için yazdığını sanıyorum. "Anlamak” istemeyen eleştirmen, hemen o birisinin yerini
alıveriyor; eğer bu anlamak istemeyiş sürüp giderse birçok hayranın gösterdiği
anlayış yazarın gizli kırgınlığını daha da artırıyor.
Yapıtlarını anlamayan böyle bir kimsenin hiçbir zaman eksik olmayacağını
gittikçe daha iyi anlıyor insan. Öyleyse, edebiyat alçakgönüllü bir inandan başka
bir şey değildir belki de; insanın sanatında elinden geldiğince iyi olmaya çalışması,
kendini aşması, çok az şey beklemesi ama şiirde, sessizce yayılarak, gerçeğin
yakalanmasına yardım edecek bir gizemliliğin bulunduğu inancını hiçbir
zaman yitirmemesi gerek.
Oysa bunun karşısında ne büyük başarısızlıklar var! Ne kadar çok çamur
bulaşıyor insana; başkalarının attığı çamur değil bu, insana hayatını kazanırken,
gönderilen mektuplara cevap verdiği ya da vermediği, herkesin inandığı şeyleri
desteklediği ya da desteklemediği için bulaşan çamur. Tek umudumuz, bu çamurun,
sonunda inci olacak küçük kum taneciklerinden yapılmış olması.
İngilizceden Çeviren: Yurdanur Salman
Sözcükler, sayı: 85-86
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder