21 Kasım 2019 Perşembe

Söyleşi: Burhan Kum ile/ Hakkı Özdal

Burhan Kum: II. Bayezid’in tahribatı olmasa bugün çok farklı bir İstanbul’da yaşıyor olabilirdik

"Dini baskıların hüküm sürmediği" bir Türkiye’de resim geleneği oluşabileceğini söyleyen Ressam Burhan Kum: Resim bir toplumda bireysel bakışı geliştirerek çoğulcu düşünmeye katkıda bulunduğu gibi, kurgu, tasarım ve yaratıcı düşünmenin ilerlemesinde de belirleyici rol oynar. İçinde yaşadığımız toplumda bunların ne kadar eksik olduğunu düşündüğümüzde II. Bayezid’in neden olduğu tahribatın sonuçları daha iyi anlaşılacaktır.
DUVAR – Ressam Burhan Kum’un yazıp resimlediği, “Gentile Bellini’nin Resimli Konstantiniyye Günlüğü” isimli çizgi roman yayınlandı. Fatih Sultan Mehmet tarafından İstanbul’a davet edilen Venedikli ressam Gentile Bellini’nin Eylül 1479’da gelip 16 ay kaldığı İstanbul günlerinden yola çıkan resimli roman, Batı plastik sanatlarıyla Osmanlı’nın bu özgün karşılaşma sürecini, coğrafyamız açısından bir sanat tarihi, kültür ve felsefe tartışmasına dönüştürerek ele alıyor. Bu ‘karşılaşma’nın ve ortaya çıkan/çıkamayan sonuçlarının günümüze kadar varan etkileri üzerine, yer yer ‘kışkırtıcı’ bir tartışma zemini öneriyor. “Gentile Bellini’nin Resimli Konstantiniyye Günlüğü”nü resimleyen ve yazan Burhan Kum ile konuştuk.
Geçtiğimiz ay yayınlanan “Gentile Bellini’nin Resimli Konstantiniyye Günlüğü”, Türkiye’de örneğine az rastlanır bir çizgi roman. Önce bu kitabı henüz görmemiş okuyucular için, içeriği, teknik özellikleri ve ortaya çıkış koşulları hakkında bilgi verir misiniz?
Fatih Sultan Mehmet 1479 yılının baharında Venedik Doç’undan “iyi bir ressam ve tunç dökümcü bir heykeltıraş” göndermesini isteyerek Osmanlı’yı bir ‘İmparatorluk’ haline getirebilme yolundaki kültürel eksikliği gidermek istiyordu. Eylül ayında Gentile Bellini’nin İstanbul’a gelişiyle bu toprakların Batı resim sanatı ile ilk kez karşılaşmış olması önemli bir dönemece işaret eder. Bu tarihi, devamı uzun süre gelmemiş olsa da, Türkiye’de batılı anlamda resim sanatının başlangıcı olarak kabul etmekte bir sakınca görmüyorum. Ressam İstanbul’da 16 ay kalmıştır ve bu süre zarfında Fatih’in bilinen portresinin yanı sıra birçok portre, Venedik’in resmini (tarihteki ilk şehir portrelerinden biridir!) ve tarihçi Franz Babinger aracılığıyla, Topkapı Sarayı’nın Harem’ine erotik freskler de yaptığını biliyoruz. Ne yazık ki bugün geriye sanatçının İstanbul dönemine ait Fatih’in portesi ve birkaç çiziminden başka hiçbir yapıt kalmamıştır. Kalanların da tamamının yabancı koleksiyonlarda bulunuyor olması ise apayrı bir dramdır. Araştırmalarımın sonucunda bu dramatik sondan geriye doğru hareket edip Bellini’nin 16 ay boyunca neler yapmış olabileceğini kurgulayarak başladım işe. Ortaya çıkan öykü anlatılmayı hak ediyordu, ama nasıl? Hayatını boyayarak ve çizerek kazanmış ve tarihe bu özellikleriyle geçmiş bir sanatçının öyküsünü anlatmanın en etkili yolunun ‘çizgi roman’ olduğuna karara verdim. “Bu çizgi romanı Bellini İtalya’ya döndükten sonra çizseydi, nasıl çizerdi?” sorusu da beni tuval üzerine sepya mürekkep ve yağlıboya kullanmaya götürdü. Ama derdim kesinlikle tarihi bir belgesel roman yapmak değildi ve anakronik ve gerçeküstü öğelerle bu niyetimi de açıkça ortaya koydum. Sonuç, artistik kaygıların önde olduğu, bir ressamın sanatsal meselelerinin yarattığı toplumsal değişimin diğer bir ressamın gözünden aktarıldığı bir dizi resimdir aslında. Bütün hikâyenin aslında ‘bir resim’ olduğunu vurgulamak için de çizgi romanımı 55×70 boyutlarında 128 adet tuvalin üzerine çizdim ve boyadım.
Kitabın ana eksenini, Bellini’nin İstanbul’a gelişi ve Sultan Mehmet’in (biraz bugünkü tabirleri kullanarak söylersek) yapmak istediği bir ‘açılım’ın kadük kalan öyküsü olarak anlıyorum ben. Siz bu ‘resim açılımı’nın Osmanlı-Türk tarihinin kritik bir eşiği olarak görüyorsunuz ve bugüne kadarki tarih anlatılarıyla da bir tartışmaya giriyorsunuz bir yandan. Bunu biraz açabilir miyiz? Bellini’nin İstanbul’da geçirdiği 16 ay ve bunun gerçekleşen –ya da esasen tamamına ermeyen– sonuçları ne anlam ifade ediyor? Ve buna ek olarak Türk tarihçiler arasında neden ilgi görmüyor bu olay?
Burhan Kum’un “Gentile Bellini’nin Resimli Konstantiniyye Günlüğü” kitabı 
Avrupa’nın Ortaçağ’ın karanlığını yırtıp modernizme yürüyüşünün ‘efsanevi’ öyküsü Rönesans ile başlatılır. Rönesans ise temelde dünyaya yeni bir bakış ve görme biçimi olarak tarif edilir ki doğrudur. Bu yeni görme biçiminin hiç şüphesiz en temel öğesi resimde ve mimari çizimlerde (ironik biçimde Arap matematikçi ve fizikçi İbn-ül Heysem’in 11. Yüzyılda Bağdat’ta ortaya koyduğu) ‘matematiksel perspektif’in kullanılmaya başlamasıdır. Bugüne dek bütün sanat tarihçileri Gentile Bellini’nin 1480 tarihli Fatih resmini ‘porte’ kategorisinde değerlendirmekle yetindi. Doğru, portredir ancak resimdeki önemli ayrıntılardan biri de Fatih’in önünde ve arkasında yer alan sütunların perspektifi, yani ressamın bakış açısıdır. Bu perspektifin kaçış noktasının Fatih’in gözüyle aynı hizada olması ise olaya bambaşka bir ‘perspektif’ten bakmamızı gerektiriyor. Öncelikle, perspektifin 15. yüzyılın başlarında İtalya’da resimde kullanımı Batı’da bireyin ortaya çıkışının şafağıdır. Tanrısal bakışın lağvedilip, dünyayı herkesin kendi gözünden görebilmesinin önünü açan bu adım Reformasyon ve Aydınlanma’ya giden yolun da başlangıcıdır. Bugünün ekonomi devi olan Almanya matematiksel perspektifle Albrecht Dürer’in 1494 yılında yaptığı İtalya gezisinden, yani Osmanlı’dan 14 yıl sonra tanışmıştı. İkincisi, ressam ve Sultan’ın resimde aynı göz hizasında bulunması hükümdar ile tabanın aynı düzleme yerleştirilmesi demektir ki bu coğrafyada daha önce görülmüş bir olay değildir. Göz hizasının eşitlenmesinin tekrar ortaya çıkması için 1799’da Kapıdağlı Konstantin tarafından yapılan III. Selim portresini beklememiz gerekecektir. Yani tam 319 yıl! Bu süre zarfında Batı Avrupa devletleri dünyayı sömürgeleştirmiş, burjuva ve endüstri devrimleri çağına girmiş ve Osmanlıyı Avrupa’dan söküp atma sürecinin sonuna yaklaşmıştı. Kaybedilen zamanın toplumsal zararlarını da siz tahmin edin. Üçüncü önemli nokta da Bellini’nin Sultan’ın yeni inşa ettirdiği Harem binasına yaptığı söylenen erotik fresklerdir. Eğer bu yapı günümüze kalsaydı belki de sanat tarihindeki ‘din dışı ilk çıplak kadın resmi’ İstanbul’da, yani Müslüman topraklarda yapılmış olduğu görülecekti. Bütün bunların toplumda hiçbir bilinç kırılması yaratmış olamayacağını düşünemeyiz. Fatih’in portesi yapıldıktan kısa bir süre sonra zehirlenmesi ve tahtı Cem Sultan ile savaşarak ele geçiren oğlu II. Bayezid’in babasının Harem’ini yıktırıp, resimleri de Bedesten’de sattırması tarihimizdeki en trajik olaylardan biridir. Bence Türk tarihçilerin bu olaya hiçbir önem atfetmemiş olmalarının nedeni Osmanlı tarihini ağırlıklı olarak fetih, yağma, gaza ve ganimet üzerinden okuyup yazmış olmalarıdır. Onlara göre kaybedilen vatan toprağı değilse, gerisi teferruat değil miydi?
“II. Mehmet’in başlattığı bu gelenek Osmanlı Klasik Çağı’nın diğer sultanları (II. Bayezid, I. Selim, Kanuni Süleyman) tarafından devam ettirilseydi Osmanlı tarihi -ve günümüz Türkiye’si- nasıl bir görünüme sahip olurdu” diye soruyorsunuz, kitabın sonundaki ‘Arasöz’de… Sizin de söylediğiniz gibi “Bir zaman makinesine binme şansımız yok” ve ancak bazı tahminler hatta tahmin içeren sorular üretebilir. Ama yine de bu konudaki görüşünüzü merak ediyorum. Çizgi romanınızın sonu tarihsel olarak değişseydi bugün için nelere yol açabilirdi bu?
Osmanlı üzerine yazılanlarda sıklıkla karşılaştığım iki iddiadan biri “Bir göçebe toplum olmasından hareketle Osmanlıda resmin gelişmesinin mümkün olmadığı” diğeri ise “Dinin resmin gelişmesinin önündeki en büyük engel olduğu”dur. Bu iddialardan ikincisine ben de katılıyorum. Ancak Osmanlı’nın Fatih döneminden itibaren artık yalnızca Türkmenlerden mürekkep ‘topyekûn göçebe’ bir toplum olarak kabul etme düşüncesini kabul etmiyorum. Kaldı ki göçebe Uygur halkının içinden de bir Mehmet Siyahkalem çıkabilmiştir. Öncelikle, 1453’ten sonra hanedan ve devlet ricali artık göçebe değildir, üstelik İstanbul’da ve Osmanlı sınırları içindeki Balkanlar’da ciddi bir yerleşik hayat söz konusudur. Eğer II. Bayezid babasının yaptırdıklarını korusa (ya da tahta Cem Sultan geçse) ve Leonardo da Vinci’nin Haliç’e köprü inşa etme projesini kabul etseydi bugün çok farklı bir İstanbul’da yaşıyor olacağımızı iddia etmek abartılı olmayacaktır. Leonardo’nun köprünün inşaatı için geleceği İstanbul’da resimler de yapma ihtimalini göz önüne alırsak, Topkapı sarayında oluşabilecek koleksiyonun hacmini ve niteliğini tasavvur bile edemeyiz. I. Selim ve Kanuni’nin de bu geleneği sürdürme olasılıkları mevcuttu. Selim çok kısa hükümdarlık döneminde 1514’de çıktığı İran seferinden dönerken yanında ganimet olarak Mehmet Siyahkalem’in eserleriyle birlikte birçok sanatçıyı, Mısır seferinden 1518 yılında İstanbul’a dönerken ise yanında binlerce el ustası ve zanaatkâr getirmişti. 1526 yılındaki Mohaç savaşının ardından İbrahim Paşa’nın ganimet olarak İstanbul’a getirdiği heykelleri, Kanuni’nin sarayın bahçesine dikilmesine izin verdiğini hatırlamak yeterlidir. Venedikli ressam Tiziano’nun ölümünün ardında düzenlenen terekesinde, bugün ne yazık ki kayıp olan, 1539 tarihli “Türklerin kralı Büyük Soleiman’ın yağlıboya portresi”nin bulunduğunu da biliyoruz. Sarayda böyle bir eğilimin olmasının üst düzey yöneticilerin davranışlarına sirayet etmesi de kaçınılmazdır. Üstelik bu topraklarda Türklerden önce var olup sonraları Osmanlı tabasına dâhil olan Rum ve Ermeni toplumlarında resim geleneği zaten kesintisiz olarak sürüyor ve kiliselerinde resim eğitimi veriliyordu. Yani resim, kozmopolit Osmanlı’da sadece elit tabakaların ulaşabildiği bir sanat dalı değildi. İyimser bir düşünceyle bütün bu verilerden, dini baskıların hüküm sürmediği Türkiye’de bir resim geleneğinin oluşabileceği anlamı rahatlıkla çıkarılabilir. Resim bir toplumda bireysel bakışı geliştirerek çoğulcu düşünmeye katkıda bulunduğu gibi, kurgu, tasarım ve yaratıcı düşünmenin ilerlemesinde de belirleyici rol oynar. İçinde yaşadığımız toplumda bütün bunların ne kadar eksik olduğunu düşündüğümüzde II. Bayezid’in neden olduğu tahribatın sonuçları daha iyi anlaşılacaktır.
Kitabın içinden bir sayfa
Resimlerde, padişah makamında ‘Ağlayan Çocuk’ tablosu, gözlüklü ya da güneş gözlüklü insanlar, Osmanlı zabitlerine bombalı terör saldırısı gibi, ‘anakronik’ imgeler dikkat çekiyor. Bunları, o günlerde yaşananların, yakın geçmişle ve bugünle toplumsal, siyasal ve kültürel olarak doğrudan bağını kuran birer ‘zamanüstü’ nişan olarak görmek yanlış mı olur?
Burhan Kum atölyede
Tarihçi değilim ve çizgi romandaki amacım da tarihin rekonstrüksiyonu değil. Ama tarihin bir bilim olmadığı düşüncesinden hareketle, domates yetiştirebilmek için ziraat mühendisliği diplomasına gerek olmadığı gibi, tarih üzerine konuşabilmek için de diplomalı tarihçi olmaya gerek olmadığını düşünüyorum. Dolayısıyla, olayların geçtiği mekânlar, bu mekânlardaki nesneler ve karakterlerin kostümlerinde zaman kavramını olabildiğince esneterek sanatsal ifadede ‘zamanın zamansızlığını’ vurgulamak istedim. Tarihini 4 bin yıl önceki Sümerlere dayandırıp, ne hikmetse 1919’da başlatan bir Cumhuriyet ile 21. yüzyılın başında, 100 yıl önce yok olmuş bir Osmanlıyı ihya etmeye çalışan bir iktidarın yarattığı bilinç yarılmasıyla boğuşan ‘şizofren’ bir toplumdan başka ne çıkabilir ki? Ancak ilhamını tarihten alan her anlatı bugüne ve geleceğe dair bir şeyler de mırıldanmalıdır. Bu çizgi romanı yapmaya başlarkenki amacım bugün içinde yaşadığımız koşullara neden olan olayların sanat tarihi içindeki izlerini sürmekti. Tarihi ekonomik ve sosyal olayların izinden giderek yazmak bilinen ve güvenilir bir yöntemdir. Bu iş sanat üzerinden yapılmak istendiğinde ise Osmanlı’da öncelikle mimari, Cumhuriyet döneminde ise edebiyat ve sinema gibi daha popüler alanların tercih edilmesi de anlaşılabilir. Ancak resim sanatı üzerinden bir Türkiye tarihi yazımı en azından III. Selim döneminden itibaren yapılabilecekken nedense henüz yazılmayı beklemekte. ‘Ağlayan Çocuk’ tablosu ‘saray’ın Bellini, o zamanki adıyla, Konstantiniyye’ye gelmeden önceki beğeni düzeyini gösterirken, bugün Türkiye’yi yöneten kadroların estetik beğeni düzeyleri hakkında da bir fikir öne sürüyor. Herhangi bir sanat dalıyla ne düzeyde ilişkileri var, edebiyat okuyorlar mı, ‘seçim faaliyeti’ dışında bir sergi geziyorlar mı? Evlerinde ne tür resimler asılı, bu resimleri kim seçiyor? Söylemlerine ve tavırlarına bakarak günümüz sanatı hakkında bir fikir sahibi oldukları hükmüne varmak mümkün değil. Ben zaten tarihi anlamak için bugünün bilinmesi, zamanı anlamak için ise dışına çıkılması gerektiğini savunanlardanım.
Çizgi romanın genelini yalnız sepya mürekkep ile çizerken, Bellini’nin yaptığı eskizlerinde sepyayı sulandırarak resimlere üç boyut etkisi veriyor, Bellini ve Tinto’nun tamamlanmış resimlerini ise yağlıboya kullanarak renkli boyuyorsunuz. Bu tavırla işaret etmek istediğiniz nedir?
Gentile Bellini 1479 yılında Konstantiniyye’ye gelerek bu topraklara yeni bir bakış biçimi getirdiğini söylemiştim. O tarih, hem perspektifin uygulanması, hem pentür geleneğinin başlatılması, hem de anatomik figürün ortaya çıkışı açısından benim için bir milattır. Anatomik figür İslam’ın resim sanatını ‘şirk’, yani ‘Allahın işine ortak’ olarak görmesindeki en büyük nedenlerinden biridir. Gerçekle birebir uyumlu bir figür, özellikle de portre “Allahın yaratma gücüne ortak olmak” anlamında yorumlandığı için birçok İslam âlimi tarafından ‘küfür ve şirk’ olarak reddediliyordu ki bu bakış açısı hâlâ hâkimdir. Fatih de bu resimleri ve portresini yaptırırken Osmanlı’daki dini iktidara karşı savaş açtığının bilincindeydi. Bellini’nin bakışta yarattığı değişimin içeriğini çizgi romanda görsel dildeki değişimler yoluyla vurgulamam gerektiğine karar verdim. İki boyutlu, tekdüze bir dünyadan üç boyutlu, renkli bir dünyaya geçiş görme ve düşünme biçiminde bir değişikliğe vurgu yapıyor.
Dikkat çekici bir başka nokta ise uçan halı, Bizans Sultanı Irene’in intihar dansında zuhur eden ‘göbek kordonlu astronot’, padişahın avuç içinde diz çöken mühtedi nakkaş gibi ‘fantastik’ öğeler. Tarihsel materyalist dünya görüşünüzü bildiğim için soruyorum. Bu öğeleri, bir tür çarpık bilincin, dünyaya sadece bakan ve anlamlandıran değil, onu biçimlendiren de bir tür ‘yanılsama’nın işaretleri olarak mı almalıyız?
Andrey Tarkovski Marx’dan alıntılayarak, “Sanattaki eğilimin mutlaka gizlenmesi, bir koltuktaki yay misali asla kendini belli etmemesi gerektiğini” belirtir. Dolayısıyla çizgi romandaki imgeleri birer metafor olarak değerlendirmek gerekiyor. Kitap, Gentile Bellini’nin Konstantiniyye’deki 16 ayını anlatıyor gibi görünse de, Doğu-Batı, gelenek-yenilik, iktidar-sanatçı, Osmanlıda kadın-erkek gibi karşıtlıklar üzerinden farklı anlatı katmanlarını da içeriyor. Sözünü ettiğiniz imgelerin tanık oldukları gerçeklerin ardındaki hakikati göstermek amacı güttüğünü söylemek isterim. İmgeler sözcüklerle ifade edilebilecek olguların görsel tercümeleri değil, bir sanatçının dünyaya ilişkin bilincinin belirgin göstergeleridir. Servis edilen (görsel) gerçeğin büyük bir yalandan ibaret olduğunu fark eden sürrealistler, hakikatin bilincimizde yansımasını inşa ederken, bu yalan engelini fantastik ve bilinçdışının olanaklarından yararlanarak aştılar. Günümüzde ise gerçek hakikatten o kadar uzaklaştı ki, gerçeğin kendisi gerçeküstü. Örneğin iktidarlar savaşı barış terimleriyle tanımlamakta bir beis görmüyorlar. Eğer gerçek işgal ettiği topraklardaki çocuklara ‘şefkatle’ gofret ikram eden asker görüntüsüyse, ben astronot doğuran cariye gibi ‘akıldışı yanılsama’lara inanmayı tercih ederim.
Bu soruyu daha çok sizin okuyucunun zihninde yaratmaya çalıştığınızı sanıyorum; ama bu kitabı, bir tür kendi devamı, ‘ikinci ayağı’ olan “Tarihin Huzursuzluğu” sergisine de bağlayabilmek için sormak istiyorum: Bugünün Türkiye’sinde, İstanbul’unda ya da ‘Saray’ında bir Bellini hayal etsek… Bugünkü siyasal-toplumsal-kültürel koşullardaki İstanbul’da, bir ‘çağdaş Bellini’ o zamanki gibi ‘tarihi değiştirme’ potansiyeli taşıyabilir miydi?
Bir sanatçının tek başına tarihi değiştirme potansiyeli olabileceğini iddia etmek fazla iyimser bir yaklaşım olacaktır. Zaten onun için belirli bir zamanda atılan bir adımın toplumun geneline nüfuz edebilmesi için belirli bir süre ve yeterince sayıda insan tarafından tatbik edilmesi gerektiğini iddia ediyorum. 17. yüzyıl Hollanda resim sanatının ‘Altın Çağı’dır ve Rembrandt bu çağın baş ressamı kabul edilir. Ancak Johannes Vermeer, Frans Hals, Meindert Hobbema ve buraya adı sığmayacak binlerce diğer ressam olmasa ne Rembrandt olabilir ne de ‘Altın Çağ’dan söz edilebilirdi. Bugünün Türkiye’sinin ‘saray’ında bir Bellini ise söylediğiniz gibi ancak ‘hayal edilebilir.’ Tarihin Huzursuzluğu sergisi çizgi romanımı oluşturma sürecinde, öyküde yer alan meselelerin günümüzdeki tezahürlerinin ve tarihte birer ‘kara delik’ olan nesnelerin hikâyelerinin beni zorlamasıyla ortaya çıktı. (Kara delik kavramı ‘faili belli-akıbeti meçhul’ olarak algılandığında ne demek istediğim daha iyi anlaşılacaktır.) Zorlama diyorum çünkü çizgi roman ilerledikçe bugünü anlayıp hesaplaşmadan tarihi kavramanın imkânsız olduğu gerçeği beni görmezden gelemeyeceğim bir meseleyle karşı karşıya getirdi. İyi de oldu. Böylece sergi ve çizgi roman simbiyotik bir ilişki içinde olgunlaşmaya başladılar. Türk resim tarihinde ‘kara delik’ler Gentile Bellini’nin eserleriyle başlar. Bilinen fresklerden ve sultanın ısmarladığı portreler ile Venedik resminden geriye hiçbir iz kalmamıştır. Kalanlar ise, daha önce de söylediğim gibi yurt dışındadır. Sanat tarihimizdeki ikinci ‘kara delik’i Halil Şerif Paşa’nın Paris’te satmak zorunda kaldığı 100’den fazla eserden oluşan muhteşem resim koleksiyonudur. Doğru dürüst envanteri bile olmayan Devlet müzelerinden 1980’den beri çalınan eser sayısı belli değildir. En bariz ‘kara delik’ ise, tabloya 2001 yılında el koyan TMSF’yle koleksiyoncunun arasındaki bir ‘anlaşmazlık’ yüzünden neredeyse yirmi yıldır ‘kayıp’ olan Osman Hamdi Bey’in 1901 tarihli Yaratılış tablosudur. (Sırf bu resim için bile, devletin her alanda aynı tavrı sergilediğini teşhir etmek için bir ‘Cumartesi Ressamları’ eylemi düşünülebilir!) Birikim ve aktarım olmadan tarihin değişme potansiyeli olamayacağına göre günümüzde sanatın (ya da tek bir sanatçının) tarihi değiştirebilme gücü ne olabilir ki?
Hakkı Özdal kimdir?
1975 yılında doğdu. İTÜ Malzeme ve Metalurji Mühendisliği'nden mezun oldu. 1996'dan itibaren, Evrensel Kültür dergisinde, Evrensel, Referans ve Radikal gazetelerinde editörlük ve yazarlık yaptı.
Hakkı Özdal https://www.gazeteduvar.com.tr/author/hozdal/

18 Kasım 2019 Pazartesi

Vedat Günyol ile deneme üzerine/ Cengiz BEKTAŞ

Son günlerde Vedat Günyol’ u yeniden okuyorum. “Yeniden” dediğime bakmayın. Sanki bu gün, ilk kez okuyormuşçasına doğrulayarak, ne yalan söyleyeyim, öyle de tad alarak okuyorum. İnanın kimi denemeleri bu gün de geçerli düşünceleri iletiyor bizlere. Bakın, “deneme” üzerine yazdıklarını aktarayım da görün haklı olduğumu:

“Bilindiği gibi deneme sözcüğünü ilk kez Fransız deneme ustası Montaigne (1553- 1592) kullanmıştır, yazılarına bu adı yakıştırarak. Bu günkü anlamda deneme türünün onunla başladığında herkes birleşiyor. Onun çağında İngiltere’de Francis Bacon (1561- 1626) deneme türüne yeni boyutlar katıyor.

Deneme türü, Türk yazınında yeni sayılır. Tanzimatla Batıya açılan sanat dünyamız, roman, öykü türleri yanında ‘musahebe’ adıyla söyleşiye de öykünmüş ve bu son tür Ahmet Rasim, Ahmet Haşim, Yahya Kemal ile yol yordam kazanıp, asıl denemenin iki ustası Nurullah Ataç ve Sabahattin Eyüboğlu ile kişiliğini bulmuştur.”
………………………………………………..
Bir başka yazısından:

“Düz yazı geleneğimiz daha çok yeni sayılır. Ama bugün gençlerimiz, duygularını, düşüncelerini, özlemlerini düz yazıya dökme eğilimini gösteriyorlar yeni yeni. Bunu da, daha çok deneme türüyle yapmaya çalışıyorlar. Ne var ki, denemeyi, liselerde öğretilen kompozisyon ödevleri düzeyinde ele alıyorlar.

Kompozisyon, eskilerin “tahrir” dedikleri tür, bir düşünceyi, bir tutumu, bir anlayışı, kesin bir sonuca bağlamak amacıyla kaleme alınan bir yazıdır. Diyelim ki size bir konu verdiler, örneğin “yaşamda en gerçek yol gösterici bilimdir” konusu. Kompozisyon ödevinde, size düşen şey, bilimin insan yaşamındaki olumlu ya da olumsuz yerini kesin ve inandırıcı bir sonuca bağlamaktır.

Aynı konuyu bir de deneme türünde ele alacak olursak iş değişir. Burada ispatlama diye bir şey söz konusu değildir. Önemli olan, kalıplaşmış düşüncelere saplanmadan, konuyu her yönüyle özgürce işlemektir, kişisel deneyimlerden, kültür birikiminden yararlanarak. Denemenin amacı, okuyucuyu çok yönlü bir düşünceye yöneltmek, ileri sürülen doğrular arasından kendine en yakın olanı seçmesini sağlamaktır.” (1988)
………………………………………….
Bana göre denemenin ustalarından biri de Vedat Günyol’dur. Onun denemeleri okunduktan sonra düşünce üzerinde düşünme, çeşitleme sürüp gidiyor. Denemede sergilenen düşünceler yeni eklemeler kazanıyorlar. Size belki de bundan sonraki yazılarımda da yapacağım gibi bu söylediğimi örneklemek istiyorum. “Demokrasi ve Erdem” yapıtının ilk başında şunu yazıyor Vedat Günyol:

“Montesquieu’ya göre demokrasinin temel ilkesi erdemdir. Kimin erdemi? Yönetenlerin mi, yönetilenlerin mi? Her ikisinin de. Demokrasi, halkın kendi kendine yönetmesi olduğuna göre önce kimin erdemli olması gerekir? Halkın. Bugün halk-halkoyunun meydan toplantılarında yönetime sahip çıktığı Atina demokrasisi tarihe karıştığı için-kendini, doğrudan doğruya değil, ancak temsilciler kanalıyla yönetmek zorunda olduğuna göre erdemli olma zorunluluğu, daha çok, temsilcilerin omzuna yükleniyor. Yani bugün demokrasilerde halk kadar, hatta ondan daha çok halkın temsilcileri erdemli olmak zorundadırlar.” (1988)……………………………………………………………………..
Öyle değil mi? Ben de bu düşünceye katılıyorum. Elbette başka düşüncede olanlar da varlardır.


Yaşama Kültürü/ Evrensel/ 18.11. '19

12 Kasım 2019 Salı

Fotoğrafın Asi Jönü: Jean-Yves Rousseau

Anıl Yurdakul, Fransız Sanatçı Jean-Yves Rousseau ile konuştu: "Sinemadan, fotoğraftan, felsefeden oluşan yolculuğumuza ağlarını onaran balıkçıların sesleri ve kızıl bir güneş eşlik etmekteydi..."


İstanbul’da yaşanan depremin ardından okullar ve alışveriş merkezleri boşaltılarak kalabalığı sokaklara döken korku dolu anlarla birlikte şehre kaos hakim olmuştu. Fakat aynı saatlerde şehrin keşmekeşinden uzak bir balıkçı kulübesinde Fransız Sanatçı Jean-Yves Rousseau ile tüm yaşananlardan uzakta doyumsuz bir sohbet içerisindeydik. Sinemadan, fotoğraftan, müzikten, felsefeden, yollardan oluşan yolculuğumuza iyot kokusu, ağlarını onaran balıkçıların sesleri ve kızıl bir güneş eşlik etmekteydi…
Kısıtlı bir süre için İstanbul’da bulunan Jean-Yves Rousseau hasır şapkasına takılı tüyü, kırmızı tişörtü, fuları, deri ceketi, çizmeleri, yüzükleri ve purosuyla post-modern bir kovboy ile bir şaman arasında portre sunmaktaydı. Silahı ise fotoğraf makinesi. Kadrajına girenler arasında kimler yoktu ki! Marlon Brando, Willy Ronis, Nobel ödüllü Edebiyatçı Claude Simon, Doğa Bilimci Théodore Monod, Müzisyen Pierre Boulez, Charlie Chaplin’in kızı, sirk sanatçısı ve Mim Sanatçısı Victoria Chaplin gibi saymakla bitmeyecek bir listesi vardı Jean-Yves’in. Makinesiyle ölümsüzleştirdikleri arasında onun filmlerinde oynayanlar da vardı; Tiyatrocu ve Ressam Tadeusz Kantor, “Quand J’avis Cing Ans Je M’ai Tue” kitabının yazarı, psikolog ve palyaço olan Howard Buten gibi. Serge Gainsbourg ile aynı montaj stüdyosunda bulundu, Luis Bunuel’in “Belle de Jour” filminin yapımında çalıştı. Ama bir gün demir atı motosikletine atlayarak yollara koyuldu…

KOMÜNYONDAN KAÇIŞ

Rousseau, İkinci Dünya Savaşı’nın devam ettiği, bombardıman dolu uçaklarından gökün gözükmediği, tarihin kan ve barut kokulu günlerinde Fransa’nın Lisieux bölgesinde doğdu. Daha dört yaşındayken gökyüzünde Alman uçaklarına şahit olan Jean-Yves ilk öğrenimini Hristiyan papazlardan alır fakat bu eğitim onun özgür ruhuna aykırıdır. Komünyon günü geldiğindeyse kendisi ortalıklarda yoktur!
16 yaşında Paris’e giden Jean-Yves, senarist olmayı kafaya koyarak bir film labarotuvarında staj yapmaya başlayarak kurgu yapmayı öğrenir. İlk olarak Charles Aznavour’un müziklerini yaptığı Robert Rossen’in “Un Taxi Pour Tobrouk” filminin kurgusunu yaparak sinema dünyasında adını duyurmaya başlar.

FOTOĞRAF AŞKI

Jean-Yves’in hayatını şekillendirecek tutkuları olan resim yapmayı ve piyano çalmayı on sekiz yaşında öğrenirken, aynı yıllarda fotoğraf çekmeye başlar. Fotoğrafa başlama gerekçesini “İyi bir senarist olmak için iyi bir kadraja sahip olmak gerekir” demektedir. İlk edindiği fotoğraf makineleri “Kodak Instamatic” ve "Focasport” olur. Bir yoga dersinde tanıştığı ressam John D. Graham, Jean-Yves’i Louvre Müzesine götürerek başta “Altın Oran” olmak üzere pek çok bilgiyle tanıştırarak hayata yeni bir pencereden bakmasını sağlar.
Çalıştığı labarotuvarda asistan editör iken ardından şef editör olan Jean-Yves, otuz yaşına gelmeden ilk kısa filmini çeker. Edindiği bu disiplinini sürdürerek her yıl kısa bir film üretir. Jean-Yves, filmlerinin finansmanını editörlük yaptığı labarotuvardan sağlarken ekibinin teliflerini eksiksiz bir şekilde öder.
İlk kısa metraj animasyon filmi olan “Un point c'est tout” (Her şey bir noktayla başlar) ise soyuttur, tıpkı şiirsel ve soyut olan resimleri gibi. Bratsch’ın müziklerini kullandığı bu filmini negatifleri kazıyarak ve boyayarak oluşturduğu görüntülerden oluşturur.

VE YOLDA

Güneşin yavaş yavaş etkisini kaybetmeye başladığı saatlerde hava lodosa dönüyordu. Jean-Yves Rousseau cebinden çıkardığı ufak bir fotoğraf makinesi çıkartarak fotoğraflarımı çekmeye başlamasıyla heycanlandım. Hayranı olduğum sanatçıların fotoğraflarını çeken gözler tarafından ölümsüzleştiriliyordum! Ve o büyülü anın sonrasında Jean-Yves; “Biliyor musun?” dedi purosundan ufak bir nefes alarak, “Ben Marlon Brando ile büyük bir derdi olan biriyim!” Purosunu üfleyerek anlatmaya devam etti: “Gençken çalıştığım bir filmde Brando ile küçük bir sürtüşme yaşamamız üzerine setten ayrılmak zorunda kaldım. Tek suçum ise Brando’nun muazzam bir fotoğrafını çekmekti.”
Hayatı boyunca dünyayı merak eden Jean-Yves, bu hayalini gerçekleştirmek üzere 1965 yılında ufak bir motosiklet alarak dünyayı gezmeye başlar. İlk olarak İtalya, Yugoslovakya, Yunanistan ve Girit’i gezerek İstanbul’a geçer. Aklından çıkartamadığı Türkiye’ye 1972 yılında tekrardan gelerek fotoğraf makinesini Anadolu’nun tarlalarında çalışan emekçi kadınlarına yöneltir. Tarlalardaki emekçi kadınlar Jean-Yves’e en içten, en sıcak, en masum gülümsemelerini –auralarını- sunar. Genç, yaşlı, çocuk eli nasırlı tüm kadınlar ekerken, biçerken, dinlenirken, mutluyken, yorgunken o an her ne yapıyorlarsa Jean-Yves’in kadrajına girerler. Sadece Asya ile yetinmez Brezilya’da tribünlerdeki fanatik seyirciyi, kenar mahallelerdeki futbol aşkıyla doğan çocukları, Senegal’de dünyanın en güzel kadınların portrelerini çeker. Jean-Yves’in çekmiş olduğu fotoğraflarına baktığınızda bir fotoğraf karesinden daha öte, fotoğrafı çekilen kişinin arketipi gözler önüne serilmiştir…

MANUŞLAR

Dünya fotoğraf tarihini incelediğimizde çingene halkını en yakından tanıyan, en samimi duyguları bize yansıtan yine Jean-Yves’in fotoğraflarıdır. Üstelik Jean bir Manuş’un manevi babasıdır. Nasıl tanıştığını soruyorum:
“Fransa’daki çingenelerin geneli Manuştur. Bu isim Orta Avrupa’daki çingenelerin geneline verilen addır. Otuz yıl kadar önceydi. “Bir kız arkadaşımla şehrin dışındaki sanat çiftliğimizdeydik. ‘Dışarı gelsene sana ne göstereceğim’ dedi. Büyük bir kafile halindeki ekibi gördüm. Evin hemen yakınında mola vermiş olan aileleri gördüm. Neden olmasın ki diyerek o gün, bugün kızım olan, Gamine’imin ilk fotoğrafını çekmiş oldum. Gamine kim diye soracak olursanız; hayatın bana sunduğu en cömert hediyelerden biridir! O günden sonra her hafta çingenelerin yanındaydım. İşten bulduğum her fırsatta onlara nasıl yardımcı olabileceğimizi planlıyorduk. Her şeyden öte onlara ulaşmak bile imkansıza yakındı. Bazen gidecekleri adresi bırakıyorlar bazense kamp yerlerini polislere sora sora buluyordum. Gamine’min ilk fotoğrafını çektiğimde henüz annesiyle birlikteydi.”
Gamine iki aylık iken bu durumda bu çingene komününün maskotu haline gelir ve bütün sorumluluğu paylaşılır. Jean-Yves her ziyaretinde ona başka süprizler yapar. Diğer çocuklarda Jean’a ısınırlar. Artık fahri öğretmenleridir. Okuma yazmayı, resim yapmayı, öğrenilmesi gereken tüm temel konuları birlikte eğlenerek ve paylaşarak öğrenirler. Bir süre sonra bunların yeterli olmayacağını sezinleyen Jean yetkili birimlerden destek ister. Onlara işe çoktan başladığını ve daha çok desteğe ihtiyacı olduğunu söyler. Bunun üzerine yetkililer ‘Senle geliyoruz, gördüklerimize göre karar vereceğiz’ cevabı verirler. Jean-Yves yaşananları şöyle anlatıyor:
“O vakitlerde yerleşik kalma izni olmayan aileleri bulup yetkililerle buluşturmak için sadece iki üç günümüz vardı. Geldiler, ilgilendiklerini gösterdiler. Ondan sonraki her hafta okul olarak tasarlanmış bir karavanda iki görevli bizlere katılıyordu. İki yıl boyunca bu sistem devam etti. O zamanlar hükümet sosyalistti, hükümet değiştikten sonra haklarımızı ve bütçelerimizi kesti. Ben başa döndüm ve tek başıma devam ettim…”
Her sabah beşte kalkarak üretmeye başlayan, gün boyu resim, estetik, fotoğraf, müzik, siyaset, film, edebiyat ve felsefi okumalarla geçiren Jean-Yves Rousseau, "bilge adam" arketipi ile balıkçı kulübesinde vedalaştık…
Anıl YURDAKUL İstanbul

7 Kasım 2019 Perşembe

Bir Şiir: Gülten Akın/ Kesik

KESİK

Yaşamanın kesik bir yerinde
Sevgiler yüzleri düşündürürdü
Gide gide incelen, kaybolan
Uçucu anlamlar kalırdı ağırlıksız
Kırılıp dökülen bir şeylerden.
Şimdi hiçbir şey değiliz, doğru mu
Bizim için kimse kimsenin bir şeyi değil
İlgiler gündelik giysiler gibi eski, inceliksiz
İsa’dan bu yana giydiği herkesin.
Yaşamanın kesik bir yerinde uzun uzun
Deli bir adam, savruk bir kız
Bir duruma bağlarlardı kendilerini
Var bilinen, sürüp gidecek sanılan.
Güz geldi mi üst üste üç güz gelirdi
Her gün başka olmaktan yüzlerce olurdu.
Her kuş yüzlerce olurdu, anlatılmaz güzel
Ufalır ellerimiz tutula tutula...
Biz şimdi güzleri ayrı ayrı,
Kuşları güzelsiz, yüzlercesiz
Bir bakıma öldük, açıkçası bu
Bir başka bakıma nedensiz, evetsiz
Unutmaya yaşıyoruz günleri, doğru mu
Gülten Akın

3 Kasım 2019 Pazar

Bugün, 03. 11. '19

1507/ Leonardo da Vinci'ye Lisa Gherardini'nin (Mona Lisa) tablosunu yapma işi verildi (Lisa del Giocondo'nun kocası, karısının 3 dişinin çekilmesi ve yerlerine takma diş takılmasının ardından Da Vinci'ye "Mona Lisa" tablosunu ısmarladı.
1911/ Horoz Nuri tiplemesiyle ünlenen aktör Vahe Özinyan (Vahi Öz) doğdu.

1945/ Stokçulara, vurgunculara ve devlet malı çalanlara sarı nüfus kağıdı verilmesi istendi.

1957/ Dünya yörüngesine gönderilen (ilk canlı olan) Sovyet uzay köpeği Laika orada öldü.

1964/ Almanya'ya giden 50 bin işçi (1890, 3 Kasım'da açılışı yapılan) Sirkeci Garı'ndan törenle uğurlandı.

🍦  🎀  𝐻𝑒𝓇𝓀𝑒𝓈𝒾𝓃 𝓀𝑒𝓃𝒹𝒾𝓃𝑒 𝑔ö𝓇𝑒 𝒷𝒾𝓇 𝓉𝒶𝓀ı𝓂 𝒹𝑒𝓇𝓉𝓁𝑒𝓇𝒾 𝓋𝒶𝓇𝒹ı𝓇, 𝓀𝒾𝓂𝒾𝓃𝓀𝒾𝓈𝒾 𝑔𝓇𝒶𝓂𝓁𝒶𝒹ı𝓇, 𝓀𝒾𝓂𝒾𝓃𝓀𝒾𝓈𝒾 𝒹𝑒 𝓀𝒾𝓁🌞𝓎𝓁𝒶. 𝒞𝑒𝓇𝓋𝒶𝓃𝓉𝑒𝓈  🎀  🍦

F𝝏ᑋأ┍ M. Çℯ┗أ𝖪

F𝝏ᑋأ┍ M. Çℯ┗أ𝖪

𝔉𝝏ᑋأ┍ 𝔐. Çℯ┗أ𝖪

𝕱𝝏ᑋأ┍ 𝕸. Çℯ┗أ𝖪

😳♨  ғ𝝏ᑋأ┍ 爪. çℯ┗أ𝖪  😡🐯

𝓕𝝏ᑋأ┍ 𝓜. Çℯ┗أ𝖪

𝐹𝝏ᑋأ┍ 𝑀. Çℯ┗أ𝖪

𝔽𝝏ᑋأ┍ 𝕄. Çℯ┗أ𝖪

F𝝏ᑋأ┍ M. Çℯ┗أ𝖪

•._.••´¯``•.¸¸.•`   🎀  𝐹𝝏ᑋأ┍ 𝑀. Çℯ┗أ𝖪  🎀   `•.¸¸.•``¯´••._.•

ꜰ𝝏ᑋأ┍ ᴍ. Çℯ┗أ𝖪

kأ┗ℯÇ ˙W ┍أᑋaℲ

🄵𝝏ᑋأ┍ 🄼. Çℯ┗أ𝖪

kأ┗ℯÇ .M ┍أᑋeꟻ






F̵̡̥̙̬̲̖͇̆̂̌̅̊̐͗̎̈̿�̵̝̟̗̖̦̱̌̐�̸̢̀͌̀̀ᑋ̵̳̟͈̰̳͇̱̈́̽̓̓̚أ̸̨̢̯̝͉̼̭̥̼̊̔̾̄ͅ┍̴͎̠̍̍̓͒̇̈̀͘͠ ̶̢͓̟̠͉̙̝̲̺͛͆͊̾̀͘̚M̴̱̗̬͓̣͖̝̈͆̐̆̎̒̆̚̚͘.̷̣͙̰̜̰͇͆͗͛́̔̓͗̀̊́ ̴̙̻͉̏͆̍́Ç̶̡̤̻͎̝͕̙͚̪̈́ℯ̷̡͇̏̂̎̉̈́̿̆͝┗̵͔̈́̑͗͂̾̽̈̕͘͠أ̶̧̰̝̹͚̋̓̕�̷̡̨̩̭̘̙̩͍̜͙̂̀̔̉͂̎͗̎͘�̴͚͚̥͔̒̑̾̾̒͘






🅵𝝏ᑋأ┍ 🅼. Çℯ┗أ𝖪

F𝝏ᑋأ┍ M. Çℯ┗أ𝖪

ᶠ𝝏ᑋأ┍ ᴹ. Çℯ┗أ𝖪
Ŧ𝝏ᑋأ┍ ๓. Çℯ┗أ𝖪

F𝝏ᑋأ┍ M. Çℯ┗أ𝖪

ʄ𝝏ᑋأ┍ ʍ. Çℯ┗أ𝖪

Ꭶ𝝏ᑋأ┍ Ꮇ. Çℯ┗أ𝖪

ʄ𝝏ᑋأ┍ ɱ. Çℯ┗أ𝖪

f𝝏ᑋأ┍ ๓. Çℯ┗أ𝖪

𝐅𝝏ᑋأ┍ 𝐌. Çℯ┗أ𝖪

𝘍𝝏ᑋأ┍ 𝘔. Çℯ┗أ𝖪

𝙁𝝏ᑋأ┍ 𝙈. Çℯ┗أ𝖪

𝙵𝝏ᑋأ┍ 𝙼. Çℯ┗أ𝖪

F𝝏ᑋأ┍ M. Çℯ┗أ𝖪

ƒ𝝏ᑋأ┍ м. Çℯ┗أ𝖪

£𝝏ᑋأ┍ M. Çℯ┗أ𝖪

₣𝝏ᑋأ┍ ₥. Çℯ┗أ𝖪

千𝝏ᑋأ┍ 爪. Çℯ┗أ𝖪

キ𝝏ᑋأ┍ ᄊ. Çℯ┗أ𝖪

【F】【a】【ᑋ】【أ】【┍】 【M】【.】 【Ç】【ℯ】【┗】【أ】【k】

≋F≋a≋ᑋ≋أ≋┍≋ ≋M≋.≋ ≋Ç≋ℯ≋┗≋أ≋k≋

░F░a░ᑋ░أ░┍░ ░M░.░ ░Ç░ℯ░┗░أ░k░

(っ◔◡◔)っ ♥ F𝝏ᑋأ┍ M. Çℯ┗أ𝖪 ♥

F𝝏ᑋأ┍ M. Çℯ┗أ𝖪 暗違ピ

F𝝏ᑋأ┍░M.░Çℯ┗أ𝖪 (暗違ピ)

【F𝝏ᑋأ┍ M. Çℯ┗أ𝖪】

˜”*°•.˜”*°• F𝝏ᑋأ┍ M. Çℯ┗أ𝖪 •°*”˜.•°*”˜

[̲̅F][̲̅a][̲̅ᑋ][̲̅أ][̲̅┍] [̲̅M][̲̅.] [̲̅Ç][̲̅ℯ][̲̅┗][̲̅أ][̲̅k]

Ƒ𝝏ᑋأ┍ Ɱ. Çℯ┗أ𝖪

ᖴ𝝏ᑋأ┍ ᗰ. Çℯ┗أ𝖪

ᖴ𝝏ᑋأ┍ ᘻ. Çℯ┗أ𝖪

F̶aᑋiR ̶M̶.̶ ̶Ç̶ℯ̶┗iK

F̴aᑋİ┍ ̴M̴.̴ ̴Ç̴ℯ̴┗أK

☞︎F𝝏ᑋأ┍  M. Çℯ┗أ𝖪

🐞  🎀  𝐹𝝏ᑋأ┍ 𝑀. Çℯ┗أ𝖪  🎀  🐞

🐋 ⋆ 🐾  🎀  𝐹𝝏ᑋأ┍ 𝑀. Çℯ┗أ𝖪  🎀  🐾 ⋆ 🐋

¸,ø¤º°`°º¤ø,¸¸,ø¤º°   🎀  𝐹𝝏ᑋأ┍ 𝑀. Çℯ┗أ𝖪  🎀   °º¤ø,¸¸,ø¤º°`°º¤ø,¸

🍦 ⋆ 🍪  🎀  𝐹𝝏ᑋأ┍ 𝑀. Çℯ┗أ𝖪  🎀  🍪 ⋆ 🍦

`✧  🎀  𝐹𝝏ᑋأ┍ 𝑀. Çℯ┗أ𝖪  🎀  ✧`

🐳👑  ғ𝝏ᑋأ┍ 𝓶. çℯ┗أ𝖪  ♙☟

♝☠  ᶠ𝝏ᑋأ┍ ᵐ. çℯ┗أ𝖪  ☺👤

😳♧  𝒻𝝏ᑋأ┍ 爪. çℯ┗أ𝖪  💜💢

🎃♣  F𝝏ᑋأ┍ 𝐦. çℯ┗أ𝖪  🍭💞

♙🍔  𝕗𝝏ᑋأ┍ 𝐦. çℯ┗أ𝖪  ♘♘

♗👮  𝓕𝝏ᑋأ┍ 爪. çℯ┗أ𝖪  ඏ♜

`•.,¸¸,.•´¯ 𝐟𝝏ᑋأ┍ 𝐌. çℯ┗أ𝖪 ¯`•.,¸¸,.•´

♙😝  ⓕ𝝏ᑋأ┍ Μ. çℯ┗أ𝖪  👮🏆

♥👺  千𝝏ᑋأ┍ ᵐ. çℯ┗أ𝖪  ඏ🐼

♗🎁  ᶠ𝝏ᑋأ┍ 爪. çℯ┗أ𝖪  💞♞

🐼💲  𝐅𝝏ᑋأ┍ 𝕞. çℯ┗أ𝖪  💔ൠ

♞💘  ғ𝝏ᑋأ┍ 𝓂. çℯ┗أ𝖪  ♝🐟

🐤☮  ⓕ𝝏ᑋأ┍ m. çℯ┗أ𝖪  ⛵😝

🍔🍮  ƒ𝝏ᑋأ┍ Ⓜ. çℯ┗أ𝖪  ♤🐉

♣♛  Ƒ𝝏ᑋأ┍ M. çℯ┗أ𝖪  👺🐳

🐯💝  𝐅𝝏ᑋأ┍ 𝕞. çℯ┗أ𝖪  ♤♤

☠♗  Ƒ𝝏ᑋأ┍ м. çℯ┗أ𝖪  ★♝

(¯`·.¸¸.·´¯`·.¸¸.-> 千𝝏ᑋأ┍ m. çℯ┗أ𝖪 <-.¸¸.·´¯`·.¸¸.·´¯)

••¤(`×[¤ ғ𝝏ᑋأ┍ ๓. çℯ┗أ𝖪 ¤]×´)¤••

🍧🐲  𝔣𝝏ᑋأ┍ ⓜ. çℯ┗أ𝖪  ♢🎈

♣♩  𝔣𝝏ᑋأ┍ м. çℯ┗أ𝖪  ♬♣

׺°”˜`”°º×   🎀  𝐹𝝏ᑋأ┍ 𝑀. Çℯ┗أ𝖪  🎀   ×º°”`˜”°º×

.•°¤*(¯`★´¯)*¤°   🎀  𝐹𝝏ᑋأ┍ 𝑀. Çℯ┗أ𝖪  🎀   °¤*)¯´★`¯(*¤°•.


★★  🎀  𝐹𝝏ᑋأ┍ 𝑀. Çℯ┗أ𝖪  🎀  ★★

Herkesin kendine göre bir takım dertleri vardır, kiminkisi gramladır, kiminkisi de kiloyla. Cervantes

ꙅɘƚᴎɒvɿɘƆ .ɒ|ʏo|iʞ ɘb iꙅiʞᴎimiʞ ,ɿıbɒ|mɒɿǫ iꙅiʞᴎimiʞ ,ɿıbɿɒv iɿɘ|ƚɿɘb mıʞɒƚ ɿid ɘɿöǫ ɘᴎibᴎɘʞ ᴎiꙅɘʞɿɘH

Ḧ̵̛̗͉́̈́͛́̎̆̚͝ę̷̼̭̩̣̝̺͓̀̀̽̃̈́̏͆̇̊͜r̸̘̈̽́k̸̢̛̝̱͇͖͙̻̻̈́̽̓͗͜͝͝e̸̢̛͊̂͂͛͆͛̕s̶͕̟͗̅̏ḭ̴̡̪̗̦͚͋͊͗̕ͅn̸̯̳̣̩̬̝͉͆̐̿̍̉̽̇̑͝ ̵̧̼̗̯̮̩̤͑̌̓̒̒̈́̕ḱ̶̯͎̫̮̩̣̯̾͑͋̎̚ḙ̸̺̱̝̬̈͋̂̾͘n̴̢̠̖͈̪̬̚d̵̘̤̟͛̅̆͠i̸̜̤̣͍̝̟̲̤͇͎͛̉̈́ň̵̨̳̦̭͎̜̀̒̽e̸̢͔̱͍͚̣̠̍̈͋̒̉̔̉͠ ̵̢̬̱̩̲̮̠́͜g̶͉̖̠̩͍͉̯̱̒̍̀̈́͌̇̀̄͛̔ö̸̺̫̞̊̀͘͜r̵̛̪̠͉̂̌̀͝e̵̡͉̰̝̺͐̀̅ ̴̧̼̬̠͂͊͑͐ḃ̵̧̻̖͖̦̰̼̗̊̽͝ḭ̵͙̟̰̠̺̞͇̯̀͆̀̈́͆͐̀̉͂͜͠r̷̡̛͍̼̤͍͉̲̯̻͎̒͌̏͋̀̌̆ ̸̡̨̞̞͕̪̱̦̲͑ť̷̻͖̟̘̹͚̘̏ͅą̵̩͇̖̰͚̓̐̀k̵̯̭̦̄̇̾͛͂͗ı̴̢̻̿̎͐̒͊̄̒͝m̸̨̲͇̪̼͈̗̜͉̜̈́̾͘ ̷̨̢̈́̂̆̚d̶͉̘̺̋̿̀͗̉̆͗̌ę̸̤̝̂̓̈́̏̑͌̄̋͝r̶͓̭̐̌͠ṭ̴̩̬̗͇̫͓͉̥͛͒͑͊̏̉̇̐̍͝l̷̰̼̯͉̞͈̽́e̸͉͚̞̳̫̳̿͗ṛ̵̼̣̟̇i̵̳̖̰̹͕̣̩̤̅̃͑͑̍̂͐̐̊ͅͅ ̸͓̥̋̄̕͝͠v̴̗̮̙͚͉̙̟̞͑̅̎̚͘ḁ̷͈̩̍͗̇r̸̤̗͗̏̌̉̓d̸̬̮̟̮̺̣̪̝̖̙̉̓̓͑͂͊̌̈́͝ı̵̢͖̮̩̼̀ͅr̴̺͇̬̹̮͍͋̉̅͆͒,̴̢͖̦̈̆͝͝ ̸̤͚͖̪̘̹̩̘͆͗̃̔͛͛ͅͅķ̵̯̖͙̦̱͋̾͘i̵̞͎̥͉̪͈͒̽̏̎̎̿͜͜m̵͎̪͎͙͉̮̹̈́̀ĩ̵͉͕͈̟n̶̢̺͇̑̅ķ̴̢͓͕̰̲̹̭͚͋̍͌͗̋̉͠͝í̴̧̡̹͕͇͓̟̤͛͒s̸̮̹̀͊͐̀͐̽̓̊i̷̛̱̝͔̓̉̃́̾̾͘͠͝ ̴̭͍̞̣̬̱̱̰̈́͑̽̍̚͝ͅģ̵̛̭͖̝̤̩͎̩͊͑̂͆̆̆̿ͅr̶̡̰͖̺̰̰͍̋̏͐a̸̝̠̮̭͙͛̑̏̂͛̃͝m̶̛̥͓͈̟̬͍͙͙̲̽̊͌̽ͅl̴̯͕͆̇͛̈́̈́͋̋̿͘͝ą̵̢̡̡̡̼͍͚̿̐̏̾͆d̷̛̝͉̎́̈́̃̾ı̴̖̪̣̙̱̜̙̥̺͒̆͊̈́̈́̂̌r̴̨̞͓̟̭͖̫̍̅̔̔̕,̴̳̟͍̜͉̩̭̬͚͑͋̑̑̂̕ ̴̭͕͈̲͈͆͛̾ķ̵̡͇̯̳̗͙̓̽͜i̸̛̟̓̏̉̑̈́́̂m̴̨̧̧̘̯̼̣͎̕i̷͙̣̣̦̞̞̲̿̎̏̌̂͂̈͂͝n̸̲̣̻̙͙̗̼̬̘̕k̵͖̈́͋̾̉̀̐͆ỉ̷͇̙̪̆͂̄̈̀͝͝s̵͕̲̞͕͂̌̇i̶͍̘͎̞̗̫̝̻͎͂̒̈́̌̎̓͝ ̵̜̺͓̰͉̳͕̑̿͗̔͒̆͐̌̀ͅd̵͈̂̉͗́̓́̉͆͝ę̵̘̮̊ͅ ̷̨̩̭̲͔͇̻̙͈̳̓͊̈́́k̸͍̺͔̱͚͐̓̑͆̍́i̸̞͋̉̈͜͝͝ļ̴̠̦͓̲̥͔̹͐̇͗o̷̪̺̤̜̲̺͖͂͝y̴̨̛̩̙̹̮̝͛͗ḽ̴̞̺̥̋ã̴̢͎̠͓̠̬̞̗̩̗̚.̷̺͉̙̱̘̤̆̕͠ͅ ̴̧̛̰̠̋̃C̸̺͈̩̩̳̲̈́̑̀̑͠ę̶̹̙̮̔͂͐͝ŕ̴̨̦̪̻̩̅̈͌͂̀͒v̸̺̆̈́̆́̏̈́͑̿̍͘å̶̟͖̠̆͛̂n̸̡̛̛̻̰̞̘̣̮̖͊͗́̓̈́̀͝t̵̠͈͙́̈́͝e̸̜̜̣̳̝̱̝̒̚͝s̶̱̯͔̳̝̭̤̫̭̥̿̈́̀͒̈̍̓̒