8 Ekim 2019 Salı

Adnan Özyalçıner yazdı: Sennur Sezer 74 Yaşında


Yazar Adnan Özyalçıner, 2 yıl önce bugün kaybettiğimiz hayat arkadaşı Şair Sennur Sezer'e yazdı...

Adnan ÖZYALÇINER
Biliyorsunuz Haziran’da 74 yaşına bastın. Oradaydık. Zincirlikuyu’da, yanında. Hepimiz. Sabah erkenden. Oğlun, kızın, torunun, ben. Sonra o çok sevdiğin, onların da seni sevdiği arkadaşların, dostların, yoldaşların, omuzdaşların, “kızlarım, oğullarım” dediğin herkes.
Bendim sana ilk seslenen. “Ağrımasa bilir miydim/Yüreğimin yerini?” demiştin ya, o iki dizeni andım. Ardından:
“Bugün kentler kuşatılıp yerle bir edilirken, insanlar ölürken, hele çocuklarla, kadınlar öldürülürken öyle çok ağrıtıyorlar ki yüreğimizi” dedim.
“Her gün, her saat, her dakika yüreğimizin yerini daha da kanatarak bize bildiriyorlar” dedim. “Ağrımasa bilir miydim/Yüreğimin yerini?” diye yinelediğin/vurguladığın Yankı şiirini bitamam okuyarak bitirdim sözlerini. 
Benden sonra Cavit Nacitarhan konuştu, Metin İlgün konuştu seninle. Küçük bahçeni süsleyen yeşilliklerin içinde açmış renk renk süs bitkilerinin arasından bir anten gibi dikelip yükselmiş, havayı titreten bir karahindibağ otunun telleşmiş kuru uzantılarını –duyargalarını mı desem- görünce bizi, hiçbir sözcüğü kaçırmadan, dinlediğini, kim bilir belki de bir biçimde düpedüz izlediğini anladım. Biliyorsun şimdi 74 yaşındasın. Kutlu olsun!
Ertesi gün “Adnan bak!” diyerek ıhlamur kokulu bir sabaha uyandırdın beni. Yataktan fırlayarak seni evin içinde aradım. Yoktun. Hemen pencereleri açtım. Kapıyı da. Ortalık büsbütün ıhlamur koktu. Ben evin içinde gezinip durdum. Düğme dairenin kapısında dikilerek apartmanın derinliklerine doğru miyavlayıp durdu. Uzun süre pencereler de, kapı da açık kaldı, gelirsin diye. 

07 Ekim 2017

Sennur Sezer’in kadınları


Nilüfer ALTUNKAYA
Yalnızca şiirlerinde değil masal ve diğer edebiyat türlerinde yazdıklarıyla da toplumcu gerçekçi çizgiden ayrılmayan Sennur Sezer’in şiirini dünya görüşünden ayrı düşünmemek gerekiyor. Edebiyat anlayışını kurarken halk edebiyatı ve sözlü edebiyat geleneklerinden beslenen şairin toplumcu gerçekçi şiir anlayışını benimsediğini söylemek mümkün. Bu yaklaşım Sennur Sezer’in şiirlerinde yalın bir dil kullanmasını, toplumsal konulara eğilirken somut imge anlayışından beslenmesini sağlamıştır. 
Sennur Sezer’in şiirlerinde kadınlar sıklıkla yer alır. Onun poetikasında kadın meselesini de ideolojik bağlamdan ayrı değerlendirmemek gerekir. Toplumsal çatışmalar ve sınıfsal çelişkilerin kadınların hayatına nasıl yansıdığını dile getirmek ister sanki. Böylece yaşananların neden değil sonuç olduğu düşüncesi yine sistem eleştirisiyle bütünleşir. 
Annelik duygusuyla beslediği kaygılarını dile getiren İfademdir şiirinde yazma eyleminin amacını “İnsanın insandan korkmasına karşıyım” şeklinde ifade eder. Bu şiirde kendini kadın ve anne olarak konumlandırırken çocuklara yönelik koşulsuz sevgisini dile getirir:
Evliyim
İki çocukluyum
Ozanım
Düzeltirim
Çocuklarımdır
Bütün çocukları dünyanın 
Farklı konulara değinen birçok şiirinde de kadınları betimleyen dizelerine rastlamak mümkün. Kadınları yaşam yolculuğunun içinde yansıtan betimlemeler kullanırken bekleme salonlarının burukluğunu kadının dilsizliği üzerinden anlatması yine toplumcu bir anlayıştan beslenir. Kirlenmiş Kağıtlar adlı şiir bu açıdan oldukça çarpıcıdır. Issızlık sosyal hayat içinde kadına dayatılan bir duygu durumu gibidir:
Kadınlar, ki yoklukları fark edilir olsa olsa. Kadınlar,
bir yazma, bir renk, bir devinim... Karıncalar kadar
olağan... Payları karıncalar kadar hayatta.
Göçerler, trenleri tanımadan. Selvisiz ve söğütsüz
bir ıssızda, katar katar gece taşları.
Sennur Sezer, şiirlerinde insanları şiir yoluyla aydınlatmak misyonunu da barındıran sosyalist anlayışın izlerine rastlamak mümkündür. Bu açıdan halk edebiyatına yeni bir anlayışla yönelmesi ve özellikle kültürel açıdan yoksun bırakılmış emekçi sınıfın insanlarına bu yolla ulaşmaya çalışması önemli bir çabadır. Şairin olgunluk dönemi eserlerinden olan Dilsiz Dengbej adlı kitabı sözlü gelenekten yararlandığı şiirlerden oluşur. Bu şiirlerde anlatım saz şairlerinin ritmine uyum sağlayan bir yapıyla biçimlenir. Masalsı ögeler yerel atmosferi anlatan betimlemelere karışarak akar:
Kuyular ses verir, açar bağrını. Gelin 
açamaz. Boncuklu tülbenti ile ağzı bağlı. 
Kulaklara yasak sesi kadının. Gönlünün gizi 
derinlere dağlı. Biriktirir oyalarla, 
boncuklarla ve taneleriyle narın, feryatlarını. 
Kadınlarsa köy hayatının içinde dengbejlerin sazlı sözlü gecelerdeki suskunluklarıyla yansıtılır. Kadınlar hep beraber tutulan ağıtların bir parçası gibidir ve gelinlere düşen kıyıda köşede sessiz gözyaşları dökmektir. Kadınların işlediği halılar gibi kadın emeğinin somutlaştığı nesneler, yerel hayatın içindeki işlevselliğiyle ele alınırken yukarıda sözünü ettiğimiz masalsı epik anlatımla doğa betimlemeleri önem kazanır:
Ak çiçekler gelip kondu aydınlığına günün. 
Gel oldu yorgun kanatlarına ömrün. Topla kırıntılarını. Dön bak arkana. Kirazın, 
bademin, şeftalinin telaşına katıldı ayva. 
Çiçeğin nerde şaşkın çitlenbik, kocamış erik? 
Gel oldu umudun kokularına. 
Sennur Sezer şiirinde, kadınlar da tıpkı işçiler gibi yaşadığı çevrenin bir ürünü olarak daha özgür, daha demokratik, daha eşitlikçi kısaca daha yaşanılır bir dünyayı özler. Sennur Sezer’in kadınlara bakışı annelik duygusunun verdiği şefkatle beslenir. Her zaman içeriden bakmayı ve kadınları durağan değil hareket halinde anlatmayı tercih eder şair. Toplumsal bir sorun olarak kadın meselesi şairin ideolojik görüşüyle iç içe genişler şiirlerinde. Ama hiçbir zaman kişisel yargılarda bulunmaz ve herhangi bir acıyı dramatize etmez. Bu yüzden yalın bir anlatımla derinliği yakalayabilmiş canlı betimlemelerle kurduğu şiirleri çoğul bir anlam kazanabilmiştir. 
Kısaca söylemek gerekirse Sennur Sezer’in kadınları direnen, sorgulayan ve mücadeleden vazgeçmeyen kadınlardır. Geldiğimiz noktada kadın bedeni üzerinden sistematik olarak sürdürülen gerici anlayışla ve kadına yönelik her türlü şiddetle mücadele etmek adına şairin bu yaklaşımının önemini daha iyi anlıyoruz. Anısına saygıyla…

07 Ekim 2017

"Görüntülerle şiirin ve umudun yorulmaz iğnesi

Sennur Sezer"

Şiirin ve direncin usta kalemlerinden Sennur Sezer'in kendi anlatımıyla yaşamından kesitler, kendi sesinden şiirler... Özlemle anıyoruz.

12 Haziran 1943'te Eskişehir'de doğan Sennur Sezer, 1959’da İstanbul Kız Lisesi’nin ikinci sınıfından ayrıldıktan sonra Taşkızak Tersanesi’nde çalışmaya başladı. 1965 yılında Varlık Yayınları düzelticiliğine geçti. 1967 yılında Adnan Özyalçıner ile evlendi. 1982 yılına kadar çeşitli yayınevlerinde ve ansiklopedilerde düzelticilik, metin yazarlığı yaptı.
Başta Evrensel Gazetesi ve Evrensel Kültür olmak üzere çeşitli gazete ve dergilerde yazıları yayınlanan Sezer'in yayınlanmış çok sayıda kitabı var.
Evrensel Basım Yayın tarafından yayınlanan ‘Şiirin Ve Umudun Yorulmaz İğnesi, Sennur Sezer’ isimli kitapta  şöyle yazıyordu: “Rivayet edilir ki, Mevlana, Yunus Emre için, ‘Geçtiğim bütün yollar boyunca, önüm sıra o Türkmen kocasının ayak izlerini gördüm’ demiş. Hangi işi yaparsa yapsın kişi, hangi hünerin erbabı olursa olsun, ressam, tiyatrocu, sinemacı, şair, romancı ya da kalaycı, makinist, çömlekçi, terzi, ana ya da baba, Sennur'dan öğreneceği bir şey vardır.”
Sennur Sezer, 7 Ekim 2015’te İstanbul’da eşi Adnan Özyalçıner’le yaşadığı evde hayata gözlerini yumdu.
Şair Yazar Sennur Sezer, kanser tedavisi gören Şair Adnan Yücel’le ölümünden birkaç ay önce dayanışma amacıyla Emek Partisi’nin düzenlediği etkinlikte ‘Kenger’ şiirini okumuştu.
21 Eylül 2015’te Bursa Nilüfer Belediyesi’nin Dünya Barış Günü dolayısıyla düzenlediği etkinliğe katılan Sennur Sezer, farklı etnik gruplardan tüm kadınlar adına, ‘Savaş istemiyoruz’ demişti. Ömrü boyunca savaşların patronların çıkarına olduğunu vurgulayan Sezer, son nefesinde de emekçileri barış mücadelesine çağırmıştı.07 Ekim 2017
21 Eylül 2015’te Dünya Barış Günü etkinliğine katılan Sennur Sezer, dinleyicilere ‘Yazıt’ şiirini okumuştu.
21 Eylül 2015’te Dünya Barış Günü etkinliğine katılan Sennur Sezer, Cigerxwin’un ‘Savaş istemiyoruz’ şiirini seslendirmişti.

Ben Sennur Sezer...



“Taşkızak Tersanesi’nde çalıştığım ilk yıldı sanırım. Karikatür gibi şişman bir ustabaşı vardı. Çok içtiği söylenirdi. Hem kilosu hem de içkiciliği alay konusuydu. Bir gün canına kıydığını duyduk. Söylendiğine göre, tersanede faizle borç veren bir başka işçiye borçlanmış, borcunu ödeyemeyeceğini anlayınca da fare zehri içmiş. Zehir içtikten sonra duyumsadıklarını yazmış bir deftere. Ölümün yaklaşmasının sarhoşluktan daha güzel bir baş dönmesi olduğu gibi güzellemelermiş bunlar. Şimdiye kadar kimsenin söylemediği, ölümün aşağılanarak yaşamaya yeğlenebileceği, bilseymiş yaşama zorla katlanmaktansa daha önce ölümü seçeceği inancıymış. Dakika dakika duygularını, gövdesinde duyumsadıklarını yazmış böylece. Ölürken neler olduğunu anlatmaya çalışmış. Kalemi elinden düşene kadar... Şişman ustabaşının imajı o gün değişti. Kimse şaka bile yapmadı kilosuyla ilgili. İçki de anılmadı ondan konuşulurken. Yazdıkları yinelendi bir söylence gibi. Yazmak, onun belleklerdeki görüntüsünü değiştirmişti.
Yazmanın herkes için bir kendini ifade biçimi olduğunu o zaman, on altı yaşlarındayken anladım.”
Bu hafta Sennur Sezer’le tanıştırmak istiyorum sizi. Kendimle... Hem kimin olduğunu bilin diye bu imzanın ardında, hem de bu hafta, Evrensel Kültür Kitaplığı’nda Direnç Şiirleri adıyla toplu şiirleri yayımlanan ozan Sennur Sezer’i anlatmak için. Bu konuşmayı bir başkası yapabilirdi elbet. Ama o, benim yanıtlamaya korktuğum soruları bilemezdi. Size kendimi, konuşmalarımda yaptığım gibi bir şiirimle de tanımlayabilirdim: “Evliyim/İki çocukluyum/Ozanım/.../İnsanın insandan korkmasına karşıyım/İşte bunun için/Yazıp/Altına imza attıklarım.” Bu, yanlış değilse de eksik olurdu. Bu köşede her hafta, bir yazarın, bir ressamın, kısacası bir sanatçının bütün çizgilerini vermeye çalışıyorum. Siz sorularımı değil, onun yanıtlarını okuyorsunuz yalnızca. Bu kez de soruları yazmıyorum.
12 Haziran 1943 tarihinde doğdum. Eskişehir’de... Babam, Devlet Demiryolları teknisyenlerindendi. Çalıştırılırken işçi, ücreti ödenirken memur sayılanlardan. Fazla çalışmaya zorunlu ama örgütlenmesi yasaklı olanlardan. Annem, bana ve kardeşlerime okumayı evde öğretmeyi başaracak; şiire, müziğe düşkün biri. 1959 yılında lise 2. sınıfta, yıl sonu yaklaşırken, tersanedeki işi bulup, sınava girip öğretimimi bıraktım. Ailemin sonradan haberi oldu. Okumayı sevdiğim için şaştılar da. Düşlediğim eğitim dalının gerektirdiği para, lisenin bana artık verecek bir şeyi kalmadığına inanç, para kazanırsam daha özgür olabileceğim kanısı, bu kararda rol oynadı. Ailemle bunları tartışamazdım. Daha küçük bir okulda dikkati çekecek, velimi çağırtacak davranışım, bürokrasisi kalabalık bir lisede kaynadı. Öğretmenlerim benimle ancak lise bitirmelere girdiğimde konuşabildiler, liseyi yarım bırakma nedenlerimi.
İlk şiirim, ben lise sıralarındayken yayımlandı; 1958’de. 1964’te Sosyal Adalet dergisinde yayımlanan bir şiirim, Hüseyin Cöntürk’le Asım Bezirci’nin tartışmasına yol açtı. İçerik-biçim tartışmasının zamanı gelmiş olmalı. Tartışma büyüdü. Ve TİP’li arkadaşlarımın para koymasıyla ilk kitabım yayımlandı: Gecekondu. İkinci kitabım Yasak 1966’da, yine bir arkadaşın kurduğu yayınevinin şiir dizisinin ilk kitabı oldu: Bülent Habora’nın Habora Yayınları’nın... 1967’de Öykücü-Yazar Adnan Özyalçıner’le evlendim. İyi arkadaşımdı. Sonradan işe aşk da karıştı. İki çocuğumuz, bir torunumuz var. Evlilik ve arkadaşlık sürüyor. Ben, hem şiirimi geliştirip değiştirmek, hem başarılı genç öykücü Adnan Özyalçıner’in eşi görüntüsünden kurtulmak için üçüncü kitabımı oldukça geç yayımladım; 1977’de. Direnç... Şiirimdeki “kadın” imgesi de belirginleşti. Çalışan bir kadının, bir kadın işçinin günlüğü sayılabilir şiirlerim. Peki, yazmak nasıl bir duygu veriyor bana?..
“Ozan ya da yazar, kırık bir diş gibi bütün dış etkilere açıktır. Her şey sızlatır onu, zonklatır. Ama asıl sorun, bunu anlatmaktadır. Okurlarıyla ortak bir dil bulmak zorundadır. Yeni bir söyleyiş... Bu yüzden, duygusal değil akılcı olacaktır. Hem sanatla ilgili çok şey bilmek, hem de bilgiç olmamak gereklidir. Zorluk da buradadır. Yalın olmak, sıradanlıktan kaçınmakta. Türkçede çok güzel şiirler yazılmıştır. Büyük ustalar vardır. Onlardan öğrenmek ama onları taklit etmemek, onlarla değil kendiyle yarışmak zorunluluğundadır. 
Bir de özelden genele ulaşmak zorunluluğu var. Okura göstermek istediğin bir çiçeğin, bir bulutun, yaşamanın öteki zorlukları altında kalması. Kıyımın, kıtlığın ağırlığı altında özgür olmadığını duyumsamak. Belki bu yüzden çocuklar için de yazıyorum. Bir çakıl taşının denizi anımsatmasının sevincini onlar bilirler. Özgürlüğün paylaşılmadığı bir dünyada, kendime küçük mutlulukları anlatma özgürlüğünü tanıyamıyorum. Hüner gösterme, söz cambazlığı gereksizleşiyor.
Sanat eseri, ustalığını işlevi için göstermeli bence. Sinan’ın yapıları gibi. Hem güzel hem yararlı. Balyanların binalarındaki gereksiz süslemeler gibi boyna onarılmak zorunda olmamalı. Şiir, türkü ya da ağıt ya da marş olmalı. Ya yaşama sevinci ve direnç vermeli ya da öfkeyi tazelemeli. Ayrıca tutanağı olmalı yaşanılanların.”
1979’da çocuklar için yazdığım bir şiir-masal yayımlandı: Gerçeğin Masalı. Bir Kürt söylencesini işliyordu. Musa Anter anlatmıştı. 1980’de şiir ve yazılarımda kadın haklarını savunduğum için 8 Mart ödüllerinden birini aldım. 1982’de Sesimi Arıyorum, 1983’te şiirlerimden seçmeler olan Kimlik Kartı, 1985’te Bu Resimde Kimler Var yayımlandı. Bu Resimde Kimler Var Halil Kocagöz ödülü aldı. 1991’de Afiş yayımlandı. Şimdi de toplu şiirlerim Direnç Şiirleri ile çocuklara yazdığım Pencereden Bakan Çocuk. Şiire yeni başlayanlarla, genç ozanlarla İnsancıl dergisindeki çalışmalarım, yazışmalarım, bu yıl başında kitaplaşmıştı: Şiir Gündemi.
Yunanca, Almanca, Sırpça, Makedonca, Türk şiiri antolojilerinde şiirlerim var. İngilizce Türk şiiri seçmelerinde, Hollanda dilinde yapılmış Dünya Kadın Şairler derlemelerinde de. Rusça ve İtalyanca da kimi şiirlerimin çevrildiği dillerden. 1991 Sıtkı Dost Çocuk Edebiyatı birinciliğini Adnan Özyalçıner’le birlikte yazdığımız Keloğlan ile Köse aldı. İnsan Hakları Derneği kurucu üyelerindenim. Emek Partisi girişimcilerinden. Emekliyim. 10. dereceden. Zorunlu emekli oldum, eşim Adnan Özyalçıner, Türkiye Yazarlar Sendikası yöneticilerinden olarak yargılanırken... Pek çok dergide ve gazetede yazıyorum. Evrensel’de de... Haftanın bir-iki gününde. Başka anlatılacak ne var ki? Daha güzel bir dünya istiyorum. Bütün emekçi kadınlar, bütün gerçek yazarlar gibi.
Şimdi beni tanıyorsunuz değil mi? Haftaya bir başka yazarla konuşuruz. Dünyadan, yazından, Türkiye’den...
gazetesi, Kasım 1995

Orhan Alkaya, Sennur Sezer için yazdığı şiiri, Hayat Televizyonu özel yayınında okudu




7 Ekim 2019 Pazartesi

DÜNYAYI YARATILIRKEN GÖRDÜM!

Aydın Çubukçu'nun kaleminden Sennur Sezer


Sennur Sezer’in birkaç sıra gerisinde bir yerlerde olmak ve şöyle bağırmak isterdim: 'Dünya yaratılırken oradaydı o, her şeyi gördü, her şeyi biliyor, geçsin!' Tanrı ya da insanlar, 'evet!' desinler, 'hem bildin, hem lâyıkıyla bildirdin, geç!'

DÜNYAYI YARATILIRKEN GÖRDÜM!
Aydın ÇUBUKÇU
Bir günlük gazetenin son sayfasında her gün başka bir ünlü tarafından yanıtlanan bir soru listesi var. Son soru, gerçekten sırat köprüsü gibi… “Öldüğünüzde, cennetin kapısında Tanrının size ne demesini isterdiniz?”
Eğlenceli ve zekice yanıtlar veriliyor. İnansın ya da inanmasın, herkes o anı mutlaka biraz olsun ürpererek düşünüyor ve neticede bunu okuyacak insanlar kendileri hakkında bir şeyler bilsin isteyerek konuşuyor. Sorgulandığınız ve yapıp ettikleriniz hakkında hesap vermeye çağrıldığınız bir andır çünkü… Tanrıya değilse bile, insanlara… 
O sırada Sennur Sezer’in birkaç sıra gerisinde bir yerlerde olmak ve şöyle bağırmak isterdim: “Dünya yaratılırken oradaydı o, her şeyi gördü, her şeyi biliyor, geçsin!” Tanrı ya da insanlar, “evet!” desinler, “hem bildin, hem lâyıkıyla bildirdin, geç!”
Dünya yaratılırken, yani toprak işlenirken, dağlar ve denizler insan için insan eliyle anlama kavuşurken, demir dövülürken ve gergef işlenirken, deri tabaklanırken ve rakı damıtılırken, ot toplanırken, böcek ayıklanırken, türkü yakılırken ve ağlarken insan, grev yaparken işçiler, kadınlar yapmadıklarını komazken, erkekler aciz, çocuklar kahramanken, ekmek, su, hava, ateş zehirlenirken,  zehirlerken yılan akrebi, deve tellal iken ve daha mübalaga pek çok şey zuhur ederken, akıl ile gönül ile ruh ile ve beden ile o oradaydı… Baktı, gördü ve dedi: 
Akşamüstü taşlı sokakta, kapı çalınmadan daha, bilirim kimin açacağını… Neden kucakta çocuk, maltızda hangi yemek, kapı arkasında nasıl bir süpürge var… Adam nerden geliyor, neden sever karısını ve işini, hastaysa küçük kız ilacı nedir, bilirim… İnsanı bilirim… Eşyayı bilirim… Gemiler iner denize demir kızaklardan, bir çocuğun gözleriyle bakar, bir işçi anasının diliyle anlatırım. Ellerimi veririm dok demircilerine, saçlarımla süpürürüm sendikamı… Sonra kitap olsunlar, gitsin başkalarına da anlatsınlar ne olup bittiğini diye oturur yazarım. Oturur yazarım hallerini en çok çocukların, kadınların ve işçilerin… İlle çocukların hallerini… İnsan onlardı çünkü insanın hepsi çocuk…
İşten dönenleri gözlerim… Köfte güzel olmuş saçın yakışmış derim, geçip giderken zaman birinin yüzü gülsün biraz diye… Kirazlar aldandı –vallahi– ben aldanmadım… Ayşe’yi büyüttüm, büyüttüm öfkemi... Arkadaşsızlığı çirkinliği… 
yiğit atılır ateşe 
bu ışık böyle büyüsün
iş düşmez bir gün güneşe
hadi çamaşırları yıka ölülere ağla
ninni söyle:
kızımın da adı bengi 
dünyaya saldığım türkü 
sular aktıkça durulur
bozuk yapılar yıkılır 
çürür sarı yaprak gibi
hadi kendini yen hadi kendini
Dedim… 
İnsanlar, “iyi demişsin” dediler. Oradan biri, “sen şimdi, bunları hep okudun da mı öğrendin?” diye sordu. Sennur durdu. Kitaplıkları düşündü. Eski kitapların kokusunu duydu, kütüphanelerin raflarını, çıtırdayan kurtçuk seslerini, eski harfleri, divit cızırtısını, matbaa mürekkebini, yaşlı dizgicileri, musahhih Adnan’ı –güldü– düşündü… “Bilgi nerden gelir bilir misin?” dedi… Adam da onu sormuştu zaten, ama olsun, sorusunu bir daha düşünsün, ne sorduğunu bir anlasın bakalım… Adam bir de kendine sordu. Onun da aklından anası, babası, yarım yamalak mektebi, ustaları, ustasının “bakmakla öğrenilse it kasap olurdu, kulağını da aç dinle beni” deyişi geçti. O da güldü… Sennur adama emeği anlattı. İş yapan elle düşünen kafanın ayrılığını ve birliğini anlattı. Dili masalcı diliydi ama söyledikleri hep gerçekti. Adam anladı. Ellerine baktı, kafasını kaşıdı. “Tamam da…” dedi, “biraz kitap da okudun değil mi?”
Okumadığı bir Levhi Mahfuz kalmıştı belki… “Okumadan olur mu hiç?” Adam da Sennur gibi, yazının kutsal bir şey olduğunu biliyordu. Yerde yazılı bir kâğıt bulsa eskiler, ekmek bulmuş gibi alıp yüksek bir yere koymadan geçmezlerdi. İnançlara inanırdı Sennur. İnançların nerelerden süzülüp geldiğini bilirdi. Halk hayatının bütün acısını, neşesini, dillerini ve düşüncelerini bilirdi. Bilmediğini de bilirdi. Kürtçe öğrenecek zamanı ve gücü nereden buldu? Bilmediğini bildiği için buldu… Benim bilmediğim bir şeyleri bilen birileri vardır dediği için hayatı boyunca hep örgütlü oldu. İşçilerle, kadınlarla, gençlerle aydınlarla birleşti. Eksik kalmış bir şey varsa, şu taşı şuradan alıp buraya koymak gerekiyorsa benim de elim var dedi hep.
Rivayet edilir ki, Mevlâna, Yunus Emre için, “Geçtiğim bütün yollar boyunca, önüm sıra o Türkmen kocasının ayak izlerini gördüm” dermiş. Hangi işi yaparsa yapsın kişi, hangi hünerin erbabı olursa olsun, ressam, tiyatrocu, sinemacı, şair, romancı ya da kalaycı, makinist, çömlekçi, terzi, ana ya da baba, Sennur’dan öğreneceği bir şey vardır. 
Benim hisseme ne düştü? 
İran’da Kum kentinde, Ayetullah Necefi adına bir kütüphane vardır. Genç bir molla iken Necefi, Batılı gezginlerin, yabancı elçilik görevlilerinin eski kitap topladıklarını görüp merak etmiş. Neden el yazması arayıp satın alırlar bu adamlar? Düşününce bulmuş. Hindistan’dan Ege’ye kadar büyük bir kültür kıtasının üzerinde yaşadığını ve çok ama çok eski zamanlardan bu yana insanın burada okuyup yazdığını, onlardan kalan her harfin çok değerli olduğunu anlamış. Yoksul molla, Şii inancına uygun bir yol bulmuş kitap satın almak için. Zenginler adına ibadet ederek, kimi zaman oruç tutarak, kimi zaman namaz kılarak para biriktirmeye başlamış. Kazandığı her dirhemi kitaba vermiş. Her kitabın son sayfasına “falanca adam adına kıldığım şu kadar günlük namaz bedeliyle aldım”, “filanca şahıs için tuttuğum şu kadar günlük oruç bedeliyle aldım” diye yazmış. Doksan yaşını devirdiğinde, otuz yedi binin üzerinde el yazması kitabı olmuş.  Ölmeden az önce o muazzam kütüphanenin temelini kendi elleriyle atmış. Her dilden her kutsal kitap, edebiyat, matematik, felsefe… Hintçeden Ermeniciye, Arapçadan Türkçeye, yaşayan ya da unutulan her dilde otuz yedi binin üzerinde kitap. Ceylan derileri, parşömenler, tahta ya da kil tabletler, binlerce yıllık insan emeğinin birikimini yüklenmiş bize getirmişler. Ayetullah Necefi, kütüphanenin eşiğine gömülmeyi vasiyet etmiş. “Kitap okumayı sevenler, üstüme basıp geçsin” demiş. 
Sennur’un şiirinden hisseme düşeni ne kadar aldığımı ölçemem; ne var ki insan ve yoldaş olarak aynı havayı solumanın onurunu taşıyan biriyim ve onun hakkında bir şeyler karalamaya çalışırken, Ayetullah Necefi’yi ve Kütüphanesini anmadan geçemiyorsam heybemin hâlâ çok boş olduğunu biliyorum demektir. 
Şair, yazar (12 Haziran 1943’te Eskişehir’de doğdu). Fatma Abla, Fatma Çelik, Heval Evindar imzalarıyla da yazdı. 
İlkokula Eskişehir’de ikinci sınıftan başladı (1949), ilköğrenimini Kasımpaşa Kadı Mehmet İlkokulu’unda tamamladı (1953), 1956’da Kasımpaşa Karma Ortaokulu’nu bitirdi. İstanbul Kız Lisesi’nde öğrenimini yarıda bırakıp (1959), Taşkızak Tersanesi’nde ikmal ve muhasebe memuru oldu (1959-1964). Daha sonra 1965-1968’de Varlık Yayınevi’nde düzeltici olarak çalıştı. 1967’de öykücü Adnan Özyalçıner’le evlendi, Ayşe Bengi ile Ahmet Emre adında iki çocukları oldu. 1969-1975 yılları arasında Cumhuriyet ve Vatan gazetelerinde resim sergileri, ressamlar ve yazarlar ile ilgili yazılar, TRT’ye radyo oyunları yazdı. 1975’te Arkın Yayınevi’nin ansiklopedilerinde redaktör ve metin yazarı olarak görev aldı. Yapı Kredi Bankası Sanat Dünyası dergisi, Asa Ajansı, Gelişim Ansiklopedisi ve Görsel Yayınlar da emekli olana kadar (1983) çalıştığı kuruluşlar arasında. 1999 yılında kısa süre TYS genel sekreterliği yaptı. 1983’ten sonra serbest yazarlık yapan Sezer’in yazdığı yayınlar arasında, Varlık, Yeditepe, Hürriyet Gösteri, Yazko Edebiyat, Hürriyet gazetesi Avrupa baskısı, Cumhuriyet gazetesi Kitap Eki, Elele, Votre Beaute dergi ve gazeteleri bulunuyor. Günümüzde ise çalışmalarını, Evrensel ve Cumhuriyet gazetesi ile Radikal Kitap, Varlık, Evrensel Kültür dergilerinde yayımlıyor. İlk şiiri Sanat Dünyası dergisinde 1958’de, ilk şiir kitabı Gecekondu, 1964’te yayımlandı. Doğan Hızlan, “Kimi yazarlar kadın duyarlığı sözünün üstüne basa basa yazılmasına karşıdırlar. Sezer onlardan değil, kadın duyarlığının, kargaşa içinde yaşayan bir toplumda kadın olmanın sorumluluğunun şiirini yazıyor” diye yazdı. 
Bu yazı, Evrensel Basım Yayın tarafından yayınlanan Şiirin Ve Umudun Yorulmaz İğnesi, Sennur Sezer isimli kitaba yazılan önsözden alınmıştır.
07 Ekim 2015

Sennur Sezer

Sennur Sezer kimdir? Sennur Sezer'in eserleri,
aldığı ödüller

12 Haziran 1943'te Eskişehir'de doğan Sennur Sezer, 1959’da İstanbul Kız Lisesi’nin ikinci sınıfından ayrıldıktan sonra Taşkızak Tersanesi’nde çalışmaya başladı. 1965 yılında Varlık Yayınları düzelticiliğine geçti. 1967 yılında Adnan Özyalçıner ile evlendi. 1982 yılına kadar çeşitli yayınevlerinde ve ansiklopedilerde düzelticilik, metin yazarlığı yaptı.
Başta Evrensel Gazetesi ve Evrensel Kültür olmak üzere çeşitli gazete ve dergilerde yazıları yayınlanan Sezer'in yayınlanmış çok sayıda kitabı var.
Evrensel Basım Yayın tarafından yayınlanan ‘Şiirin Ve Umudun Yorulmaz İğnesi, Sennur Sezer’ isimli kitapta  şöyle yazıyordu: “Rivayet edilir ki, Mevlana, Yunus Emre için, ‘Geçtiğim bütün yollar boyunca, önüm sıra o Türkmen kocasının ayak izlerini gördüm’ demiş. Hangi işi yaparsa yapsın kişi, hangi hünerin erbabı olursa olsun, ressam, tiyatrocu, sinemacı, şair, romancı ya da kalaycı, makinist, çömlekçi, terzi, ana ya da baba, Sennur'dan öğreneceği bir şey vardır.”
Sennur Sezer, 7 Ekim 2015’te İstanbul’da eşi Adnan Özyalçıner’le yaşadığı evde hayata gözlerini yumdu.

ALDIĞI ÖDÜLLER

1980 yılında kadınlara yönelik yazıları ve şiirleri için Kadınların Sesi Dergisi’nin 8 Mart Ödülü; 1987’de Bu Resimde Kimler Var adlı kitabına Halil Kocagöz Şiir Ödülü; 1990’da Adnan Özyalçıner ile birlikte yazdığı Keloğlan ile Köse adlı öykü kitabı için Sıtkı Dost Çocuk Edebiyatı 1.lik Ödülü; 1998’de “şiiri alanlara taşıdığı için” Pir Sultan Abdal Dernekleri Edebiyat Ödülü verildi. 2000 yılında Oğuzkaan Koleji’nin “2000 yılı şiir ustaları” sanını Fazıl Hüsnü Dağlarca ve Sunay Akın ile birlikte aldı. Kirlenmiş Kâğıtlar adlı kitabıyla 2000 Yılı Yunus Nadi Şiir Ödülü’nü kazandı. Ayrıca 2007’de 15. Truva Kültür Sanat Ödülleri-Şiir Ödülü’nü, 2009’da Ş. Avni Ölez Şiir Emek Ödülü’nü aldı ve Kadın Yazarlar Derneği Onur Üyeliği’ne seçildi. Pencereden Bakan Çocuk adlı kitabı ile 15 Yılın En İyi Çocuk Şiirleri Kitabı (1994-2008) Ödülü’nü aldı.

KİTAPLARI

Şiir:
Gecekondu (1964)
Yasak (1966)
Direnç (1977)
Sesimi Arıyorum (1982)
Kimlik Kartı (ilk üç kitaptan seçmeler, 1983)
Bu Resimde Kimler Var (1986)
Afiş (1991)
Direnç Şiirleri (Toplu Şiirler, 1995)
Kirlenmiş Kâğıtlar (1999/2009)
Dilsiz Dengbêj (2001, 2007),
Bir Annenin Notları (Seçme Şiirler, 2002)
Akşam Haberleri (2006)
DENEME:
Şiir Gündemi (1995)
İnceleme Araştırma:
İstanbul’un Taşı Toprağı Altın (Eski İstanbul Yaşayışı ve Folkloru, Adnan Özyalçıner ile, 1995, kitabın gözden geçirilip genişletilmiş ikinci baskısı Bir Zamanların İstanbulu adıyla, 2005)
Osmanlı’da Fal ve Falnameler (1998)
Nâzım, Dünya ve Biz, (Şükran Kurdakul ile, 2002)
Üç Dinin Buluştuğu Kent İstanbul (Adnan Özyalçıner ile, 2003)
68’in Edebiyatı Edebiyatın 68’i (2008)
ÇOCUK KİTAPLARI:
Gerçeğin Masalı (şiirler, 1979/2003)
Sümüklü Böceğin Masalı (şiir-masal, 1989/2007)
Keloğlan ile Köse (Adnan Özyalçıner ile, 1989/2004)
Hasır Ören Padişah (masal, 1991)
Robin Hood (1993)
Pencereden Bakan Çocuk (1995, 2002, 2006)
Anadolu’dan Öyküler (Adnan Özyalçıner ile, 1995)
Masal Evi (Masallar, Adnan Özyalçıner ile, 2003)
İğne Mızrak Mercimek Kalkan (tekerlemeler, bilmeceler, 2005)
1001 Gece Masalları (2006)
Transatlantiğin Vidası Ufacık Vidacık (Türkçe-İngilizce, 2007)
Mevlâna Dedem Demiş ki (2008)
ANLATI:
Türk Safosu Mihri Hatun (Belgesel Anlatı, 1997/2005)
Kerem ile Aslı (2005)
Şahmaran (2006)
SEÇKİ:
Uçuk Seçik Şiirler (şiir seçkisi, 1991),
Emek Öyküleri I, II, III, IV (Ekmek Kavgası, Grev Bildirisi, Motorize Köleler, Dokumacının Ölümü, öykü seçkisi, Adnan Özyalçıner ile, 1998-1999)
Akdenizli Şiirler (2007)
Divan Şiirinden Seçmeler (2007, Adnan Özyalçıner ile)
Halk Şiirinden Seçmeler (2007, Adnan Özyalçıner ile)
Kutadgu Bilig’den Seçmeler (2007, Adnan Özyalçıner ile)
Benim Nasrettin Hocam (2008)
YEMEK KİTABI:
Az Masraflı ve Kolay Yemekler (2001)

Sennur Sezer'in Evrensel'de yayınlanan yazıları


SENNUR SEZER'İN YAŞAMINDAN FOTOĞRAFLAR:










"mücadelesi ve şiirleriyle"

Sennur Sezer mücadelesi ve şiirleriyle 75 yaşında


Şiirin ve Umudun Yorulmaz İğnesi Sennur Sezer yaşasaydı bugün 75’ine basacaktı...

İsmail AFACAN
İstanbul
Bundan üç yıl önce, çağına yaptığı tanıklığı yoldaşlarına ve okurlarına bırakarak aramızdan ayrıldı. Fiziken aramızda olmasa da mücadelesiyle ve şiirleriyle hâlâ yaşıyor. Yaşayacak da... 
“Sesimi Arıyorum”da bizlere şöyle sesleniyordu Sennur Sezer: “Don vuran ağaç sürgün verecek,/ Kaya çatlayacak, tohum yeşerecektir”. Direnerek, umut ederek, çalışarak... O günler gelecek. Şiirlerin o güzel günlerde de okunacak. İyi ki doğdun Sennur abla... 
75. yaş gününde toplumcu gerçekçi şiirin usta kalemlerinden Sennur Sezer’i şair, yazar ve eleştirmen arkadaşlarına sorduk. Neydi Sennur Sezer şiiri?, Ne anlatıyordu bizlere? Arkadaşları Sennur Sezer’in şiirini anlattı.  

‘EMEKÇİ İNSANLARIN YAŞAMLARINA TANIKLIK ETTİ’

Gülsüm Cengiz: Sennur Sezer şiiri ülkemiz şiirinin önemli halkalarından biridir. Sennur Sezer şiire adım attığı ilk günden bu yana ezilenlerin sesi olmayı seçmiştir. Bu onu özgün kılar. Şiirinde emekten adaletten yana sesler görürüz. Emekçi insanların yaşamlarına tanıklık eder. Gecekondu kitabından bu yana bu çizgidedir. Ama Sennur Sezer yalnız tanıklık etmekle kalmaz emekçi insanlara birleşerek kendilerine dayatılan o yazgıyı değiştirebileceklerini söyler. Sennur Sezer şiirinde hep tanıdık insanlar vardır. İşsizliğin yoksulluğun acısını bilenlerin, TV ekranlarında yüzünü görmediğimiz, gazetelerin 3. sayfalarına haber olan kadınların. Yıllardır sürdürülen bir savaş nedeniyle  acı çeken bir halkın çocuklarının yaşadıklarına tanıklık eder. Onların yaşamlarına tanıklığın yanı sıra onların duygularına dile getirerek, onların suskunluğuna ses olur usta işi şiirlerle, içtenlikle...

‘VİCDANIN ŞAİRİYDİ’

Mustafa Köz: Sennur Sezer 1940’lardan  aldığı insan kalıtını, şiirde insanın işlenmesi gerektiği düşüncesini yaşamının sonuna kadar yürüttü. Bundan asla ayrılmadı. Belki de bize şunu söyledi; bir insanın yüzü şiirine, şiiri yüzüne benzemeli... Şiiri hayatı kılmış, hayatı şiiri kılmış bir şairdi Sennur Sezer. Dilsel, şiirsel, toplumsal, düşünsel, siyasal bütün beslenme kaynaklarını; insanın varlığından, varoluşundan, toplumsal yaşam içindeki çatışmasından almıştı. Ve aldığı ne varsa şiirine sözcüklerle yansıdı.
Sennur Sezer şiirinde başat diğer bir özellik, vicdanın şiirini yazmasıdır. Türkiye şiirine  bıraktığı büyük kalıtlardan biri bu oldu. Onun şiiri vicdan ve insan temelinde yaşanan bir içtenlik ve incelikti. Yalınlaştırılmış ve derinleştirilmiş şiiri sürekli kıldı. Ve retorikten, süslü sözden, belagattan, insanı insandan uzaklaşan kara duygudan şiirini uzak tuttu. Aydınlık bir şiirin insanın kalbiyle yazılabileceğine inandı. Teşekkürler Sennur Sezer. Bize verdiğin sözcükler için.

‘KADINLARI VE DİRENEN İNSANLARI YAZDI’

Berrin Taş: Sennur Sezer’in şiiri baştan aşağı emek ürünüdür. Şiiri bilinçli bir seçimle gerçekleşmiştir. Türkiye şiirinde, kadının eksikliğini, anlatılmadığını görmüş ve bunu yazmayı bilinçle seçmiştir. Şiirinde emekçi, doğuran  ve acı çeken kadını anlatmıştır. Ama sadece kadını yazmamıştır. Direnen insanı yazdı. Her koşulda direnmek, dik durmak onun temel bir özelliğiydi. Sızlanan bir insan hiçbir zaman olmadı. Saygıyla özlemle anıyorum. Şiirini insana armağan etmiştir.

‘TÜRK ŞİİRİNİ BELLİ BİR YERE GÖTÜRDÜ’

Cengiz Gündoğdu: Sennur Sezer gerçekçi şiir damarını hiçbir zaman bırakmadı, onu geliştirdi. Türk şiirini belli bir yerde tutmadı, belli bir yere götürdü. Yapıtlarında tekil olanı aşıp genel olana yani insan türüne ulaşmıştır. Yazıları ve şiirleriyle sistemin dumura uğratmak istediği estetik bilinci aşmış, gerçekten de ideal bir güzelliğe ulaşmıştır. Kişilikli, karakterli, çok sağlam bir insandı. Çok güzel yaşadı. Hak ederek yaşadı. Sözünü sakınmadı, her şeyin hakkını verdi. 

‘BİLGELİĞİN ŞİİRLERİDİR’

Arife Kalender: Sennur Sezer deyince akla gelen ilk şey dirençtir. Direncin şiirini yazmasıdır. Bu yaparken çalışkanlığı, gayretli oluşu, araştırmacılığı ve gözlemciliği ön plandadır. Bunların her birisi ayrıntılarıyla şiire girmiştir. 1964’te yayınlan ilk şiir kitabı Gecekondu, Sennur Sezer’in nasıl bir şiir yolu izleyeceğinin göstergesidir. Çünkü buradaki ayrıntılar onun şiire bakışını ve ideolojik tarafını göstermektedir. Ama şiirlerinde asla iletiyi ön plana almamıştır. Bu yüzden şiirlerinde kuru ideoloji var diyemeyiz.
Sennur Sezer’in kendisi bir işçidir. Liseyi bitirmeden Taşkızak Tersanesinde işçiliğe başlamıştır. Dolayısıyla kendi sınıfını şiirini de yazmıştır bir bakıma. Yaşadığı süre içinde en gür sesiyle haksızlığa, sömürüye, savaşlara karşı çıkmış insanın, öncelikle kadın ve çocuklardan başlayarak, şiirlerini yazmıştır. Yani Sennur Sezer şiirleri; direncin, bilincin, birikimin, gözlemin ve büyük bir bilgeliğin şiirleridir.

‘ŞİİRLE TOPLUM ARASINA ÇEKİLMİŞ BİR BARIŞ ÇİZGİSİDİR’

Şükrü Erbaş: Sennur abla, benim ablam, şiirin ablası, emeğin ablası, eylemin ablası, hayatın ablası; bir bütün olarak  edebiyatın ablası... ’70’li yıllarda şiiriyle tanıştım, daha sonra kendisiyle tanıştım. Bizim toplumcu gerçekçi şiir damarımızın kadın şairler içindeki en önemli temsilcilerinden biriydi. Ben onu hatırayla hayal arasına çekilmiş bir gelecek çizgisi, emekle eylem arasına çekilmiş bir onur çizgisi, şiirle toplum arasına çekilmiş bir barış çizgisi olarak gördüm. Gelecek kuşaklara Sennur Sezer hayatının aktarılması başta bizim gibi yakın çevresinin, sonra da bütün emekçilerin görevi olmalıdır.

ÖDÜL TÖRENİ BUGÜN

DİSK/Gıda-İş Sendikası ve Manos Kitap tarafından bu yıl üçüncü kez düzenlenen Sennur Sezer Emek-Direniş Şiir ve Öykü ödülleri bugün sahiplerini bulacak.
Kadıköy’deki Barış Manço Kültür Merkezinde yapılacak etkinlikte, öykü dalında, “Kaybolanın Hikâyesi” adlı dosyasıyla Cem Kertiş’e; şiir dalında “Güle Batır Öfkeni” adlı dosyasıyla Özge Sönmez’e ödülleri sunulacak. 19.00’da başlayacak ödül töreninde Sanatçı Nevzat Karakış ve Kömür Karası Müzik Grubu Sennur Sezer şiirlerinden bestelenen şarkıları seslendirecekler.
Ayrıca etkinlikte; şair, yazar ve eleştirmen arkadaşlarının Sennur Sezer şiiri hakkında düşüncelerini paylaştıkları kısa bir belgesel gösterimi yapılacak.
12 Haziran 2018



SENNUR SEZER'İN YAŞAMINDAN FOTOĞRAFLAR:










Hayat Televizyonunda yaptığı Program (Konuğu Ataol Behramoğlu) Videosu: