6 Ekim 2019 Pazar

Adnan ÖZYALÇINER/ Evrensel (Pazar) Yazıları

Kara Yara (Brina Reş)


Sabah Akşam:
Esintili ağaçların, serinleten ırmağın, çiçek açmış kırların derinliklerinden akın akın gelip kentin betonlaşmış, kupkuru alanında toplanıyorlar. Güneşi çekmek için. Gün boyu çalışıp çabalayarak. Paydosa kadar. Akşam güneş çukura kaçtığında karanlığa dönüyorlar. Güneşi doğurmak için. Sabaha. 
Kara Yara (Brina Reş):
Açılan yedi veren gülleri, kanayan yarasıdır şimdi halkın. Kara bir yara (Brina Reş). Karanlıkta. Günün müjdecisi tan yerleri attığında aydınlanacaktır bu karanlık… 
Sen Gelmeden:
Sen olmadan bitmeyecek kimsesiz dört uzun kış; sen olmadan geçmeyecek ıssız dört uzun yaz; bütün kışlarımız, yazlarımızla geçip gidiyor şimdi, sen gelmeden…
Geldin:
Geldin. Kapı, pencere, duvar demeden. Gönlüme ağdın, yatağıma girdin. Soğuktu. Isıttın beni. Dirildik!
Bölen:
Kentleri çevreleyen eski surlar hep yıkıldı. Duvarlar aradan kalktı diyoruz. Yenileri yükseliyor şimdi. Yan yana ikiz kulelerle, sırt sırta gökdelenlerle. Yeni surlarımız yaşamımızı kuşatan. Yeni duvarlarımız aramıza giren. Yeri, göğü bölerek özgürlüğümüzü elimizden alan. 
Savaş Koşturması:
Kan akıtmayı, oluk oluk akan kanı, kankan dansının neşeli müziğiyle karıştırdıklarından mıdır, nedir bu savaş koşuşturması; bütün bu kıyım, kıyımlar?..
Altınlarla:
Bir avuç altın için ne ağaç, ne orman, ne toprak, ne su, ne ot, ne böcek bıraktılar. Havamızı, esen rüzgarımızı aldılar. Yağmurlar kesilecek, ırmaklar kuruyacak, denizler çekilecek. Çıplak bir gökyüzü altında, bozarmış, ıssız topraklar kalacak; altınlarla…
13.10. '19

Sarsıntı


BORÇLUYUM

İstanbul’un uzak, yakın belediyelerinden birinin etkinliğine çağırdıklarında -her zaman olduğu gibi- araçla evden aldırmayı önerdiklerinde hep araç istemediğimi, kendim gelebileceğimi söylüyorum; her zaman yaptığım gibi. Her seferinde geze geze gidiyorum çağırdıkları yere. Bildiğim bir semt, bir mahalle, bir yerse, yol boyu, orayı yeniden görmüş olmaktan hoşlanıyorum. Bilmediğim bir semt, bir mahalle, bir yerse, yol boyu, görüp tanımış oluyorum orayı. Ben öykülerimi buna borçluyum. Görüp bilmeye. Üst üste olsa bile.

IŞIK

Işık patlayacak bir gün. Üstümüzde dolanan gökyüzü, ayağımızın dibinde uzanan denizle. Karanlık boşluğu dolduran ışık.

CEP PİYANOSU
Kimse kimseyi görmüyor, kimse kimseyi duymuyor. Herkes kendi cep aynası önünde, bakıp duruyor. Kendi kulağı dibinde kendi kendine konuşuyor. Gözü cep ekranında. Parmaklarıyla dokunuyor, piyano çalarcasına. Durmamacasına.

SARSINTI
Yer sarsılıyor, ayağımızın altında. Üstümüzde gökyüzü tozuyor, rüzgarıyla. Kül rengi bir kentin ortasında. Azgınlaşacak denizin kıyısında.

GEMİMİZ

Fırtınaya tutulup dalgalara kapılan gemimiz, bir o yana, bir bu yana yalpalayıp duruyor uzun süredir. Bata çıka ilerliyor olsa da, öyle görünse de ulaşacağı limanı kestiremiyor bir türlü. Yalpalayıp durması birinci kaptanla ikinci kaptanın anlaşmazlığından mı, yoksa yön göstergesinin bozukluğundan mıdır?

GEÇİT
Hep ön kapıdan sokuyorlar. Günlük güneşlik bir havada. Geniş bir kapıdan hem de. Dönerli kapıdan giriyorsun içerilere. Aydınlık, yüksek tavanlı, geniş. Kalınacak odaları da olmalı. Güneş alan, deniz üstü odalar. Sen sürüp gidiyorsun kalabalıkla. Çıkış arka kapıdan. Sokakta fırtına, yağmur, kar, çamur kanla karışan.

TOZ
Yaz bitmedi, sürüyor. Esinti rüzgara dönüşüyor bu ara. Hava bozacak gibi. Ortalık tozuyarak. Göz gözü görmemecesine bulanacak. Toz yağacak gökyüzünden yağmur yerine. Rüzgarla…
6 Ekim 2019 

Sözcükler kurudu

AYNA

Aynaya bakıyorsun her sabah, yüzünü muslukta yıkarken. Oysaki ayna bakıyor sana. Musluktan akan suyla birlikte. Bütün yüzünle aynasın sen şimdi. Ayna da bütün parlaklığıyla sen.

UZAKTA

Süt beyazı bir gemi süzülüyorken maviliklerde, güneşin sarısından bir parmak yeşillendiriyor çayırları. Dağlar, ormanlar, bulutlarla yarışta. Rüzgar koşuyor aralarında. Göllerin aynasında. Irmaklar çağıl çağıl. Kentler karanlıkta. Aydınlıktan uzakta. Gittikçe de uzaklaşmakta. Karanlığını katlayarak.

SAĞANAK

Günlük güneşlikken hava, gün ortası bir yağmur bastırır. Ne şemsiye, ne yağmurluk, ne bir şey. Uzayıp giden bir asfalt yolda. Yüksek yüksek iki sıra yapının betonlaştırdığı iki duvar arasındaki karanlıkta ne bir dam, ne bir saçak altı. Ellerinizle, kollarınızla kapatsanız da kendinizi iliklerinize kadar ıslanırsınız. Dişleriniz birbirine vurur üşümekten. Güneş çıkar birden. Buharlaşır biriken sular. Kurursunuz siz de. Kurusanız da ısınamazsınız. Çünkü yağmur işlemiştir içinize.

DÖRTLÜ

Hava, toprak, su, ateş dördü de ufuklardan ufuklara koşturan dört azgın at. Atlılarca dizginlendikçe durulan. Dizginleri bırakıldığında, çoğu kez bıraktırıldığında, azgınlığını arttıran. Dört at, dört canavar, dört at, dört melek. Dizginleri elinde...

SÖZCÜKLER KURUDU

Bugün kimse kimseye mektup yazmıyor, yazışmıyor. Ne hayallerini, ne düşlerini, düşüncelerini aktarabiliyor insanlar birbirine. Yalnız mesajlaşıyor. Yalnızlığı, umutsuzluğu umuda, gelecek güzel günlere dönüştürecek/dönüştürebilecek olmaktan uzak, çok uzak üç beş kuru sözcükle.

AVUTMA

Küçük şeylerle avutuyorlar hep. Avuç içi bir gökyüzüyle, fırtınasız diye. Sığ bir denizle, boğulmamak için. Az parayla, har vurup harman savurmayalım diye. Tıknefes olmayacağımız bir gökyüzü, ayaklarımızı ıslatacak kadar bir deniz, açlıktan ölmeyecek -aslında ölecek, öldürecek- kadar bir para bırakıyorlar önümüze, yığın yığın beton binalarla tepedeki koskoca sarayın karşısında...

BENİM MAHALLEM

Benim mahallem, İstanbul’un kenarına sıkışmış bir yerde. Ben onu yazdım. Oradaki yoksul insanların acılarını, sevinçlerini, gelecek umutlarını. Onlar, yaşadığımız uygarlığı, kendi elleriyle yaratan, yarattıkları uygarlığın güzellikleriyle zenginliklerinden eşit pay almayan/alamayan, kendilerine neredeyse hiçbir pay düşmeyen insanlardı. Dolayısıyla bütün bir İstanbul’du. Yoksulluk ve yoksunluklarıyla bütün bir Türkiye’ydi. Savaş acılarıyla kavrulan, barışa susamış bütün bir dünyaydı benim mahallem... 29 Eylül 2019

Dikkat! Dikkat!

HEP IŞIK:

Güneş doğsun, gün olsun, ışısın. Akşam olsun, ay doğsun, yakamozlansın sular, ışıktan yol olsun.

DİKKAT! DİKKAT!:

Geçide geldiğinde sarı ışık yandı. Bir adım atıp bekliyorsun. Kan kırmızısı mı yanacak seni durdurarak, acılarını pekiştirip sürdürecek olan, yoksa ormanların, kırların yeşili mi seni koşturarak yel gibi karşıya geçirerek özgürlüğe kavuşturacak olan. İkisi de yanmıyor şimdi. Sarı ışık bir parlıyor, bir sönüyor: Dikkat! Dikkat!

YAZ GEÇİYOR:

Masmavi bir göğün altında, masmavi bir denizin üstünde süzülen beyaz bir yelkenli gibi geçiyor yaz. Gökyüzü kararmadan deniz azgınlaşmadan geçip gidiyor. Zamanı durdurmanın tam zamanıdır şimdi.

İÇ İÇE:

Bunca öykü… Başkalarını anlattığını sandım. Kendimi anlatmışım. Kendimi anlattığım da oldu. O zaman da başkalarını anlatmışım. İkisi iç içe.

SABAH OLACAK:

Tan yelinin esintisiyle gelecektir sabah. Gecenin karanlığını dağıtan esintisiyle. Bir çiçeğin kokusu, bir kuşun ötüşüyle aydınlanan. Karanlığı silip süpürerek güne dönecek olan. “Bir gün sabah olursa” demişse şair. Olacaktır.

YAĞMUR:

Yağmur çiseliyor toprağın üstüne. Yazın kızdırdığı toprak içiyor suyu göllenmeden. Güneşi perdeleyerek yağıyor yağmur. Sızarak toprağın derinliklerine. Tohumu çatlatıp yeşertmek için. Bulutları dağıtıp güneşi göstermeye.

YOL:

Yolunda inatla yürümelisin. Caddeler dar sokaklara, dar sokaklar, çıkmazlara dönüşecektir. Dönüştürülür. Yürümeni sürdürmelisin, sabahın sabah, akşamın akşam olacağı güne/günlere dek. Aydınlıkla uzayıp gidecek yolda. 22 Eylül 2019


Şairin ölümü


Gülmek:
Gülmektir sağaltan yaşamı, yaşatmasalar da. Somurtanlar ülkesinde. Acıyla yoğrulan. Gülmektir güneşi doğduracak. Karanlığı kovacak. Somurtmadan/somurtulmadan yaşatacak.
Sabahı İzle:
Oturup açık bir balkondan sabahı izlemelisin. Dumanlı dağların aydınlatacağı. Ağaçların otların güneşi yansıtacağı sabahı.
Gökyüzünü maviye boyayarak. Suların akışını incelterek. Şişirerek ciğerlerini soluğuna yol veren erken sabahı. Belki bir dağ evinin balkonundan, belki bir denizin kıyısından. Sabahı dinle. Kirin, pasın kirletmediği/kirletemeyeceği sabahı izle.
Eylül Kazısı:
Bir Eylül gecesi sabahında, 9’unda sabahın. Güne de yazılıdır. Sen varsın yanımda. Gecesini yüreğime kazıyan!
Ceyhan Suyu:
Ceyhan Suyu Hermite köyünde gürül gürül akar. Yaşar Kemal’in kattığı sesiyle. Dağlardan alır gücünü; ottan, börtü böcekten, ağaçtan, şakıyıp duran kuşlardan. Rüzgarla dalgalanır, böler sarı sıcağı. 
Şairin Ölümü:
Bir şair öldüğünde kimse duymaz. Diz dize büyüyorken yer, gök. Kimse bilmez neyin eksildiğini. Bir şair öldüğünde bir ölüm, bin ölüm demektir. Ağaçtan bir yaprak düşer, ardından bin yaprak daha sararır. Güzdür. Alır götürür. Bir şair öldüğünde bütün şiirler ayaklanır.
Renkler:
Renkler soldu. Bir karanlık bindi tepelerine karanlıktan. Kırmızı kırmızılığından, mavi maviliğinden, yeşil yeşilliğinden oldu. Gölgeleştiler. Camları beton kaplarla eşleştirdiler. İkisi de bir örnek. Saydam. Cam göbeği ne renk o zaman? Ya da kavuniçi, hangi kavunda şimdi? Kes kes ara! Peki yavruağzı, hangi yavrunun ağzında? Pembenin adı kaldı yalnız Pembe’de… Toz pembe dersen hiç yok. Toz olup uçtu belki de… Gök mavisi, deniz mavisine ne oldu. Oldu olanlar, gökle deniz mi bıraktılar? Bir kankırmızı kanıyor şimdi. Her yerde…
Tepe Saray:
Saray tepeye kurulmuştu. En tepeye. Başkanın ayaklarının altında olsun diye kent. Halkın başında olması için. Başlarının üstünde. Ezmek için. 15 Eylül 2019

Barış nerde?

ÇEVRENDE
Nerede olursam olayım, kara gözlü, kara kaşlı bir kadını gözlüyorum. Sana bakmak için. Kara, kıvrımlı saçlarına, ışıldayan gözlerine. Gülümserken. Mavileşen gökyüzüne. Kuşlar uçuşurken. Çevrende.
BARIŞ NERDE
Barış yazacak alfabenin güzelim harfleri, insanların karınlarını doyuracak çil çil paraların, demet demet banknotların rakamları, savaş uçaklarının modeli oluyorsa, barış nerde?
Havada karada denizde insanlar ölüyorsa, öldürülüyorsa hala, barış nerde?
Savaştan şiddetten zulümden insanlar çoluk çocuk kaçıyorsa, barış nerde?
Düşüncelerinden dolayı hapislerde çürüyorsa insanlar hala, barış nerde?
İnsanlar açlıktan yoksulluktan kırılıyorsa hala, barış nerde?
Kan gövdeyi götürüyorsa hala, barış nerde?
Barış çocuklarımızın adında. Büyüyecek olan, büyümesi gereken çocuklarımızda!

BÜYÜMEK
Boyunu yerden değil, gökyüzünden ölçmelisin. Büyümek için. Gökyüzüyle yeryüzünün birleştiği yerde. Senin olan gökyüzünden yeryüzüne uzanmak için.
KARARTI
Aynı güneşte ısınabiliriz. Beton duvarlar olmasa. Demir parmaklıklar önümüzü kesmese. Aynı güneşte ısınabiliriz. Gökyüzünü örtmese beton dikitler, delercesine. Gözümüzü karartmasa betonuna kattığı denizin çakılı, kumuyla. Denizsiz, topraksız kent dedikleri karartıyla.
KİM
Günlük güneşlik bir yaz gününün kim ister kararmasını? Çiçek devşirirken toprak. Buğday savrulurken rüzgarla. Deniz açılırken sonsuzluğa. Derin, masmavi bir gökyüzü altında. Kim kanatır fırtına bulutlarını, kim?
SATIŞ
Toprak, deniz, gök yoğruluyor her gün, beton yerlerde. Geriye kalan ağır bir su, kuru bir toprak, düz bir gökyüzü. Tabaka tabaka üst üste istiflenerek. Gökdelenlerle. Satışta hepsi.
DURUM
Parlayıp sönüyor bir ışık, uzakta, karanlıkta. Bir deniz feneri mi, artık olmayan? Yere inmiş bir yıldız mı yoksa, göz kırpan? Dalgalarla boğuşarak batıp çıkan gemilerimizden bakıldığında…8 Eylül 2019

Siz-Biz

SÜRDÜRMEK İÇİN

Ayşegül Tözeren, dört günlük gözaltı karanlığında göğe bakmaktan söz ediyor, düşte de olsa deniz kıyısında olmaktan. Taş duvarları zorlayan özgürlükten. Gökyüzüyle denizin sonsuzluğu içinde. Elbette göğe bakmanın durağı olduğunu biliyoruz/biliyorsunuz. Ayşegül de çok iyi biliyor. Gezi direnişinde göğe bakıldığını. Turgut Uyar’ın durağından. Nerde olursak olalım, hep bakmamız gerektiğini. Sürdürmek için özgürlüğümüzü.    

BİR SONRA

Her gün aynı durakta iniyorsun. Çiğnenmiş bir yoldan ayaklarını sürüyerek ulaşıyorsun eve. Karanlıkta. Bir sonraki durakta inersen bir gün, yeni bir yol, yeni evler göreceksin. Karanlığa kalmayan. Yeni bir gökyüzünün altında.
SİZ –BİZ
Siz para yatırıyorsunuz, kasalarınıza. Biz şiir, öykü yatırıyoruz kafalarınıza. Paranın kirlettiği dünyayı temizlemek için…

AVCILAR YÜZÜNDEN

Camların kiri kara kara kuşlar çizmişti gökyüzüne. Camlar kırıldığında ölü kuşlar döküldü gökyüzünden. Gökyüzüyle birlikte. Kuş avına çıkan avcılar yüzünden.

AŞMAK

Yaş yaşı, baş başı aşar. Bu ne bir deyim, ne bir atasözü. Baskıların, dayatmaların da aşılabileceğinin göstergesi. Yazgıların – ne yazgısı, onları da dayatan dayatmalardan başka ne? – aşılabileceğinin işareti. Karanlıkların: bütün ölümler, öldürümler, cinayetler, işkenceler, ihanetler, hainlikler, dönekliklerin aydınlatabileceği gibi.

BİR ARADA

Kuşlar ötüyor, cıvıldaşıyor doğa. İnsanlar konuşuyor, sevişiyor, düğün dernek. Cümbüş içinde dünya. Ne kavga, ne ölüm. Herkes yan yana, bir arada. Ne yağmur, ne kar, ne fırtına, ne karanlık. Güneş, ay, yıldızlar bir arada. Aydınlık.

KÖRELTME

Siz ağaçları kestikçe kuşlar eksiliyor, börtü böcek yok oluyor, kelebekler uçmuyor. Siz ağaçları kestikçe sular akmaz oluyor, toprak çatlıyor. Gökyüzü donup kalıyor üstümüzde. Siz ağaçları kestikçe ne bulut, ne yağmur. Rüzgâr estikçe toprak tozuyor. Gözümüze gözümüze. Siz ağaçları kestikçe köreliyoruz. 8 Eylül 2019

Saray

ŞEFFAFLIK

Körün göremediği renkleri göster; karanlığı aydınlat. Sağırın duyamadığı sesleri duyur; kapıların ardında konuşulanları dinlet. Yürüyemeyenlerin gidemediği yere götür; olan biteni göster. Körün gözü, sağırın kulağı, yürüyemeyenin ayağı ol! Herkes için. Görülsün, duyulsun, bilinsin diye her şey.

SAĞANAK

Sağanak suya batırdı bütün kenti. Sular çekildiğinde çöp birikintileri kaldı geriye. Her gün çöp kamyonlarıyla taşınan, çalı süpürgeleriyle ayakçı çöpçülerin silip süpürdüğü kentin ortasında. Kuytularda gizli, yıllanmış kanlı çöp birikintilerini dışa vurdu sağanak; köprülerin, geçit altları karanlığının boğduğu insanların şişmiş cesetlerini de yüzümüze. Kentin temizlenemeyen kiriyle.

NE YIKIM NE TALAN

Sür git atını, sür git yola. Taş, toprak içinde olsa da yolun. Sür git. Bir dağ, bir orman, bir göl, bir ırmak çıkacaktır karşına. Serin. Gökyüzünün mavisi, ağacın yeşili, çiçeklerle bezeli toprağın binbir rengiyle senin olan. Otur toprağa, sarıl onlara. Türkünü söyle, sesini kat doğaya. Artık ne yıkım, ne talan. Yalnız senindir/seninledir dağ, orman.

SARAY

Güneş tam tepedeyken tepedeki sarayın gölgesi düşüyor, kentin üstüne. Karanlık basıyor ortalığı; akşam olmadan, gece bastırmadan. Göz gözü görmeyen bir karanlık ışıklar yanmadan. Sarayın ışıkları yanıyor yalnız, kendini aydınlatan.

YAĞMUR SONRASI

Yağmur sonrası bir kuş öttüğünde ötekiler de ona katılır. Bir cıvıltı kaplar her yanı. Güneş yükselir, gökyüzü mavilenir. Boynu eğilmiş/eğiltilmiş her çiçek doğrulur, güneşe yönelir, gökyüzüne ağar, ortalık renklenir. Her yağmur sonrası, yeter ki bir kuş ötsün. Ötebilsin. Avcılar ulaşmadan.

YENİLEMEK

Bir kentin tarihi, coğrafyası korunmadan o kentin geleceği sağlanamaz. Yıkıp yıkıp yıkılanın yerine yenisini yapmakla geçmişi ortadan kalkabileceği gibi geleceği de olmaz. Her gün yenilendiğinden hep yeni kalır. Yepyeni. Gündelik. Ne geçmiş, ne gelecek.

TEK BAŞINA

Yalnız beton, dikine, düzüne beton, fayans duvarlar, ak mermer döşeli alan, güneşi katlayan. Sıcağı daha sıcak, soğuğu daha soğuk yaparak. Her ikisinde de göz kamaştırıcı bir ışık. Kimse kimseyi görmeden, duymadan koşuşturan bir kalabalık. Körüne kör, sağırına sağır bir dünyada, ıssız kalabalığın ortasında, tek başına. 25 Ağustos 2019 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder