14 Eylül 2010 Salı

Bir Çiçek Koptu Kanayan Hayatın İçinden...

Hayatın içinden kanayarak kopan, yüreğini acıtan çiçekler vardır ya hani... Düşler vardır, gerçeğin kıyısında çoğalan... Hani deniz vardır ya maviyle çoğalan sonra yeşile dönüşen...
İçinizde bir hüzün bir yalnızlık duyumsarsınız.
Korkakları düşünürsünüz, satılmışlar pazarında tezgâh kuranları.
Kuşkunun, korkunun içinde yaşayanları.
Alçakları, kendi çıkarları için ikiyüzlülüğü yeğleyenleri.
O zavallıları...
Yorgun toprağın üzerinde biten güz çiçeklerini.
O çiçeklerden bir köprü kurarsınız yaşamın içine... O köprüden geçerken bile yorulursunuz.
Benim korkaklarla, yüreksizlerle, ikiyüzlülerle, kendi çıkarı peşinde koşanlarla işim olmaz.
Dostluklar, arkadaşlıklar yürek ister.
Umarsız bir sesleniş, bir çığlık ve zavallılıktır...
Birden umutlar biter, kendinizi aldatılmış, ihanete uğramış sanırsınız:
“Bir bulutum mavi göklerde... Kırlangıç kanatlarında sevda... Martı çığlıklarında isyankâr...”
Gözlerinizi yumarsınız tıpkı benim gibi...
Cemal Süreya’dan anılar toplarsınız Bostancı’da Hatay Lokantası’nda...
“Şimdi bir güvercin uçuşunu bölüşüyoruz/ Gökyüzünün o meşhur maviliğinde/ Uzun saçlı iri memeli kadınlarıyla/ Bir Akdeniz şehri çıkabilir içinden/ Alıp yaracak olsak yüreğini/ Şimdi bir güvercinin”
***
Yves Montand’ı dinliyorum yıldızların altında...
“Le Chant des Partisans...”
Aklıma birden Özdemir Asaf’ın bir dizesi geliyor:
“Benim söylemek için çırpındığım gecelerde siz, yoktunuz.”
Ve Paul Nizan’ın “Fesat”ından aklımda kalan tümceler:
“Her kuşağın gençleri yaşlanıyor bir gün, ama gençlik hiçbir zaman yaşlanmıyor... Babalar ve oğullar, anneler ve kızlar birbirlerini pek beğenmeseler de taraflar kendilerinin ve herkesin gençliğini yaşamıştır...”
Derin bir gece rüzgârla sarsılmıştı ansızın...
Foça’nın siren kayıkları ıslık çalıyordu.
O anda bir çığlık duyuldu:
“Sevmeyi unutmuşuz kardeşler yalan her şey gibi aşklarınız da”.
Kâğıt bebeklerin aşkları gibi miydi yaşam?
Babaları varsıl delikanlılar, ağzını büzerek konuşan sahte sarışın, cehaletin orta yerine sıkışıp kalmış magazin aşkları yaşayanlar.
Neydi onlar için yaşam?
Paul Nizan’ın “Fesat”ı onlar için ne anlam içerirdi? Yaşamlarında bir gün olsun “Le Chant Partisans”ı dinlemişler miydi?
Paris’te yaşadığı yılları anımsayıp, yaşamı, umudu, özgürlüğü, 17 yaşında gözaltına alındığı günleri, günümüzün korkaklarını düşündü o gece yıldızların altında denizi seyrederken.
Gür sesi lacivert sularda yankılandı...
***
Tek başınaydı ahşap iskelede gün ışımadan. Uyku tutmamıştı.
İşkenceleri, gözaltına alınışını, Ziverbey Köşkü’ndeki işkenceci Faik Türün’ü anımsadı...
Cemal Süreya’nın dizelerinde sabahın saatini kurdu:
“Biz eskiden de en aşağı böyleydik senle/ Bir bulut geçiyorsa onu görürdük/ Bir minarenin keyfine diyecek yoksa onu/ Bir adam boyuna yoksulluk ediyorsa onu/ Ne zaman hürlüğün barışın sevginin aşkına/ Bir cıgara atmışsak denize/ Sabaha kadar yandı durdu.”
Bir iskemleye oturdu adam...
Ben onu seyrediyordum...
Cemal Süreya’nın dizeleriyle avunan kır saçlı adamı bir yerlerden tanıyorum...
Çoğaltan ellerini seviyordum insanların... Aydınca düşünmeyi, yaşama tutunmayı...
Korkaklardan, “Telefonum dinleniyormuş” diyenlerden, döneklerden, satılmışlardan, din pazarlamacılarından...
Bir yurtsever Fazıl Say’a bakın, bir de magazin kraliçesi Hülya Avşar’a, ne demek istediğimi anlarsınız...
***
Bir çiçek koptu kanayan hayatın içinden ve yüreğimi kanatan.
Lavanta çiçeğiydi belki, belki de yasemin bilemem.
“Gülün tam ortasında ağlıyorum/ Her akşam sokak ortasında öldükçe/ Önümü arkamı bilmiyorum/ Azaldığını duyup duyup karanlıkta/ Beni ayakta tutan gözlerinin
Ellerini alıyorum, sabaha kadar seviyorum/ Ellerin beyaz tekrar beyaz tekrar beyaz/ Ellerinin bu kadar beyaz olmasından korkuyorum/ İstasyonda tren oluyor biraz/ Ben bazen istasyonu bulamayan bir adamım
Gülü alıyorum yüzüme sürüyorum/ Her nasılsa sokağa düşmüş/ Kolumu kanadımı kırıyorum/ Bir kan oluyor bir kıyamet bir çalgı/ Ve zamanın ucunda yepyeni bir çingene”
***
Gözlerimi kapattığımda sanki ikindi yağmurları yağıyor.
Sabahın ilk saatleri... Tahta iskele... Saçları kırlaşmış yalnız bir adam....
Biraz yakından seyredince tanıyorum onu... Hapislik günlerimdeki yürekli arkadaşımla kucaklaşıyorum...
Düşlerim gerçeğin kıyısında çoğalırken yine aynı tümceyi söylüyorum denize karşı:
“Korkaklar her gün ölür, cesurlar bir kez...”
Ve yaşam kendi dingin suyunda akıp gidiyor zaten...
 hikmet çetinkaya. politika günlüğü. cumhuriyet. 12.09.2010

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder