Bir Akdeniz sabahında uyandığımda; geceleri Lefkoşa ve Magosa üzerindeki iri yıldızları, Girne’de şafak sökerken ışık selinin denize akışını düşündüm...
Miklós Radnóti’nin dizeleriyle oyalandım biraz, Can Yücel’i, Ahmed Arif’i anımsadım...
Uzaklarda bir müzik sesi eşliğinde; genç kızlar, delikanlılar şarkılar söylüyordu, Miklós’un dizelerini okurken:
“Ey bizi kırbaçlayan kara kanatlı savaş!
dehşetin geziyor sınır boylarında
kimse ekmiyor öbür yanda, kimse biçmiyor.
Yok artık, bağlarda devşiren parmaklar da”
İçimde bir çığlık, bir başkaldırı...
Yüreğimde soğuyan bir umut...
Akdeniz güneşi bile ısıtamıyor onu...
Yıldızlı bir gecenin içinde Vivaldi çalıyor...
Bir şarkı yükseliyor kıyıdaki tekneden:
“Rüyalarında geleceğim bazen
beklenmedik bir konuk gibi uzaktan.
Sokakta bırakma beni
kapıyı sürgüleme üstümden
............
Usulca gireceğim. Oturacağım ses çıkarmadan,
gözlerimi dikeceğim seni görmek için karanlıkta.
Sana bakmaya doyunca,
bir öpücük konduracak ve çekip gideceğim.”
Yaşamı sakın ola ki sürgülemeyin, kapıyı açık bırakın... Uzayıp giden özlemlerin... Sevincin ve tutkunun... İnsan olmanın onurunun... Demokrasi ve özgürlüklerin geliştirilmesinin...
Yannis Ritsos’un göklerine inanırdım gençliğimde, denizlerin derinliğine...
Kul değil birey olmanın değerine.
Birey olmak göçük altında kaldı, kulluk yaşam biçimi şimdi...
Yazık!
***
Karamsar bir yazı bu, biliyorum...
Soğumuş umutları ısıtmak gerek.
Suat Taşer’in “Umut” şiiri geliyor aklıma o anda:
“Yaşamak ummaktır.
Yeşil yapraklar umar
şu beli bükülmüş ağaç,
yelkenler, rüzgâr umar
bir kız tanırım, sarışın
sevgilisini esmer umar.
........
Aç karnına istiklal umar
Bombay’lı amele, Cava’lı topraksız,
Hamburg’lu anne ekmek umar,
Paris’li çocuk intikam
ben sulh umarım
Ramazan oğlu Recep
kışlanın duvarına vermiş sırtını
memleketten mektup umar
ve her talim dönüşünde,
her nöbete çıkışında tezkere umar.”
Ben toy bir gazeteciyken tanımıştım onu... Ve yukarıdaki şiiri İzmir Kemeraltı’nda “Veysel Çıkmazı”nda bir meyhanede okuyup, şöyle demişti:
“Ummaktır yaşamak.
Zaman bizim dostumuzdur,
unutma en az hürriyet kadar...”
Zamanın sayfaları gibi delik deşik yüreğim... Ahmed Arif gibi hasretinden prangalar eskittim... Can Yücel gibi Akdeniz yaraşıyordu bana...
“Hayatta yattık dün gece
Üstümüzde meltem
Kekik kokuyor ellerim hâlâ
Senle yatmadım sanki
Dağları dolaştım”
***
Lefkoşa ve Magosa yıldızların altındaydı önceki gece.
Akdeniz çiçeklenmiş, pastırma yazı başlamıştı çoktan...
O bulanık ırmaklar, yas kalabalığından arındırılmış çocuklar geldi aklıma. Hayıflanmalar, sevinçlerle, acılarla örülmüş yazgılar.
Katillerin, işkencecilerin aramızda dolaştığı, din bezirgânlığının “demokrasi” sanıldığı unutkan bir toplumduk.
Kaç kişi tanırdı Bedrettin Cömert’i, Doğan Öz’ü, Necdet Güçlü’yü, Orhan Yavuz’u?
Acılarımız o yüzden dağlıyordu yüreğimizi, Ahmed Arif’in dizelerinde olduğu gibi:
“Bir kaçıncı bahara kalmıştır vuslat
Kalbim, bu zulümlü sevda, kar altındadır.”
Sanki Karanfil Sokağı’nda bir camlı bahçedeydim... Belki de İzmir’de Kordon’da... Işık Yenersu, Rutkay Aziz ve Rahmi Saltuk’la rakılarımızı yudumluyorduk bir gece yarısı.
Kaçak düşlerimi yakalamaya çalışıyorum, bakmayın siz benim umutsuz ve hüzünlü olduğuma...
Bir gün işçi sınıfının, devrimcilerin, yurtseverlerin şöleni olacak bu ülkede. O iri yıldızlar parlayacak gökyüzünde. Göcek koylarından selam gönderilecek tüm sevenlere...
Onların diliyle konuşulacak...
***
Ey benim yurdumun güzel insanları...
Sizin için yazılmıştır bu yazı...
Bilmem sesimi duyuyor musunuz, yoksa uyumayı hep böyle sürdürecek misiniz?
Belleğimde hüznün bir şarkısı... Vivaldi çalıyor yine... Suat Taşer, Can Yücel, Ahmed Arif gülümsüyor...
Doğan Öz, Ümit, Bedrettin, Uğur Mumcu, Musa Anter, Ahmet Taner Kışlalı, Orhan ve Onat bakın el sallıyorlar...
Görebiliyor musunuz?
hikmet çetinkaya. politika günlüğü. cumhuriyet. 19.09.2010
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder