14 Eylül 2010 Salı

Geçmişi Silinen Kentler: Ah benim paylaşmasını seven Adanam

Halkevi, hem ısınıp hem okuduğum kütüphane, ilk polis dayağını yediğim yer... Muzaffer İzgü anlatıyor
Ah benim paylaşmasını seven Adanam

Dincilik? O da ne? Ya türban, ya çarşaf? O da ne? Sakaldan bile gıcık alır Adanalı. “Onun sakalının her telinde bir şeytan yatıyor” der, şıha mıha hiç yüz vermez...
Şimdinin Adanası mı?
Çocukluğumun Adanası mı desem, yoksa Adana’nın çocukluğu mu desem? Bence Adana’nın çocukluğu...
Ah benim Adanam, düşlerimin çocukluğu, çocuk Adana. Türkocağı Mahallesi hemen Seyhan’ın kıyısında. Yüz metre var yok. Çağlıyor Seyhan, ha taştı, ha taşacak. Regülatör var ama yeter mi?
Yetmez...
Uf uf, Toroslar’ın karları erimiş, katmış önüne kütükleri, katmış önüne ağaçları, coşmuş, patlamış, patlayınca yanındaki seti de patlatmış, gelmiş bizim evi yutmuş.
Yutsun be, konu komşu ne güne duruyor? Mahallenin onuru, ilk gecekondusu, ilk tek gözlü evi... O evin içinde Safa var, Muzaffer var, ana Havva var, baba Ahmet var. Kızlar evlenmiş, gitmişler. Eh, bu dört cana kim kapısını açmaz ki, kim bakmaz ki? Köylünün Fethiye bakar, Bezzaz Aziz Emmi bakar, Adana’nın en ünlü terzisi Kadri Gani Kökdil’in evi ıhı karşımızda. Sonra Yüreğir’de toprağı bol olan Nazmiye Teyze var, Şadiye Teyze var.
Analar dert yesin, iki iki dört yesin
Oh, topraktan ayağımız kesilmiş, ikinci kattayız. Zaten evler hep iki katlı. Kurunmuşum, yemeğimizi yemişiz, ıhıcık orada kondumuz, bir toprak yığını. Olsun. Babam yine yapar. Hiç Seyhan’a kızılır mı? O yoksula kütük verir, oh ne güzel kışın yakarsın. O bize balık verir, yersin. O bize yüzmeyi öğretir. Hele hele o ünlü Taşköprü’den aşağıya atlarsam, “Bu da bakanların şerefine” diyerek günde iki üç lira kazanırım.
Seni hep sevdim Seyhan. Adana’ya can veren Seyhan. Okulum İnönü İlkokulu, hiç harçlığım yok. Zaten okulda kantin yok. Yani Nedim simidini ortadan bölmeyecek mi? “Hıh ye Muzaffer” demeyecek mi? Ne demiş Adanalı, “Analar dert yesin, iki iki dört yesin”. Cahit uzatıyor bu kez yarım simidi. Ah benim paylaşmasını seven Adanam...
Ne özel okulu, ne sınav, ne yarış.
Bazen yarış var. Bize öyle yakın ki eski Halkevi. Onun sahnesinde her zaman bir oyun vardır. Öğretmenim bağırıyor, “Haydin koşalım çocuklar, yer kapalım...” Ne oyunlar izledim orada, ne çok güldüm, ne çok hüzünlendim... Ama her oyundan bir şey öğrendim.
Ah, benim tiyatroyu çok seven çocukluğumun Adana’sı.
İlk okuma yerim de orası oldu. Orada hem ısındım, hem de kitaplar ısıttı beni. Halkevi Kütüphanesi’ni sevdim, kitabı sevdim, kütüphaneci Zihni Amca’yı sevdim. TV yok, dizi yok, bilgisayar yok, internet yok, kitap var... Kütüphaneye giren çıkan çocuklar... Ve kitap okuyan Adana... Kıraathanelerinden kitap alıp, bir yandan çayını yudumlayan, nargilesini çeken, bir yandan da kitap okuyan insanlar. Babam bi bize onlardan kitaplar alıp getiriyor, evde okuyor, annem, ben, ağabeyim, arkası yarın gibi bir gün sonrayı bekliyoruz...
Komiserden bir tokat, gözümden bin yıldız
Onun yanında Ulus Parkı... Orada bir de çay kahve satan yer var, ırmağın kıyısında. Baş içecek limonata, koruk şerbeti... İçecekler parayla. Yok, bize gelmez. Ama müzik var, bandonun çaldığı müzik. Öyle marşlar falan değil, Batı müziği... Her yanı açık, üstü kapalı bir yer. İşte Adana bandosu orada. Neler çalıyorlar, neler. İnsanlar ayakta, çıt çıkmıyor, müziği dinliyorlar. Kimi de bir kolu kesik Venüs yontusuna bakıyor. Arabesk yok ki o zaman...
Karşıda hükümet konağı. Vali orada. Valinin eski püskü bir arabası var. Polis iniyor, eski püskü arabanın kapısını açıyor, vali bey iniyor. Konağın merdivenlerini tırmanıyor. Hemen ona yakın, Irmak Hamamı’nın yakınında oturan Zeynel Ağa’nın arabası kapısının önünde, lüks mü lüks, üstü açık... Ah şöyle kimse görmeden kornasına bir basabilsem...
Konağın yanında hapishane, yanında imamevi. İmamevi mi, kadınlar hapishanesi. İçinde mahkûmlar. Zengin mahkûmlar hapishane ekmeğini yemiyorlar, ekmeklerini gardiyanlara veriyorlar. Onlar da bize satıyor, üh bekleyen bekleyene. Niye, ederi fırın ekmeğinin ederinin yarısı bile değil. Kapanın elinde kalıyor. Offf, yine kaptım, hem de üç tane...
Hapishanenin karşısı Emniyet Müdürlüğü, önünde Merkez Karakolu. İlk polis dayağını yediğim yer. Sekiz yaşındaydım, manavdan kavun çaldım, yakalandım. Haydi karakola. Manav bağırıyor, “Bu hırsız ocağımı söndürdü” diye. Günde bir kavun be, insaf be!.. Komiserden bir tokat, gözümden bin yıldız fır fır yere. Ah, o bir tokat, balmış, lokummuş. Komiser seslenir, bir polis çağırıyor. Polise, “Tut şunu, kavunu kafasında patlatacağım, çünkü ilerde azılı hırsız olacak” diyor. (Yazar oldum.) Polisle anı fotoğrafı çektirir gibi duruyoruz. Komiser basketçi değil ki. Kavunu atıyor ama, benim kafama değil, polisin gözüne. Gözlük yere düşüyor, kırılıyor. Ah ah, polisin gözlüğünü devlet baba vermiyor ki, adamcağız kim bilir o gözlüğü kaç liraya almış. Of, o polisten nasıl dayak, sonra elime patlak kavunu tutuşturuyor, kıçıma bir tekme, “Defol şuradan...” Oh, onca dayağa bu kavunu yemeyi hak ettik be!.. Kalekapısı’nın tulumbasında kavunu yıkıyorum, tırnaklarımla söküp yemeye başlıyorum... Belki de dünyada ağlaya ağlaya kavun yiyen ilk çocuk benim.

Yazın bu bacıyı, güçlü...
Ah Kalekapısı... Hemen Taşköprü’nün bu başı. İnsanların yaşam için savaşı... Perşembeleri ırgat pazarı. Ağanın adamları elcibaşları çapa için, pamuk toplamak için ırgat seçiyorlar. Ama ne seçim... Dişe bakılıyor, yürütülüyor, topal mı sağlam mı, göze bakılıyor, görüyor mu yoksa görmüyor mu? “Bük lan kolunu...” Öyle ya, çolaksa, pazu yoksa?
“Hadi lan sen ötürüklüsün...” Yani işe yaramazsın. “Yazın bu bacıyı, güçlü...”
Seçilenler o akşam kamyonlara doldurulup köy yolunda. Güçlüsü tarlaya, güçsüzü alaçıkta çocuk bakmaya, bulgur aşı pişirmeye. Pamuğu gözün seçer seçmez tarladasın, görmeyince alaçıktasın. Çalışma on beş saat mi ne? Yedin bulgur aşını, kolun kanadın oynamıyor, isterse sivrisinekler nah parmak gibi olsun...
Sıtma mı oldun, nerde kinin? Nerede olacak canım, ağanın adamlarında, hem de karaborsa... Orta karar bir aklın mı var, adamı kumara bile alıştırırlar. Ağanın adamları aldığın parayı kumarda elinden alırlar.
Hak yok, hukuk yok, gık yok. Paşa gönlün bilir, koşullar böyle... İstemezsen ahacık yol, tut git. Kafa tutarsan, o zaman sen istedin ey ırgat arkadaş!..
Baharda binlerce ırgat yurdun dört köşesinden Çukurova’da, bu koşullarda.
Irgat hiç görmez Adana’nın Atatürk Caddesi’nin Atatürk Parkı’nı... Oralarda Adanalılar dolaşır. Yeni ayakkabın, yeni giysin, fiyakalı gözlüğün... Git orada yürü, havanı at. Paran varsa atla bir paytona, at bacak bacak üstüne, kaykıl arkaya... Hele pazar günü, kadını kızı, delikanlısı, yaşlısı çocuğu hep orada. Atatürk Caddesi ki ne piyasa ne piyasa... Göz süzmeler, pas vermeler, hep orada.
Eee, külhanbeyler de orada. Karşı kaldırımdan adamlarıyla Asvalt Rıza geçiyor. Ne yani, bu yandan da adamlarıyla ya Sırrı geçiyor, ya İzo geçiyor. Öyle bakıyorlar ki birbirlerine yandan yandan, omuzlar kalkık, kollar açılmış. Gangaster Garagatur mu, o dün gece bir otobüsü soymuş, aldığı parayı Papazın Bahçesi’ndeki hasta bir çocuğun annesine vermiş. Külhanbeyi Çocuk Yasin mi? Hürriyet Mahallesi’nde çocuklara para dağıtmış. Derdi günü Çocuk Yasin’in çocukları mutlu etmek. Dün de İnönü İlkokulu’nun önünde çocuklara kalem defter dağıtmış...
Ah benim külhanbeylerim için şimdi Adana mafyası ne der acaba?
Saathanem, Köşker Arastam, tersi arastası. Küçüksaat’e dek uzanan caddenin iki yanı dükkânlar. İşte Adana esnafı. Ne kapıda çığırtkanlar var, ne koldan yakalayanlar var... Birbirine müşteri gönderen yemeniciler, bezzazlar. Komşusundan siftah yapanlar... Dilenci mi, ara da bulasın... İşsiz mi, kaç tane fabrika var, şöyle bir Kuruköprü’ye geç bakalım. Üç evden birinden mutlaka bir fabrika işçisi çıkar. Kadını da var, erkeği de var.
Ya dincilik? O da ne? Ya türban, ya çarşaf? O da ne? Sakaldan bile gıcık alır Adanalı. “Onun sakalının her telinde bir şeytan yatıyor” der, şıha mıha hiç yüz vermez...
Şimdinin Adanası mı?
Bir yeğenim TOKİ’de oturuyor, Adana’nın on kilometre dışında. Bir yeğenim de Turgut Özal Bulvarı’nda oturuyor. Biri de Tellidere yolunda. Ne zaman Adana’ya gitsem, “Hele bize şu eski Adana’yı anlat dayı” diyorlar.
Gözlerini iri iri açıp şaşkınlıkla beni dinliyorlar. Ara sıra da içlerini çekiyorlar.
Adana çoook büyümüş... Kocaman olmuş...

ışık kansu. geçmişi silinen kentler. dizi yazı 1. cumhuriyet. 07.09.2010

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder